'Ateş-Kes' Sürecinde Gerçekten de Uyundu mu?

08.09.2015 13:04

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Bu sütunlarda daha önce de değinildi, tekrarlıyalım..

’Çete Savaşı’ zordur, nutuk çekerek karşı konulamaz.. Çünkü, düzenli orduların düzenini bozan bir eylem, bir saldırı olduğu zaman, o düzenli güçler toparlanmakta zorlanır. Çete savaşı veren güçler ise, ancak düzenli birlikler haline geldikleri zaman zaafa uğrarlar..

Bir çete savaşçısının, bir gerillanın tek başına veya bir-kaç kişiyle gerçekleştirdiği bir saldırı, saldırı noktasındaki kamu düzenini bozmaya yetebilir ve o kamu düzenini yeniden sağlamak için düzenli orduların onlarca askerini vazifelendirmesi gerekir..

Çete veya gerilla ise, tek başına veya bir-iki kişi halinde olduğu ve belirli bir üniforma içinde bile olmadığından daha bir kolay gizlenir. Hattâ, halkın içine karışıp, saldırılan bölgedeki kamu düzeninin yeniden kurulması için yardım çalışmaları(!)na bile katılır.

 

Bu bakımdan, geçmişte çokça söylenen, ’Şöyle olacaktır, böyle yapılacaktır, ezileceklerdir, yok edileceklerdir..’ vs. gibi, hışımlı lafların şimdilerde edilmemesi doğrudur. Çünkü bu gibi laflar, silahlı güçlere her zaman moral vermez, bazan panikleme duygusu da verir..

Kurdun kargayı yakalamasının zorluğu ortadadır; o, ancak, artık uçma gücünü kaybettiği anlarda yakalanabilir.  Karganın kurdu yenmesi ise, ancak, kurdun zâten son nefesini vermekte olduğu gibi istisnaî durumlarda sözkonusu olabilir. Savaşlar hakkında iddialı sözler söylemek yerine, neyi, nerede ve ne zaman yapacağı bilmek kararlılığı önemlidir.

Şimdi, son zamanlarda, hele de Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkan duruma bakarak, ’Çözüm Süreci’ diye diye bu noktaya gelindi..’ diyenler ve devletin uyuduğunu, PKK’dan kaçıp geldiği söylenenlerin toplum içinde uyuyan hücreler haline getirildikleri gibi yorumlarda bulunanlar da yanlış söylemiyor olabilir.

Eğer denildiği gibi, böyle bir değerlendirme sahiden de yapılmamış mıdır?

Sadece T.C. sistemi için değil, her rejimde, ’ateş-kes’ durumları daima netâmelidir. Çünkü, taraflar bilir ki, ’ateş-kes’  her an bozulup, savaş her an yeniden başlıyabilir; bu yüzden eller tetikte olur, hep.. Ve kimse öbür taraftan geride kalmak istemediği gibi, ilk ateşi açanın kendisi olduğunu da göstermek de istemez.. Ateşin başlıyacağı anlarda da böyledir bu.. Taraflar, ’ateş-kes’  başlamadan önceki son anda kazanılan mevzileri kendi lehlerine daha da genişletmek isterler. Bunun için de bir takım mizansenler hazırlanır..

Nitekim, son dönemde, 7 Haziran seçimlerindeki başarılı durumu kendileri için bulunmaz fırsat olarak gören PKK, sistemi kenetleyebileceği ve düzeni çalışmaz hale getirebileceği kanaatine erken vardı ve ’ateş-kes’i bozduğunu açıklayarak, inisiyatifi elinde tutmaya çalıştı. 

*

Bu açıdan, T.C. ve / PKK arasındaki ’âteş-kes’ durumu olduğu zamanlarda, her iki tarafın da uyumadığını düşünmek daha mâkul olur.. Her iki taraf da, kendisini, durumun ilerlememesi halinde, zayıf duruma düşürmeyecek şekilde yığınla manevralar, taktikler geliştirmiş olabilir..

Ama, PKK’nin eli, hem çete savaşı yapması ve hem de içerdeki Tayyib düşmanlığı’nda birleşen muhaliflerin fiilî desteği, hem de dışarda, uluslararası zeminde Tayyib düşmanlığında birleşmiş güçlerin bütün destek ve imkanlarına sahib olmak açısından daha açık.. Üstelik, T.C. tarafı, devlet olmanın gerekleri yüzünden, her şeyi kanunlara uygun, kanunî imkanların dışına çıkmayacak şekilde yapmak zorundadır.. Tayyib Erdoğan faktörünün kırılması halinde, bu ülkenin güçsüzleşip, kendileri için tehlike olmaktan uzaklaşabileceğini düşünüyorlar.  Onun için vargüçleriyle, başta propaganda savaşı olmak üzere, psikolojik savaş’ın bütün silahlarını ona yönelik olarak devreye sokuyorlar, topyekûn..

*

             Pennsylvania’nın adamları ve HDP’li ’eşbaşkan’lar kolkola..

 

Bu noktada, 3 sene öncelere kadar Tayyîb Erdoğan’ı vargücüyle destekleyen F. Gülen medyasının en öndeki isminin, geçtiğimiz günlerde, aynı odağın ticarî KOZA- İPEk Holding isimli kuruluşa bir operasyon yapılması üzerine çılgına dönüp, bir tv. ekranında, Tayyib Erdoğan hakkında, ’Gidecek.. Gitmezse, götürürler.. Burası Türkiye.. Sen halkın sırtına bin, inmeyeceğim, de.. Bu kabul edilemez..’ gibi kahramanlık nutukları çekmesi ve amma, arkasından, hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret gerekçesiyle (şikayete bağlı olmaksızın, savcıların re’sen başlatmak zorunda oldukları) bir soruşturma açılacağını öğrenir öğrenmez, kıvırması, kelimenin tam mânâsıyla traji-komik idi.. Çünkü, onun hakkında daha önceleri hüsn-ü zann besleyen bu satırların sahibi gibi niceleri, bir kişinin bu kadar ucuz kahramanlıklara tevessül edebileceğini ve sonra da başkalarının ahmak yerine koymak istercesine bir kurnazlık sergileyip, ‘Allah aşkına, bu sözlerimin neresinde Tayyib Erdoğan var?’ demesi, ilginç bir ‘şahsiyet örneği’ oluşturmuştur.

Aynı kıvırma örneğini S. Demirtaş da sergiliyor sık sık..

O da, o da Zaman’daki arkadaş gibi, muhatablarını ve kamuoyunu kurnazlıkla yanıltmıyorsa  zekî kimselerden birisi olarak nitelenebilir. Ama, bu zekavet durumu, kendisini daha bir küçülten ve komik duruma düşüren bir noktaya doğru ilerliyor. Çünkü, partisinin eşbaşkanı olan hamfendi her durumda, ‘şahin’ tavrı sergilerken, kendisi, ülkenin doğusunda aynı havaya uygun laflar ederken, batısında başka bir görüntü ile çıkıyor ve barış güvercini havasında kanat çırpıyor.. Yurt dışına çıkınca da; ülkenin doğusunda konuştuğu gibi.. Ama, sıkıyı görünce, hemen yelkenleri indiriyor ve hukukçu olmasının da etkisiyle, mâsumiyet maskesini takınan söylemlerle barış güvercini konumuna dönüşüyor.

Ama, kusura bakmasın, bu oyunu artık dünkü destekçilerinden niceleri de şüpheyle karşılıyor.

 

Nitekim.. 5 Eylûl günü Berlin’de, ’Halk karşısında bütün ordular çaresizdir. İşte Tayyib Erdoğan'ın sarayının ordusu ve polisi de... Yenildiler, yine yenilecekler.’ diyordu..

O, Tayyib Erdoğan’ın sarayının ordu ve polisi derken, kelime oyunlarının ardına saklanıyordu. Çünkü bu sözler, bir kanunî soruşturma halinde, ‘Ben onun etrafındaki muhafızları kasdettim’ diyebilecek şekilde söylenmişti.. Ama, o daha da erken davrandı ve Hakkarî'nin Çukurca ilçesi Dağlıca kesiminde PKK tarafından gerçekleştirilen saldırı haberleri ve askerî açıdan epeyce bir kayıp olduğu ortaya çıkınca, Berlin’deki sözlerinden sadece bir gün sonra, ’Öldürmenin gerekçesi olamaz, insanlarımızı ölüme sürmenin de. Her gün hepimizi kahreden ölüm haberleri kaderimiz de olamaz. ’ diyordu; ama, asıl failin kim olduğunu söylemeden, ya da onu kurnazlıkla gizleyebileceğini sanıp, hayalet taşlamayı sürdürerek kahrolduğunu açıklıyor ve yine ’barış’tan söz etmeyi sürdürüyordu: Halkın yoksul çocuklarına sadece ölümü reva gören, annelerin barış düşüne kan sıçratan savaş politikalarına teslim olmayacağız. Kin ve nefret kusmak yerine bu felaket tezgahından çıkışın yollarını hep birlikte bulmak zorundayız.  Şartlar ne kadar zor olursa olsun barış'ta ve kardeşlikte ısrar etmek dışında her yol bizleri insanlığımızdan uzaklaştırır, acılarımızı derinleştirir. Allah hepimize sabır ve akılla davranma dirayeti nasip etsin.’ diyerek.. ’Âmin..’ diyelim de, bir gün öncesindeki sözlerinden bir gün sonra, bu kadar ılımlı konuşması bir mânâ taşımıyor mu?

*

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim