Atatürk Diyor ki: 'Çoluğu Çocuğu Kalmasın, Götürün!’

04.06.2012 16:46

Kenan Alpay

Türkiye’de Atatürk’ün hakkıyla anlaşılıp anlaşılamadığı mevzuu bazı çevreleri uzun yıllardır meşgul ediyor. Devletin kurucu ve resmi ideolojisi olan Atatürkçülük/Kemalizm hakkında “nedir veya ne değildir, nasıl yaşanır veya yaşanmaz?” gibi en temel sorulara verilen cevaplarda ciddi müphemlikler hatta zıtlıklar mevcutmuş gibi bir hava estiriliyor.

Belli dönemler veya çevreler tarafından öne çıkarılıp topluma dayatılan farklı Atatürkçülük modelleri tartışılmıştır. Haklı olarak hep şu soru sorulmuştur: Farklı hatta zıt Atatürkçülükler Mustafa Kemal’in pragmatik siyasetinden mi yoksa takipçilerinden mi kaynaklanıyor? Sahih ve de muteber Atatürkçülük nedir ve kim(ler) tarafından temsil edilmektedir? Bunlar zor sorular, çözümsüz problemler değil aslında.

Tezim şu: Adına enstitüler, akademiler, vakıflar, dernekler kurulan temellerinden anayasa inşa edilen ve defalarca darbe gerekçesi kılınan bir ideolojinin belirsizliğinden bahsedilemez. Kurucusunun hayatı, yazılı ve fiili eserleri daha önemlisi mirasçısı şahıs ve kurumlar apaçık ortadayken birbirinden farklı Atatürkler ve Atatürkçülükler de neyin nesi oluyor? Başka bazı konularda olduğu gibi maalesef Atatürk ve Atatürkçülük konusunda da sayılamayacak kadar somut veriye rağmen “gizemli-şifreli” içi boş komplo teorilerine müşteri toplama başarısının sırrı işte tam da buradan sırıtıyor bize.


Atatürk Gördü, Balyozcular Göremedi

Gerçeğe değil gerçek ötesine odaklanmayı ve somut gelişmeleri değil fayda veya korku merkezli soyutlamaları merkeze almayı alışkanlık haline getirenler her seferinde duvara tosluyor.

İşte sol veya sağ Kemalizm, muhafazakâr veya liberal Kemalizm, Anadolucu veya Turancı Kemalizm, demokrat veya despot Kemalizm, dindar veya dinsiz Kemalizm vd. seçenekler üretmeyi mecbur tutan ve kurtuluş reçetesi olarak sunulduğu andan itibaren iflas eden süreçler bu kurgusal atmosferlerin ürünüdür.

Çetin Doğan’ın başını çektiği Balyoz cuntasının tutuklu sanıklarından Tümamiral Cem Aziz Çakmak'a ait olduğu ileri sürülen ses kaydını dinleme imkânı bulamayanlara bu konuşmayı mutlaka dinlemelerini tavsiye ediyorum. Dinleyenlerin ise bir kez daha ama dikkatle dinlemelerinde fayda var. Neden mi? Atatürkçülük nedir ve Atatürkçüler bu ülkede, bu topluma neler yapar sorusunun cevabını hakkıyla verebilmek için. Bir de yanlış ve tutarsız cevapları düzeltmek için bir kez de bu ses kaydına kulak verelim.

Tümamiral Çakmak cezaevine düşmenin de verdiği büyük bir moral bozukluğuyla önce içinde bulunduğu TSK yönetimini şöyle suçluyordu: “80'den sonra menfaatlerine düşkün bir subay tipi yetiştirdik. Yürekli adam sayısı çok az.” Zat-ı muhteremin itirafından da anlaşıldığı üzere “dünyayı kendine hayran bırakan şerefli Türk kurmay subaylarının zekâsı, cesareti ve fedakârlığı” filan gibi otomatiğe bağlanmış propagandaların aslı astarı yokmuş demek ki.

Peki, Balyoz cuntası olarak niçin Silivri cezaevine düşmüşler? İşte tam bu konuda Tuğamiral Çakmak müthiş bir ders veriyor herkese: “Biz kendimize çok güvendik, ondan zayıftık. Ama bir daha böyle bir hata yapmayız.” Oysa biraz sabredenler için cuntacı amiral asıl bombayı şu cümlelerle patlatıyordu: “Atatürk isyan olduğu zaman 'çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün' diyormuş. Adam görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle.”


Amiralden Garantili Atatürkçülük Dersi

Balyozcu Tümamiral Çakmak bakın nasıl bir gelecek manzarası çiziyor bizlere: “İki sene çok, bir sene içinde dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak. Manzara tam tersine dönecek. Aç kalacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Çok kişinin canı yanacak.”

Neyse, bir hatadır olmuş, diyelim. Balyoz kadroları bir anlık gaflet edip ulu önderleri Atatürk’ün yolundan sapmanın bedeli olarak Silivri ve Hasdal cezaevlerinde volta atmaya mahkûm edildiler. Şimdi gaflet ve dalalete düşmemek için bin nasihat değil ama bir musibet fayda sağlamış anlaşılan.

Bir isyan veya isyan belirtisi olduğu zaman Atatürkçü subaylar ne yapacaklarmış bundan sonra? Çoluğuna çocuğuna kadar götüreceklermiş. Şehri götüreceklermiş. Darbe yapıp birkaç sene sonra geri çekilmek yokmuş artık. Acıma duygularına hiç yer vermeksizin sonuna kadar aç bırakmayı ve bu ülkeden tüm muhalifleri kaçıracaklarmış. Çünkü Atatürk’ün pratik örnekleriyle öğrettiklerine uygun hareket etmeyenlerin sonu hiç de parlak olmuyormuş. Silivri, Hasdal ya da Sincan’da mahpusluk belasına duçar oluyorlarmış.

Biraz yakın tarihe dönelim ve üç soru soralım: Şeyh Said isyanı vesilesiyle kaç bin çoluk çocuk ve kaç şehir götürülmüştü acaba?

Ulu Önder’in “Menemen’i yakın!” emriyle Ege’de ve bütün Türkiye’de nasıl bir hesaplaşma söz konusu olmuş ve hangi manzara yaşanmıştı?

Dersim’de mağaralarda fare gibi zehirlenen ve geride kalıp subay ailelerin yanına yanaşma olarak götürülen binlerce çoluk çocuğun yaşadıkları acıklı bir hikâye değil de Atatürkçü ulus devlet idealinin basamaklarından bir basamak mıdır?

Ayrıca 1990’lı yıllarda yakılarak boşaltılan köylerden geriye kalan on binlerce ailenin dramatik yaşam öyküsünün de mezkûr “götürün” emri ve teamülünden ayrı olmadığını da hatırlatalım.

Kemalist ulus devletin pek övündüğü “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini muhafaza ve müdafaa etmek için çoluğu çocuğu hatta şehri götürmek gerekiyormuş demek ki.

Evet, gençler ve çocuklar! Tuğamiral Cem Aziz Çakmak amcanızdan Atatürkçülük dersi bugünlük bu kadar. Rahaattt!

 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim