Atatürk milliyetçiliğinden PKK milliyetçiliğine...

28.03.2011 00:16

Abdülbaki Erdoğmuş

Milliyetçilik, Batı menşe’li kavram. Nation/ulus kavramı Jön Türkler tarafından tartışılmış ve Osmanlıcada anlam bulan ‘millet’ olarak yaygın kullanım alanına sokulmuştur. Bana göre ‘nation’ kavramının ‘millet’ kavramıyla ifade edilmesi doğru değildir. Ali Suavi, ‘nation’ yerine ‘ümmet’, Ahmet Cevdet Paşa da ‘kavim’ kelimelerini kullanmayı önermiştir. Ancak Namık Kemal, Türklük yerine ‘millet’ kelimesini bir kavram olarak kullanmış daha sonra bu kavram kabul görüp yaygınlık kazanmıştır.

İlk dönemler Müslüman aydınlar milliyetçiliğe karşı direniş gösterseler de, zamanla büyük çoğunluğu milliyetçiliği müspet-menfi diye ikiye ayırarak müspet milliyetçiliği hoş karşılamaya başlamışlardır.

Milliyetçiliği, “vatanını, milletini, ülkesini sevmek, siyasi ve ekonomik bağımsızlığı savunmak gibi üstün idealleri hedeflemek” olarak tanımlamak 19.yüzyıla ait ve yaygın bir anlayış olarak karşımıza çıktı. Müspet anlamda bile farklı unsurlara karşı ayrıştırıcı, dışlayıcı, aşağılayıcı oldu. Hangi gerekçe ile ifade edilirse edilsin milliyetçilik, birlik, beraberlik ve kardeşlik iddiasını çürüten bir anlayıştır. Bunun en belirgin örneği; din, tarih ve coğrafya gibi ortak paydalarına rağmen, milliyetçiliğin Müslümanlar arasında neden olduğu ayrışma, parçalanma ve kavgalardır. Çünkü milliyetçiliğin hayat bulması ve yaygınlaşması için “biz-öteki” ayrışmasına ihtiyacı vardır.

Ulus devletin öncesi sonrası

Milliyetçilik/ulusalcılık ülkemizde tarihsel arka planı bağlamında, olgusal olmayıp kurgusal bir ideolojidir.19.yy. sonlarından itibaren resmi ideolojinin temel harcı olarak, toplumdan bu ideoloji yardımıyla “laik, modern, çağdaş vatandaşı” yaratma telaşı içerisinde kurgusal ülküler meydana getirilmeye çalışıldı!

Ülkemizde Türk milliyetçiliğinin, sadece ırkçı olmasıyla değil, ayrıca asimilasyonist olması nedeniyle de tahribatı büyük olmuştur. Bu ideoloji, vatandaşı din, kültür ve etnik kimlik farkı gözetmeksizin ‘Türk’ sayarak tek etnik kimliğe, tek dine, tek mezhebe, tek dile ve tek kültüre zorlamıştır. Eğitimden siyasete, sanattan spora, ibadet yerlerinden eğlence yerlerine varıncaya kadar yaşamın her alanında toplum bu dayatma ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bu duruma verilecek en açık örneği, devletin resmi kurumlarla yetinmeyerek şehir girişlerine, ana arterlere, hatta dağların yamaçlarına “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesini yazdırmasında görmek mümkündür. Bunun sonucu olarak, başlangıçta dindarlığın etkisiyle milliyetçiliği önemsemeyen Kürtlerde de, özellikle 1970 sonrası,’milli şuur’ iddiasıyla zihinsel bir dönüşüm başlamıştır.

Hatırlatmak gerekir ki PKK, milliyetçi bir harekete dönüşerek ancak geniş bir tabana yayılabilmiştir. Görmezden gelinse de, artık Kürtler arasında da Marksist-laikçi ideolojiye rağmen, ‘milliyetçilik’ üzerinden PKK’ya destek veren muhafazakâr/dindar bir damar oluşmuştur.

Milliyetçiliği besleyen, farklı unsurları tahrik eden nedenlere bakıldığında, ilk bakışta, Türk milliyetçiliği/ulusalcılığı karşısında, “Kürt milliyetçiliği/ulusalcılığı neden olmasın?”diye düşünülmesi, naif ve mazur, hatta kimi çevrelerce haklı ve gerekli görülebilir. PKK’nın Kürt milliyetçiliği; sonradan icat edilmiş ve adına “Atatürk milliyetçiliği” denilerek dokunulmazlık zırhı ile koruma altına alınmış ‘milliyetçi’ anlayışla örtüştüğünü iddia etmek pekâlâ mümkündür.

Esasen PKK için ilham kaynaklarından birinin Kemalizm olduğu ve bunun içinde Kemalizm ile daha çok paralelliği bulunduğunu söyleyebiliriz. Zaten BDP yetkilileri de zaman zaman bu paralelliği ifade etmektedirler. Bu durum, ‘DİN’ konusunda daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Ulus inşa etmek ve modern toplum oluşturmak açısından, tarihsel Kemalizm- İslam ilişkisi ile PKK-İslam ilişkisinin tıpatıp benzerlik arz ettiği kanaatindeyim. Bilindiği gibi Tek Parti (CHP) döneminde, iktidarın ırkçı, inkârcı uygulamalarına çok sayıda din bilgini ve dini çevreler ‘Türklük/milliyetçilik/milli devlet’ adına destek vermiştir.

PKK da, ideolojik ve stratejik karakterini Marksist-Laikçi ideolojiye dayandırmasına rağmen ‘Kürtlük’ üzerinden milliyetçi bir harekete dönüşerek muhafazakâr/dindar kesimleri de içine alan geniş bir tabana yayılmayı başarmıştır.

Daha önemlisi, Türkiye’deki cemaatler örneğinden hareketle Türk-İslam sentezine karşılık, Kürt-İslam sentezi çalışmaları da PKK kontrolünde ve desteğinde sistematik bir biçimde hızla sürdürülmektedir.

Resmi ideolojinin milliyetçi dayatmasını anlamak mümkündür, çünkü milliyetçilik, modern ulus devletin ideolojik temelidir ve tek tipliği esas alır. Ulus devlet, çoğulculuk, çeşitlilik, farklılık gibi toplumsal zenginliği yok sayar. Devletin bu anlayışı dini ve siyasal örgütlenmelerde kendini göstermiş olması daha önemlidir. Örgütlü her cemaat öncelikle “milli devleti” kutsallaştıran bir ön kabul ile hizmet faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu nedenledir ki, Müslümanlık iddiası taşıyan kesimler, cemaatler, dini şahsiyetler, ilahiyatçılar Kürtlerin yıllardır karşı karşıya kaldığı dışlanmışlığı, ayırımı, haksızlığı “İslam kardeşliği” adına sahiplenmeyi öncelemesi gerekirken, karşı karşıya kalınan sorunu ‘Kürt sorunu’ olarak tanımlamaktan dahi uzak durmuşlardır. Bu durum; en az PKK kadar Kürt milliyetçiliğinin gelişmesine de katkı yapmıştır. Dindar kesimlerin Kürt sorununa duyarsızlığı, kendilerinin dışında kalan kesimlerin eşitlik ve özgürlük taleplerine ilgisizliği PKK’yı güçlendiren, kitleselleştiren nedenlerin başında gelmektedir.

Farklılıklarımız ayettir

Dini duyarlığı olan kesimler çok iyi bilmeliler ki, yüz yılı aşkındır bu coğrafyada, Kürtler ve talepleri söz konusu olunca, örgütlü dini kesimler; hiç tereddüt göstermeden devletçi/milliyetçi refleksle bu talepleri “Kürtçülük” kabul ederek, kardeşlik duygularını ve kardeşlerinin temel haklarını savunmayı rafa kaldırmışlardır. Dini kesimlerin bu anlayışı, milli devletin milliyetçi politikalarıyla çelişmeme ve ulus devletle uyumlu geçinme gayretlerinden başka ne ile izah edilebilir?

Ayrıca itikadı inanç ve söylem itibariyle Müslümanların çoğu kendisini Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi ya da Arap milliyetçisi olarak tanımlamasa bile, zihinsel dünyalara ve yaşanmışlara bakıldığında ulusçuluğun/milliyetçiliğin kuşatması altında olduklarını görmek zor olmasa gerek.

Türkiye örneğinden hareketle, örgütlü kesimlerin çoğunluğu, kabile ya da soy, nesep gururu ve üstünlüğü şeklinde milliyetçiliği kabul etmez. Türklüğü; genel olarak ırk/kavmiyet/etnik temelde bir üstünlük nedeni görmez. Ancak hemen ardından Müslüman Türk milletini, yeryüzünün diğer milletlerinden farklı kılarak İslam’ın ve Müslümanların hizmetinde, Allah tarafından ‘seçilmiş’ ve ‘üstünlük’ verilmiş ‘necip’ bir millet olarak tanımlar. Bu anlayış, Türk-İslam boyutuyla olduğu kadar, Fars-İslam, Arap-İslam boyutuyla da aynıdır.

Geleneksel ve dini anlayışın gereği olarak duyulan aidiyet yerine ikame edilen böyle bir milliyetçilik; haksızlık, hukuksuzluk, geri kalmışlık ve cehaletine rağmen mensubu olduğu milletini, necip ve üstün görmek, etnik aidiyetinden gurur duymak, inancını, ideolojisini, siyasetini, yönetimini, reflekslerini bu temelde ortaya koymaktır. Bu duygularla hareket eden kişi veya toplum; inanç boyutuyla kabul etmese de, farklı etnik grupların kimlik taleplerini görmezden gelebilmekte, ilgisiz, duyarsız kalabilmekte, hatta öteleyebilmektedir.

Siyasal İslamcı hareketlere, siyasi partilere, dini cemaatlere, Diyanet camiasına, vaaz ve hutbelere, örgütlü dini sohbetlere dikkat kesilen herkes pratik yaşamımızda millileşmiş bir dini karakterin var olduğunu kolayca anlayacaktır.

Said-i Nursi’nin Kürt kimliği

Çarpıcı bir örnek olması bakımından hatırlatmak istiyorum: Kendilerine bir rehber, imam ve yollarını aydınlatan bir kandil olarak gördükleri için eserleri etrafında birleşen ‘Nurcuların’ büyük çoğunluğu, Bediuzzaman Said-i Nursi’nin Kürt kimliğini mümkün olduğu kadar gizlemekte ve çok daha önemlisi, Risale-i Nur Külliyatı içinde geçen ‘Kürt’ ve ‘Kürdistan’ sözcükleri çıkarılmak suretiyle okuyucuya sansür uygulayabilmektedir. Bunun temel sebebi milli devletle iyi geçinme ve zihin dünyasındaki ulusçu/milliyetçi tortular değilse ne olabilir?

Benzer durum, siyaset alanında da söz konusudur. Dikkat edilirse, her parti kendine göre tanımladığı bir milli kimlik içerisinde kendi Türkünü/Kürdünü biçimlendirmektedir. Din referanslı siyasi partilerde ise Kürtler, dinle harmanlanarak etnik tanımı gizlenmiş milli bir kimliğe göre siyaset yapmaya zorlanmaktadır. Kürtlerle kardeşlik hukuku ve bir Kürdün Müslümanlığı, Kürt kimliğini ifade etme biçimiyle sınırlıdır. Bu nedenle, siyaset yapan Kürtlerin çoğu, yerini korumak ya da daha iyi bir yere gelmek için kimliğini ifade temekten uzak durup adeta takiyye yapmaktadır.

Özellikle Milli Görüş geleneğinde siyaset yapanların, bu gerçeği anlamakta zorlanmayacaklarını düşünüyorum. İslam kardeşliği iddiasıyla Müslüman dünyasının liderliğine soyunan Necmettin Erbakan, “Kuvayı Milliye Ruhu” coşkusuyla gerçekleştirdiği 1991 - RP (Refah Partisi) -MHP seçim ittifakı, din referanslı milliyetçilik siyasetine iyi bir örnek olduğu kadar,’kardeşlik’ iddiasını da boşa çıkaran pratik bir uygulama olarak hafızalarda yer edinmiştir. Esas itibariyle, milliyetçiliğin farklı bir versiyonu olan Milli Görüşü; İslam’a ‘millilik’ karakterini veren ve Müslümanların ‘Ümmet’ bilincini yumuşak bir geçişle millileştirme hareketi olarak tanımlamak mümkündür.

Ne yazık ki milli devlet, milli siyaset, milli duruş, milli şuur, milli uyanış veya “Tek millet, tek dil, tek din, tek ...” vs gibi söylem ve iddialar bazı kesimlerce “ırkçılık” düşüncesi ile ifade edilmese de, neredeyse bütün İslami grup, cemaat veya siyasi partilerde rastlanılan söylemlerdir. Bu tarz ifade ve siyasal duruşlar tamamen milli reflekslere dayanmaktadır. Oysa etnik aidiyeti farklı unsurlar için üst kimlik olarak dayatmak ırkçılık olduğu gibi, farklı etnik unsurları bir etnik kimlik ile tanımlamak da ırkçılıktır. Tarih boyunca, etnik aidiyet, farklı unsurlar için barış içinde uygulanabilir bir ortak payda olmamıştır. Kaldı ki Müslümanlar; ‘insanlık’ dışında ‘Müslüman kimliği’ni, etnik ve coğrafi aidiyetten önde tutarlar ve etnik aidiyetlerini bir ayrıcalık gerekçesi saymadan fıtri kabul ederler.

Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’in verdiği tarihî bilinç ırk, soy ya da coğrafi değil; iman-isyan, adalet-zulüm, ölçü-aşırılık gibi insani değerler temelindedir.

Gerçekten de milliyetçilik; toplumsal, sosyal, dinsel ve siyasal alanı tümüyle kuşatmış, Kürt siyaseti dâhil, genel olarak Türkiye siyasetini en tehlikeli boyutuyla biçimlendirmekte ve yönlendirmektedir.

Adalet ve milliyetçilik paradoksu

Bütün bu örnek ve tespitler yoluyla modern milliyetçiliğin İslam coğrafyasına özellikle din ile harmanlanarak sunulmasının, Müslümanlar arasında kardeşlik hukukunu zedelediğini, ayrışma ve bölünmeleri derinleştirdiğini ifade etmeye çalışıyorum. Bizi ayrıştıran, kardeşliğimizi temelden dinamitleyen, medeniyet bilincini yıkan, İslam düşüncesini bulandıran, tahrip eden bu Müslüman kimliğine gizlenmiş ‘milliyetçilik’ anlayışıdır diye düşünüyorum. Egemen çoğunluğun ‘millilik’ dayatmasına karşılık, edilgen azınlığın ve farklı unsurların hak ve kimlik talepleri de milliyetçiliğe dönüşerek ayrılıkçı zihniyetleri güçlendirmektedir. Bu bağlamda Kürt meselesi, zihin ve fikir dünyamızı sorgulamamız açısından yeterli bir sınavdır. Her bireyin ve herkesimin sorumluluğu olarak, Albert Einstein’in: “Milliyetçilik,modern çağın bir çocukluk hastalığıdır!.İnsan ırkının kızamığıdır!.”gerçeğinden de hareket ederek insanlığın ve devletlerin hastalıklı ruh halini yansıtan Ulusçuluk/Milliyetçilik ideolojisinden kurtulmamız gerektiğine inanıyorum.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim