Askerlikte, darbe gibi, ’intihar’ da bir savaş şeklidir!

09.02.2010 19:10

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Özellikle de son on yıllar boyunca, ve daha çok da müslüman coğrafyalarında, Keşmir’de, Filistin’de, Çeçenistan’da, Irak’da, Pakistan’da, Afganistan’da ve daha başka yerlerde, üzerlerine bomba sarılmış militan/ savaşçıların eylemine genelde ’intihar eylemi ve saldırısı’ deniliyor.. Tabiatiyle, bu eylemleri yapmak zorunda kaldıklarını düşünen ve gerçekleştirenler ise, bunu istişhad (şehadet)’ eylemi olarak niteliyorlar..

Ve intihar saldırılarının, İslam açısından, şer’an caiz olmadığına ve hattâ, haram olduğuna dair fetvalar yayınlanıyor.. Ancak, aynı fetvacı çevreler, savaşlarda, geride kalan orduyu veya korunması gereken değerleri kurtarmak gerektiğinde, başka bir çare kalmadığına inanılırsa; askerlerin kendilerini fedâ etmeleri konusundaki kararın komutanlarınca ve hattâ her bir askerin, o anda kendisini kendi komutanı olarak görüp verebileceğini düşünüyorlar..

Kaldı ki, o eylemciler de, ’istişhad’ eylemcileri olarak niteleyenler de kendilerinin, üniformalı ve şekli değil, ama, manâda değil, gerçek manâda bir asker, yani kendilerini bir dava ve hedefi korumak için, gerektiğinde ölümü göze alacak derece kararlı bir mücadele vermek gerektiğine inanan kimseler olarak gören ve korumakla vazifeli olduklarına inandıkları siperler ve değerler için, gerektiğinde kendilerini bir asker ruhuyla fedâ edebileceklerini ve bunun karşılığında Cennet’i umduklarını düşünüyorlar..

*

TSK’dan yeni bir intihar haberi daha geldi... Askerî birliklerde birbirini vurma veya kazaen veya kavga neticesinde ya da, sebebi açıklanmayan şekillerde meydana gelen asker/ er ölümlerinin de intihar diye örtüldüğüne dair yaygın iddialar var, ama, yüksek eğitim görmüş, hattâ generalliğin eşiğine kadar gelmiş subayların bile intihar etmeleri, ortada bir şeylerin döndüğüne dair önemli ipuçları verebilir..

Nitekim, Deniz Kuvvetleri’nden, İzmir’de, Güney Deniz Saha Komutanı Kur. Alb. Berk Erden de,  8 Şubat akşamı intihar etmiş..

Çoğu Deniz Kuvvetleri’nde olmak üzere, Silahlı Kuvvetler’de özellikle de, son bir yıl içinde gerçekleşen intiharların 8’incisi imiş bu..

Bunların, sıradan, basit şahsî- ailevi veya psikolojik bunalımlarla izahı normal değildir.

Sanki, içine girdikleri bir takım illegal/ kanunsuz ilişkilerin ortaya çıkacağı ihtimal ve korkusu üzerine, bir çok ihanetlerin üstünü örtmek suretiyle, kendi ferdî ve ailevî itibarlarını ve de, arkadaşlarını ve özellikle de kumandanlarını kurtarmak ve böylece askerlikteki yetişme ve şartlandırmalardan olan, verilen söz veya emirleri yerine getirmek konusundaki kararlılıktan kaynaklanıyor bu intiharlar..

*

Bu vesileyle, konunun daha iyi anlaşılmasına da yardımcı olması açısından, İkinci Dünya Savaşı’nın son demlerinde Adolf Hitler’e karşı Alman ordusu içindeki suikasd timlerinin çalışmalarından ilginç bir kesiti sunmakta fayda olsa gerek..

*

İnsanlık tarihini etkileyen ilginç bir darbecilik macerası..

Haziran 1944'te Müttefikler’in gerçekleştirdiği Normandiya çıkartması, Almanya'da umutsuzluğu iyice artırmıştı. Fakat Hitler, sonuna kadar direnmeye kararlıydı ve daha da olmazsa, devreye o zamana kadar bilinmeyen silahların gireceğini söylüyordu, komutanlarına.. Ona göre bu korkunç silahlar, savaşı Almanya lehine çevirecekti.  Hitler'in sözünü ettiği "işitilmedik silah" Amerikan ve İngiliz bilginlerinin de üzerinde çalışmakta oldukları atom bombasıydı. Alman bilginleri, atom bombası ve de kimyasal silahlar üzerinde çalışıyorlardı..

Ama, umutsuzluk yayıldıkça, Hitler'i öldürmek isteyen alman subaylarının sayısı da artıyordu.. Bu subaylar, Hitler'i öldürerek Müttetikler’le barış yapmayı düşünüyorlardı. Ancak, girişilen her suikasd teşebbüsü, başarısızlıkla bitmişti.. 

Amiral Canaris ve Kont Helmuth von Moltke tarafından yönetilen ve aralarında Maliye Bakanı Schacht, Belçika Valisi von Falkenhausen, Mareşal Rommel, von Beck, Fransa Valisi Karl Heinrich von Stulpnagel, von Hassel gibi askerî ve sivil erkan, bu çalışmaların ön planda bulunanları idi.. Ne var ki, Gizli Polis Teşkilatı Gestapo bu komployu haber almış ve Kont Moltke 1944 Ocak ayında tutuklanmıştı. Ama, bu tutuklama, çalışmaları durdurmamıştı.. 

Bu suikasd plan ve teşebbüslerinin belli başlılarına kısaca bir göz atalım..

4 Ağustos 1941'de düzenlenmesi planlanan suikasd sırasında, suikasdçiler güçlü bir koruyucu çemberi içindeki Hitler'in yanına yanaşamadılar bile.
Stalingrad'da Alman ordularının yenilgiye uğramalarından hemen sonra, 13 Mart 1943'te, Hitler'e ikinci bir suikasd düzenlendi. Merkez Ordusu karargâhı o sırada Moskova’nın 300 km. kadar batısındaki Smolensk'de bulunuyordu. Komutan değiştirilmiş, Feldmareşal von Kluge yeni komutan olmuştu.. Suikasdçi subaylar, von Kluge'ye işbirliği teklifi yaptılar ve von Kluge, yardıma hazır olduğunu söyledi.

O günlerde, Hitler'in karargâhı ziyaret edeceği biliniyordu. Amiral Canaris ve öteki suikasadçi subaylar, Smolensk'e plastik bombalar getirmişlerdi. Hitler karargâha geldiğinde, suikasdçiler Hitler’in uçağına konyak şişeleri içinde bombalar koymuşlardı. Uçak havada patlıyacaktı.. Suikasdçiler, sonucu heyecanla beklerken, Hitler'in uçağının Rastenburg'a sağ salim indiği haberini alınca şaşkınlık içinde kaldılar.. Bu durum, uçağın çok yüksekte uçmasından dolayı bombaların kimyasının bozulduğu ve patlamadığı şeklinde izah edildi..

21 Mart 1943'de Hitler'e bir diğer suikasd girişiminde bulunuldu. Hitler'i öldürmeyi kafasına koyan Org. von Tresckow, Führer'in Berlin'de, ’Kahramanlar Anıtı’nda yapılacak olan anma törenine katılmasını değerlendirmek istedi.. Bu hususta kendisini fedâ etmeye karar veren, -yani bir intihar eylemcisi konumundaki- Alb. von Gresdorff, üzerine yerleştirdiği bombalarla bina içinde beklemeye başladı. Hitler'in ziyaretinin yarım saat süreceği bildirilmişti. Fakat Hitler, binada sadece 8 dakika kalınca, bu suikasd teşebbüsü de gerçekleşmedi..

Hitler'in muhalifleri, suikast girişimlerindeki başarısızlıklarına rağmen, yollarından dönmüş değillerdi. Bu kez de Alb. Claus von Stauffenberg devreye girdi..

Von Stauffenberg 1942’de, Kuzey Afrika'da bir mayın tarlasında ağır şekilde yaralanmış, sağ koluyla sol elinin iki parmağı kopmuş, sol gözü de kör olmuş ve ’ulusal kahraman’ ilan edilmişti.. Hitler’in güvenilir adamı ve ’ulusal kahraman’ olarak hemen her yerde, onun yanında yer alıyordu.. Ama, Hitler'i ortadan kaldırmayı planlayan kumandanlar da, Alb. von Stauffenberg'e başarılı bir çengel atmışlardı.
Ama, von Stauffenberg'in birkaç suikasd denemesi, Hitler’in ânî karar değişiklikleriyle etkisizleşti..
En etkili suikasd planına gelindiğinde ise.. 20 Temmuz 1944’de yapılan toplantıda Alb. von Stauffenberg de bir rapor okuyacaktı. Ancak, toplantı saati ve yeri son anda değiştirilmişti.. Yeni toplantı mekanı, bir tahta baraka idi.. Ama, artık Alb. von  Stauffenberg de geri dönülemiyecek bir noktaya gelmişti.. Toplantıya katılmadan önce, çanta içindeki bomba düzeneğini, sol elinde kalan üç parmağıyla ayarladı.. Salonda Hitler ve 20 kadar yüksek rütbeli subay bulunuyordu.

Ortadaki masada büyük bir kurmay haritasının üzerine eğilmişlerdi. Hitler, büyük bir dikkatle anlatılanları dinliyordu. Hitler’in güvenilir askeri ve ulusal kahramanı Alb. von Stauffenberg de elindeki çantayı, masanın altına, Hitler'in en yakın tarafına dayadı. Stauffenberg, raporunda Hitler'e savaş konusunda bilgi verecekti. Bir ara, Mareşal Keitel'den izin alarak dışarı çıktı.
Tam o sırada, Albay Brandt, masanın altındaki çantayı, Hitler'in ayağına dolaşmasın diye, alıp uzakça bir yere koydu ve böylece bombalı çanta, ’hedef’in uzağına gitti.

General Heusinger, raporunun son satırlarını okurken, Mareşal Keitel, sunum sırası gelen von Stauffenberg’i, nerede kaldı diye aradı..
Albay von Stauffenberg ise, o sırada, o barakanın oldukça uzağında, zırhlı bir otomobilin içinde, bombanın patlamasını bekliyordu.

Ve, nihayet beklenen korkunç bir patlama gerçekleşti..

Baraka çökmüş, yangın çıkmış ve ortalık doz-duman içinde kalmış, yaralıların ya da can çekişenlerin iniltileri ortalığı kaplamıştı.. Alb. von Stauffenberg olanları büyük bir soğukkanlılık içinde izliyordu.. Sedyeyle bazı cesedlerin dışarıya çıkarıldığını  görmüştü.. Ona göre, bu ölülerden birisi de mutlaka Hitler idi, çünkü bomba ayaklarının dibinde patlamıştı..
Alb. von Stauffenberg hemen uçağa atlayıp Berlin’in yolunu tuttu.. Savunma Bakanlığı’nda, Gen. Olbricht'in odasında yirmiye yakın subay heyecan ve merak içinde sonucu bekliyordu. Alb. von Stauffenberg, subaylara telefon etti :

-’Hava alanındayız. Bize bir araba gönderin.. Hitler öldü!..’

Halbuki, Hitler o sırada, karargâhın istasyonunda, İtalya lideri Mussolini'yle Mareşal Graziani'yi getirecek olan treni bekliyordu. Patlama sırasında saçları kavrulmuş, sağ bacağı ve sağ kolu yaralanmıştı.. Çantayı Hitler’in ayağına dolaşmasın diye oradan uzağa koyan Alb. Brandt ile Hitler'in sağındaki iki general ve bir stenocu/ yazıcı hemen ölmüşlerdi.

Hitler, kendisini yerden kaldırmaya çalışan Mareşal Keitel'e:
-"Yeni pantolonum pek de güzeldi, bana bir üniforma getirsinler.." demişti. Patlamadan üç saat sonra iyice kendine gelmiş, Mussolini'ye havaya uçurulan barakayı göstermişti.

Halbuki, o sırada, Berlin’de General Olbricht, Alb. von Stauffenberg'den aldığı haberi, İç Güvenlik Ordusu Kom. Gen. Fromm'a bildiriyordu.. Ancak General Fromm, Hitler'in ölüm haberini kuşkuyla karşıladı.. Nitekim, Mareşal Keitel ona telefonda, suikasd teşebbüsünü doğrulamış, ama, ’Führer şu anda Duçe'yle görüşüyor.." demişti..
General Olbricht, Keitel'in yalan söylediğine inanıyordu.. Az sonra Savunma Bakanlığına gelen Alb. von Stauffenberg de kesin konuşuyor;  "Hitler'in öldüğünü gördüm." diyordu..
Suikasdçi subaylar, Alb. von Stauffenberg'in bu sözleri üzerine harekete geçip, durumu telgraf ve telefonlarla bildirip taraftarlarının daha önce hazırlanan şifreli planı uygulamasını istiyorlardı..

Ama, General Fromm, Hitler'in öldüğüne inanmamıştı. Alb. von Stauffenberg’e,  ’yapacağınız şey, şimdi beyninize bir kurşun sıkmaktır.. Çünkü suikasd planınız başarıya ulaşmadı." dedi. Bu arada, General Olbricht'in de tutuklanmasını eemretmişti.. Ama, tersi olmuş ve Olfbricht, Gen. Fromm’u tutuklatmıştı.. Suikasdçiler subaylar, Berlin'i 5 saat kadar ellerinde tuttular.

Ancak, akşama doğru, Hitler'in yaşadığı kesin olarak anlaşılınca.. 

Plan gereğince Propaganda Bakanlığına gidip Goebbels'i tutuklaması gereken Yarbay Remer, o sırada, bir emir alıyordu: "Derhal Goebbels'in emrine giriniz.’ 

Yarbay Remer, sesi tanımıştı.. Bu Hitler idi..

"-Yarbay Remer, şimdi emirlerimi iyi dinleyin. Şu andan itibaren Berlin'de duruma siz hâkim olacaksınız, tam yetkilisiniz. Generallere, mareşallere bile emir verebilirsiniz. Karşı duranları acımadan temizleyiniz. Doğrudan doğruya Führer adına hareket edeceksiniz!."

Yarbay Remer, Goebbels'i tutuklamak için geldiği Propaganda Bakanlığı’ndan, kendi arkadaşlarını yakalamak üzere çıkıyordu..

Emrindeki birliklere emir verdi: "İstikamet Savunma Bakanlığı!. İleri..."
Akşam sekize doğru Yarbay Remer'in askerleri, Savunma Bakanlığı’nı suikasdçilerin elinden alıyorlardı.. Alb. von Stauffenberg ağır şekilde yaralanmıştı, çatışmalarda.. Bu arada General Fromm da hapsedildiği odadan çıkarılmış, kumandayı yeniden ele almıştı. Suikasdçi subayların hemen hepsi yakalanmıştı. Alelacele bir Divan-ı Harb kuruldu..

Beş dakika sonra General Fromm Harb Divanı’nın kararını açıklıyordu:
"-Führer adına karar veren Divan, General Olbricht'i, Kurmay Albay Mertz von Quirnheim'i, Albay von Stauffenberg'i ve Tğm. von Hasften'i idâma mahkûm etmiştir..."

İdâm mahkûmları, hemen oracıkta, Savunma Bakanlığı avlusunda kurşuna dizildiler.

Ve ünlü Mareşal Rommel de, darbeci kıskacında..

 

Suikasdcilerin Paris'teki lideri‚ Fransa Valisi ’von Stulpnagel’ de intihar etmek istemiş,  ama,  yalnızca gözleri kör olmuştu. Yargılanıp diğer sanıklarla birlikte, 20 Ağustos 44’de o da idâm olundu..

Ancak daha mühimi, şu ki.. Gen. von Stulpnagel, intihar teşebbüsünden sonra hastanede, "Rommel!. Rommel!.." diye sayıklamıştı.

İlk önce kimse, bu suikasd planlarında, Mareşal Rommel'in de parmağının olacağına inanamamıştı. Çünkü, suikasdden üç gün önce Mareşal Rommel, 17 Temmuz’da Kuzey Fransa'da, otomobiline ateş açan bir İngiliz uçağı tarafından ağır yaralanmıştı. Ama, Gestapo soruşturmayı derinleştirince, İkinci Dünya Savaşı’nın -özellikle Kuzey Afrika’daki savaşlarıyla- en ünlü alman komutanlarından olan Mareşal Rommel'in de ’suikasdçi’lerle birlikte olduğunu ortaya çıkarmıştı..
İyileşmeye yüz tutan Rommel, Herrlingen'deki evinde dinlenirken 13 Ekim 1944 günü Mareşal Keitel'den özel ulakla gelen bir mektub aldı. Keitel, suikasd planlarını özetliyor ve ’suçlamalar doğruysa, şerefli bir insanın nasıl davranması gerektiğini Rommel'in bileceğini’ belirtiyordu.. 
Mektubu getiren General Burgdorff, Mareşal Rommel'e :
"Sayın Mareşalim, gelirken bir kutu zehir getirdim. Ampul halinde.. Bunları kullanmak isterseniz, Führer'in cenazenizin askerlik geçmişinize yaraşır ulusal bir tören olarak yapılacağına dair mesajını da size iletmekle görevliyim." dedi.

Rommel, eşi ve çocuklarıyla vedâlaştıktan sonra, mareşal üniformasını giymiş olarak General Burgdorff ve General Maisel’in yanına döndü. Daha sonra, içinde General Maisel'in de bulunduğu bir otomobil, Rommel'i yakındaki bir koruluğa götürdü. Burada General Maisel, ünlü Mareşal Rommel'i otomobilde yalnız bıraktı.

Biraz sonra, geri döndüğünde, Mareşal Rommel can çekişiyordu.
Yapılan resmî açıklamada, Rommel'in kalb durması sonucu öldüğü bildiriliyordu. Goering, Dönitz ve Jodl gibi en ünlü Nazi ileri gelenleri bile, Rommel'in gerçek ölüm sebebini daha sonra öğreneceklerdi..

Evet, İkinci Dünya Savaşı’nın en ünlü kumandanlarından olan ve gerçekte ise, kendi Devlet’inin başkanına suikasd düzenleyenlerle gizlice birlikte hareket ettiği anlaşılan Mareşal Rommel için parlak bir cenaze töreni düzenlendi. Ulm’da yapılan törende Führer Hitler’in özel temsilcisi olarak konuşan Mareşal Rundstedt, Mareşal Rommel'in, ’Alman kumandanlarının en büyüklerinden biri olarak tarihe geçtiğini’ söyledi..

*

Bununla, TSK içinde de böyle nice entrikalar vardır demek istediğim/ istemediğim  sanılmaya..

Hele de, darbeleriyle, suikasdleriyle, ihtilalleriyle, ihtilalci oluşumlarıyla İttihad-Terakkî’den beri ayrı bir ün sahibi olan ’kahraman ordumuz’ hakkında öyle olumsuz bir zann oluşturmak, aklımızın kenarından geçmez, tabiatiyle!!..

Ama, yine de her durum karşısında, bunların zihnimizin kenarında, hattâ bizzat subayların/ generallerin, tehlikede oldukları zaman, kimleri nasıl harcayabilecekleri hususunda, bir şeylerin bulunması faydalı olabilir.. Özellikle de, siyaset erbabı için.. 

*

Kendi halkına, ülkesine ve devletine değil; hattâ  kendi okuduğu okula ve komutanlarına bile..

TC rejiminin şekillendiği ilk 20 yıllarında, Almanya’da olup bitenlerden örnekler zikredip, aradaki benzerliklere işaret ederken, kendi dünyamızdan da ilginç örnekler bulmak değil midir, dersiniz? Bunun için, ihtilalcilerin hatıralarına bakmak ve birbirlerine ne gibi oyunları oynadıklarını hatırlamak yetişir.. Ve hattâ, bazı darbecilerin, birkaç gizli örgütle birlikte, ikili-üçlü çalıştıklarını veya bazılarının Hükûmet’leri yapılan darbe çalışmalarından haberdar ederek oyunları bozduklarını veya bazen kendilerini  yaktıklarını da..

(Sahi, İrtica ile Mücadele Eylem Planı adı altında düzenlediği söylenen ve altındaki imzanın ıslak imza olduğu, yani darbe belgesinin orjinal belge olduğu, Adlî Tıb Kurumu tarafından iki kez kesinleştirilen Dz. Kur. Alb. Dursun Çiçek’in Genelkurmay ve -iki kez tutuklanıp, hemen serbest bıraktırılışında olduğu üzere- diğer askerî mahfillerce korunmasında da bir takım anormallikler ve bir şeylerin çözüleceği, çöküvereceği korkusu yansımıyor mu? Keza, Org. İlker Başbuğ’un, o belgeyi, kağıt parçası diye yalanlama gayretleri de hatırlanmalıdır.)

Bu arada, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe teşebbüslerinin lideri olan Harbokulu Komutanı Kur. Alb. Tal’at Aydemir’in Mamak’taki yargılanışı sırasında bazı generallerin onunla gözgöze gelmemek için, koridorlarda nasıl kaçıştıklarını hatırlamak da öğreticidir.. 

Tal’at Aydemir’le birlikte yargılanıp idâm edilen darbeci Binbaşı Fethi Gürcan’ın oğlu Ömer Gürcan’ın Cihan Haber Ajansı muhabirine söyledikleri ve 08 Şubat 2010 tarihli medyada yer alan beyanları da bu konuda son derece ilginçtir..

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un 'Balyoz' darbe planı iddialarıyla ilgili yaptığı "Allah Allah diye taarruz eden ordu camiye bomba koyar mı?" açıklamasına,  Binb. Fethi Gürcan'ın oğlu Ömer Gürcan, "Türk askeri her zaman darbe yapar. Kendi harbokulunu bile kurşunlar. Bundan daha ötesi olur mu?" diye verdiği karşılık, düşündürücü değil midir?

Ö.Gürcan, 22 Şubat 1962'deki darbe teşebbüsünden sonra babasının emekliye sevk edildiğini, sivil olmasına rağmen babasının 21 Mayıs 1963 darbe teşebbüsünde  resmi üniformasını giyip 21 Mayıs 1963 hareketine katıldığını söylemekte ve dahası,   Ank. Siyasal Bilgiler’de öğrenciler üzerine 'ateş’ emri verilmesine rağmen, babasının bu emri yerine getirmemesi yüzünden isyancı sayıldığını da söylüyor..
Harb Okulu'ndaki öğrencilerin genelde subay çocuklarından oluştuğuna dikkat çeken Gürcan, 22 Şubat ve 21 Mayıs'ta ise, Harb Okulu öğrencilerinin üst rütbeli babalarına, dayılarına ve amcalarına silah çevirdiğini; paşaların da, çocuklarının, yeğenlerinin okuduğu Harb Okulu'nu makineli tüfeklerle tarattığını da eklemekte..

Gürcan’ın, Türk ordusu hiç dincileri destekler mi? Mesela Muhsin Batur gider Erbakan'ı alır getirir, parti kurdurur. Arkasından Kürt hareketi kurarlar, Hizbullah diye. İnsan katli yaparlar. Türkiye kabuk değiştiriyor. 50 bin insanın öldürülmesinden çocuk katili APO mu sorumlu? Bana göre değil.. 12 Eylül'de 1 milyona yakın insan işkenceden geçirildi. Bu insanlar dağa çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart'ın 12 Eylül'de halkına yaptıklarının hesabını vermesi lazım. Şu an paşalar ulusalcı geçiniyor." şeklindeki sözlerinin muhatabları da bu iddialı sözler karşısında konuşmalı değil midirler?
Babasının ihtilalci, isyancı olduğunu dile getiren Gürcan, "Anında karar verirdi. Tepkisini anında gösterirdi. Modern deyimle babam devrimcidir.’ diyen ve yargılamalarında, ’Beni asın, ben gelseydim sizi asacaktım..’ dediğini de aktarmakta..

27 Mayıs öncesi gençlik hareketlerine bir şayia yayıldığını dile getiren Gürcan, "Kıyma makineleri, bir de Et-Balık Kurumu'nda gençlerin kıyma haline getirildiği, arkasından gençlerin öldürülüp karayollarında üstlerine asfalt çekildiği şayiasını hatırlatıyor ve ’Bu çok ilginç. CHP'nin Genel Sekreteri Kâmil Kırıkoğlu, (hatırâtında yazdığına göre) CHP Meclis grubunda kalkıyor, ’Böyle bir şey yok, bunların yalan olduğunu açıklayalım..’ diyor. İsmet İnönü sinirleniyor; 'hayır' diyor 'varmış gibi söyleyeceksiniz' diyor. Arkasından BBC'ye demeç veriyor, Türkiye'de 300 tane gencin öldürüldüğünü söylüyor. (…)’ diyor..

Darbecilikte, asker generaller kadar, sivil generalleri de unutmamak gerek..

Ya, darbecilere, darbeciler henüz ortaya çıkmadan davetiye çıkaran tarihçilere ne demeli?..

1978’lerde, Sıkıyönetim’in olmadığı bir sırada, dönemin müslüman gençlerinin bir arada bulunduğu Akıncılar’la tartışan bir tarihçi-yazar, onlara, ’Metin Yüksel’le filanla ilginiz olmadığını açıklamazsanız, bir yazı yazıp sizlerle bir ilgimin olmadığını, geleceğin Örfî İdare (Sıkıyönetim) kumandanına, şimdiden açıklayacağım..’ deyişini acı ile hatırlıyorum..

 

Bugünlerde de, karşımıza, bir diğer tarihçi, geleceğin darbecilerine dâvetiye çıkarır bir rolde çıkıvermez mi?

Prof. İlber Ortaylı bir tarihçidir, iyi bir tarihçidir, ama tarihte yaşamaktan bugüne gelememekte ya da, bugüne, dünün perspektifinden ve de dışardan, bir uzaylı gibi bakmakta.. Ve eserlerine, konuşmalarına bakınız, fikirleri kendi içinde tutarlı gibidir; ama, bir makas değişikliği yaptığında, hemen farklı bir görüş ortaya koyabilecek kadar pragmatisttir..

Bu durum, bir diğer tarihçi olan Prof. Halil İnalcık için de geçerlidir..

Hayatı, ’Tarihçilerin kutbu: Halil İnalcık Kitabı’nda özetlenen ve yaşı halen 95 bulan ve en büyük tarihçilerden sayılan Prof. İnalcık, Nisan-1999 seçiminde İstanbul’dan m. vekili seçilen Merve Kavakçı Hanımın, sırf başörtülü olduğu için Meclis’te protesto ile karşılaşmasını,  sözkonusu kitabında hayretle karşılamaktadır..

Sanırsınız ki, çok insaflıdır.. 

Ama, bir kaç satır sonrasında ise, görürsünüz ki, o bu mes’elenin bu kadar  büyütülmesinden rahatsızlık duymaktadır. ’Güvenliği çağırıp, dışarı çıkartılmalıydı.’ 

İşte bu bir faşist hukuk anlayışı budur,  M. Kemal döneminde yetişenlerdeki devlet anlayışı daha bir böyledir.. 

*

MHP’nin siyaset okulunda konuşan Prof. Ortaylı (7 Şubat günü medyaya yansıyan haberlere göre)Biz asker milletiz. Asker düşmanlığı pompalanıyor. Sivil siyaset olmazsa darbe normaldir’  gibi laflar etmiş..

Prof. Ortaylı, ‘asker millet’ olmanın en önemli vasfımız olduğunu belirterek, Askerî vasıflarını kaybetmiş olan Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor..demiş ve şöyle devam etmiş: ’…Bizde de resim, heykel sanatı yok, musıkîyle uğraşılmaz, filozof yoktur; fakat ölmeyen sanatımız, vasfımız askerliktir.’

Tarihçi Ortaylı, medyaya yansıdığı gibi böyle dediyse, gerçekten de faciadır.. Ve çoğu safdil insanların zihnini çelmekte etkili olabilir..

Bu kadar militarist bir yaklaşımı tarihçilik adına tasvib eden bir kişinin, sözlerine ‘Sivil siyaset kendini geliştiremezse darbe kaçınılmazdır’  gibi tehlikeli görüşleri de ilim adamı sıfatıyla eklemesi ise, daha bir tehlikeli..

Bu, geleceğin darbecilerine ’gel-gel’ eylemek, (affedersiniz, kaba tabirle) ’eşşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek’tir..

Unutulmamalıdır ki, 27 Mayıs’ın üniversitelerdeki öncüleri de, İst. Üni. Rektörü Prof. Sıddık Sâmi Onar gibi hukuk(!) adamlarıydı..

Ortaylı’nın şu sözleri ise daha bir komik ve de tehlikeli.. Doğu ve Güneydoğu’da üniversiteye giriş sınavlarında açık şekilde kopya çekildiğini’ öne sürmesi  ve  ‘Böylelikle iyi okullara ehil olmayan öğrenciler geliyor. İmtihanların asayişini iyi kontrol etmeliyiz’ gibi sözler, ve her yerde varolan kopya çekimini belli bir bölgeye hasretmek, anlaşılır gibi değil..

Bu, bölücü bir zihniyeti yansıtmıyor mu? Ve bu durum, bir yaraya tuz dökmek olmaz mı? Kaldı ki, sözünü ettiği bölgelerdeki liselerden mezun olanlar, eğitim ve öğretmen kıfayetsizliğinden olmalı, ülkenin diğer bölgelerine göre, Üniversite Seçme  İmtihanları’nda, daima en altlardadırlar.. Kazanabilenler de, kopya çekerek giriyorlarmış Ortaylı’ya göre.. Halbuki, kopya çekmek, hayat seviyesinin ekonomik açıdan yükseldiği bölgelerin çocukları arasında daha yaygın ve daha gelişmiş metodlarla yaygın olarak yapılmaktadır..

Ortaylı, ayrıca, “Bütün kentlere üniversite açılması ahlâksızlıktır  gibi bir laf da etmiş.. Doğru dürüst bir ilkmekteb eğitiminin sistemli şekilde geliştirilememiş olduğunu ve sibyan (sabiler/ çocuklar) mekteblerinin için geliştirilen ilkmekteblerin, ancak 1840’lardan sonra tesis edilebilmiş olmasını eserlerinde hayıflanarak anlatan bir tarihçinin, şimdi üniversite açılmasından şikayetçi olması ve dahası, her ilde bir  üniversite açılmasını ahlâksızlık olarak nitelemesi, tuhaftır..

Hani, Ortaylı Hoca’nın durumunu bilmiyorum, ama, başkası olsaydı, ’galiba kafası biraz tütsülüymüş, bunları söylerken..’ denilebilirdi..

Doğrudur ki, bu üniversitelere, prof. ve sair öğretim üyelerinin gitmekte istekli olmaması yüzünden bir takım eksiklik ve aksaklıklar olmaktadır, ama, kervan yolda düzülür sözünü de unutmamak gerek.. Tam teşekküllü üniversitelere ulaşılabilmesi için, bu adımların atılması gerekiyordu.. Nitekim, her geçen yıl, bir takım aksaklıklar gideriildiği görülmekte.. 

Ortaylı sözlerine şöyle devam etmiş: ’Açılım boş laftır. (…) Kimse kimseye kitle dalkavukluğu yapmak için, sempatik görünmek için konuşmasın.. (…) Bunlar tehlikeli işler, belediyeciliğe benzemez.’

Bu belediyecilik istihzasının, Tayyîb Bey’e bir laf çaktırma çabası olarak nitelenmesini, Ortaylı belki de, niyet okuma kabalığı olarak niteleyebilir.. Ama, kimse birbirini kandırmasın; hele de MHP gibi bir partinin toplantısında yapılan bu konuşmadaki bu sözün hedefinin kim olduğu açıktır..

Şimdi başkası da, ’siyaset ve hükûmet idaresi tarihî metinleri hoşça anlatmaya benzemez..’ dese, bundan Ortaylı Hoca kendisine bir sataşma manâsı çıkarmaz mı?

İlginçtir, ’Siyasetin kendini geliştiremediği yerde darbe kaçınılmazdır’  diyen Prof. İlber Ortaylı’ya önümüzdeki hafta, TBMM 2010 Onur Ödülü’nün verileceği haberi de aynı günlerde yansıdı, medyaya..

İroninin ötesinde bir durum..
MHP Gen. Başk. Yard. Faruk Bal, Ortaylı'nın sözleri içinden bir cümlenin cımbızla çekilmesinden yakınmış.. Buyursun, biz geniş şekilde aldık; hangisi savunulabilir?

Neyse ki, AK Parti Ank. m.vekili Zeyneb Dağı, Türkiye’de aydın profilinde hep sıkıntılar olagelmiştir. İlber Ortaylı da bunun en somut örneklerinden biridir. (…) konjonktürel olarak dalgalanan ve sürekli farklı konjonktürlerde ve farklı ifadelerde bulunan insanların bu ülkeye faydasından çok zararı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir ödül verilmesini de  kınıyorum. Meclis ve halkın iradesini yok sayan bir açıklama yapan bir kimseye ’TBMM Onur Ödülü’ verilecek olmasına kendi şerhimi koyacağım ve ödül verilmesine de karşıyım.’ diyordu..

Bu da bir tesellidir..

Ve Meclis’in çoğunluğu, bu darbe davetçiliği sözünü geri almadıkça, Ortaylı’ya bu ödülün verilmesine karşı çıkmalıdır.. Aksi halde, celladlarını sıvazlayanlara bahşiş veren kimseler durumuna düşerler..
*

Darbeler, darbeciler, darbecilerin davetçileri ve şakşakçıları, postal yalayıcılar tükenmez.. Bunlar Bizans’tan ve bütün tâgûtî sistemlerden tevarüs olunan entrikaların yansımalarıdır..

Ve, Bizans’ta entrika bitmez..

 

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim