1. YAZARLAR

  2. İbrahim Kiras

  3. Atatürk meselesi
İbrahim Kiras

İbrahim Kiras

Yazarın Tüm Yazıları >

Atatürk meselesi

A+A-

Önceki gün Meclis çatısı altında sergilenen rezilliklerin 10 Kasım tarihine denk gelmesi aslında iyi oldu. Siyasetin seviyesini bu noktaya sürükleyen asıl faktör “Atatürk meselesi”ni çözememiş olmamız çünkü.

Her toplum kendi geçmişine ve tarihi büyüklerine sahip çıkar, saygı gösterir. Ama bizim Atatürk’le ilişkimiz “saygı gösterme” kavramının çok uzağında bir yerde.

Bir defa Atatürk’ün toplumun tamamına ait bir değer olduğu veya olması gerektiği iddiası, pratikte bizzat bu iddianın sahipleri tarafından nakzediliyor. Çünkü “Atatürk’e sahip olmak” başkalarıyla paylaşmak istemeyecekleri anormal bir güç veriyor bunlara.

Esas olarak asker ve sivil bürokrasi ile bunların toplumdaki destekçilerinin oluşturduğu bir “zümre” var Türkiye’de. Atatürk işte bu zümrenin elinde sopa olmuş, onunla hasımlarına vuruyorlar ha bire. Bu zümreyle çatışması olanlar “dokunulmaz” Atatürk’le kavgalı ilan ediliyor; biletleri Atatürk karşıtlığından kesiliyor.
Bu zümrenin Atatürk’ü paylaşmaya yanaşacağını düşünmek safdillik olur. Ama safdiller var ve bunlar “hepimizin ortak değeri” diyerek Atatürk’e sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Doğuştan “Atatürk’e sahip olanlar” ile sonradan Atatürk’e sahip çıkmaya kalkışanlar arasında eşitsiz bir mücadele olduğu aşikâr oysa. 1950’ye kadar bu ülkede bir tür asr-ı saadet yaşandığına ve bu tarihten sonra her şeyin bozulduğuna iman etmezseniz Atatürk “sizin Atatürk’ünüz” olamıyor mesela. Ayrıca “Atatürkçü yaşama tarzı”ndan da sınava çekiliyorsunuz. Bu sınavları geçseniz bile “sınıfsal kökeniniz” sizi ele verebiliyor.

Çünkü “doğuştan Atatürk’e sahip olanlar”ın bir diğer adı da “Beyaz Türkler”.

***

Bu zümrenin Atatürk’le ilişkisinin birkaç boyutu var. Sözgelimi sosyolojik boyutunda kendi sınıfsal kimliklerini pekiştirme ve sosyal hayatta öteki sınıflara ait sınırları belirleme imtiyazını elde tutma arzusu ana motif.
Bunun yanında, psikolojik ve sosyal-psikolojik anlamda tezahür eden “kutsal ihtiyacı” bu zümrenin ve mensuplarının Atatürk kavramına yönelişlerinde bir diğer belirleyen olarak dikkat çekiyor.

Daha açık anlatalım: Hem bireysel hem de toplumsal hayatta bir “kutsal”a ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyacı esasen din ve dinî kurumlar karşılar. Ama dinin olmadığı yerde de bu alan boş kalmaz. Kimi zaman “kuram” doldurur burayı, kimi zaman “lider” kültü. Bizim Beyaz Türklerin Kemalizmi bir tür dine dönüştürmüş olmaları bu bakımdan absürt değil.

Anıtkabir’deki törenlerin, saygı duruşlarının, “Ata’ya şikayet”lerin, 10 Kasımlar’da saat dokuzu beş geçe yapılan o “benzersiz” merasim dışındaki bütün uygulamaların esas olarak geleneksel dinlerin ritüellerinin taklidi olduğu çok açık.

Anıtkabir ziyareti haccın, saygı duruşu namazın yerini tutuyor sözgelimi.

Nutuk’un kimilerince açıkça “Kutsal Kitap” olarak lanse edilmesi yoruma hacet bırakmıyor zaten.

***

Tamam, kutsal ihtiyacı anlaşılır bir durum. Doğal bir ihtiyaçtan söz ediyoruz burada. Üstelik hepimiz inanç özgürlüğünden yanayız! Ama “Türkiye’de her şeyin 1950’den önce -daha ortodoks bir rivayete göre ise 1938’den önce- güllük gülistanlık olduğu” inancını sosyal hayata ve siyasete dayattığınız zaman problem oluşuyor. 1950’den sonra ülkeye gelen demokratik sistemi yaşatmak isteyenlerin “hain” muamelesi görmesi bunlardan biri. Darbelerin, cuntaların yolu böyle açılıyor.

Üstelik “eğitimli, modern, kentli” sıfatlarıyla anılan Beyaz Türkler yapıyor bu işi.

Hatta asker ve sivil bürokrasinin Atatürk’ü bile Beyaz Türklerin Atatürk’ünün yerini tutmakta kimi zaman acze düşebiliyor.

Birilerinin kafasında tabu, birilerinin elinde ise sopa olan Atatürk kavramı, kusura bakmazsanız bizim için “Atatürk meselesi” oluyor ve bu meselenin çözümü için kafa yormak bize düşüyor.

STAR

YAZIYA YORUM KAT