1. YAZARLAR

  2. SİNAN ÖN

  3. Askerin İktidar Hırsı Biter mi? (2)
SİNAN ÖN

SİNAN ÖN

Yazarın Tüm Yazıları >

Askerin İktidar Hırsı Biter mi? (2)

A+A-

Kaldığımız yerden devam edersek; 27 Mayıs sonrası, 1961-1965 arası, iktidar olan ancak muktedir olamayan zayıf koalisyon hükümetlerine sahne olur. Bu durum darbeci eğilimlerin ve bunları bertaraf etme hamlelerinin yoğun olduğu bir dönemi beraberinde getirir.

1965 seçimlerinde tek başına iktidar olan AP orduyla ilişkisini Ümit Cizre Sakallıoğlu’nun “tarafsızlaştırarak yakınlaşma” dediği strateji ile kurar. Anti-komünizm, asker C.Başkanı seçimi, ordunun taleplerinin karşılanması, özlük haklarının düzenlenmesi üzerinden orduyla yakınlaşmaya çalışılır. Bunun karşılığı ise parlamenter sisteme müdahale edilmemesidir. Ancak AP stratejisi yakınlaşmadan çok ordunun özerkliğini arttırıcı bir sonuç doğurur.

Ordu-siyaset ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda müdahaleleri meşrulaştıranlar gerekçe olarak “yönetemezlik” tezini ileri sürerler. Yönetemezlik sorununa iktisadi ve siyasi olarak  zemin hazırlamak ise Cuntacıların işidir. 27 Mayıs sonrası ortaya yeni siyasi aktörler çıkar.

1961’de sosyalizme parlamenter sistemle geçişi savunan Türkiye İşçi Partisi, 1969’da onu teorik ve pratik açıdan yetersiz bulan Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) kurulur. Doğan Avcıoğlu’nun Kemalist Devrim gazetesi ve Yön dergisi ise; “devrimin aydınlar, öğrenciler ve askerlerden oluşan “zinde kuvvetler” eliyle gerçekleşeceğini” söyler. Bu doğrultuda ordu içinde örgütlenme ve darbe yoluyla iktidarı ele geçirme stratejisi izler. Ardı ardına kurulan iki işçi sendikası Türk-iş ve Disk ise birbirinin alternatifi olarak sunulur.

27 Mayıs’ın oluşturduğu ortamdan doğan bu siyasal hareketlilik, ne garip tesadüftür ki 27 Mayıs’ın devamı için yapılan müdahalenin gerekçelerinden biri olacaktır. Oluşan atmosfere karşı daha otoriter bir pozisyon takınan AP “zinde kuvvetlere” gerekli malzemeyi sağlar.  

1970de ordudaki rahatsızlıkları ve çözüm önerilerini içeren bir rapor hazırlayan Hava KK Muhsin Batur sonrasında C.Başkanı’na mektup yazar. Mektupta; “gidişata dur denilmezse Türkiye’nin kaderinde yazılı on yıllık devrenin bitmekte olduğu sonucunu zatı alinize ifade ederim” denilmektedir.

Adım adım gelen darbe konusunda hemfikir olan asker, sonrasındaki ideoloji konusunda farklı gruplara ayrılır. Üç gruptan bahsedilir. Kapitalizm dışı bir yolu, Baas tipi bir darbe ile savunan Doğan Avcıoğlu çizgisine yakın olanlar. 27 Mayıs “reformlarını” devam ettirmek isteyenler. Yasa, asayiş, düzen söylemi ile mutlak otoriter bir ihtilal isteyenler. Bu grupların anlaşamaması 12 Mart’ın muhtıra olarak kalmasının nedeni olarak sayılır.

Sonuçta 12 Mart 1971’de muhtıra verilir. Muhtırada; “parlamento ve hükümetin ülkeyi anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklara soktuğu, reformları hayata geçirmediği, meclisin partiler üstü şekilde mevcut durumu Atatürkçü bir görüşle ele alacak, ihtilal kanunlarını uygulayacak, güçlü ve inandırıcı bir hükümeti oluşturması, aksi taktirde idareyi doğrudan ordunun ele alacağı” vurgulanır.

12 Mart’çılar idareyi doğrudan ele almamıştır. İki yıllık ara rejimde meclis kapanmamıştır. Ancak bu dönemde atılan adımlar askerin iktidarını kökleştiren adımlar olmuş, silahların gölgesinde siyaset yapmak yasalarla sabit hale gelmiştir. Önce teknokratlardan oluşan iki hükümet sonra AP ağırlıklı iki hükümet ara rejimde görev alır ve askerin iktidarını sağlamlaştıran anayasal düzenlemeler yaparlar.

Anayasa değişiklikleri ile; temel hak ve özgürlükler, basın ve ifade özgürlüğü, dernek kurma hakkı, özel hayatın gizliliği kısıtlanır. DGM’ler kurulur. Sendika ve siyasal partilerin faaliyet alanları daraltılır. Üniversiteler ve TRT’nin özerkliği kaldırılır. Bunların gerekçesi ise;  “devletin, ülkesi ve milletiyle bütünlüğü”, “milli güvenlik” ve “kamu düzeni” dir.

12 Mart ara rejimi hem ordunun siyasal yapı içerisindeki özerk gücünü arttırmış hem de orduyu merkezileştirmiştir. MGK’da artık kuvvet komutanları vardır. Kurulun, Bakanlar kuruluna; “yardımcılık etmek üzere....bildirir” ifadesi “tavsiye eder” olarak değişir. Süreçte sık sık rastlayacağımız bu tavsiyelerin, “emir telakki edildiği” acı bir şekilde tecrübe edilir.

Askeri yargı alanı genişler. YAŞ adeta “ordu konseyi” haline döner. Terfi ve atamalarda tek yetkili ordu olur. Tsk’nın iktisadi durumunu artık Sayıştay denetleyemez. Oyak, subayların kapitalist yaşama dahil olması çin araç olarak kullanılır. Ayrıca Kemalizm için yapılan farklı tanımların önüne geçmek adına resmi olarak “Atatürkçülük” tanımı yapılır.

12 Mart’ın üzerinden Muhsin Batur’un mektubunda belirttiği on yıllık süre geçmemiştir. Ancak askerin iktidar hırsı, 12 Eylül 1980’de tekrar depreşir. 12 Eylül uyguladığı baskı ve şiddetin yanında devletin kurumsal mimarisinde de derin yaralar açar. Yeni dönemin baskın karekteri otoriter-militarist bir zihniyetin kökleşmesidir.

Darbe için ordunun okuması; “anayasal düzenin, yaşam ve mülkiyet güvenliğinin tehdit altında olduğu” şeklindedir.

Siyasal yönetememe krizi aralarında keskin kırılmalar olan partilerin, zayıf koalisyonları sonucu başgösterir. İlki 1975’de ikincisi 1977’de kurulan milliyetçi cephe hükümetleri soruna çare olamaz. AP burjuva üzerinden, CHP işçi sınıfından destek devşirmeye çalışır.

70’lerin ikinci yarısında baskı ve şiddet hayatın bir parçası haline döner. 1 Mayıs, Malatya, Sivas, Bingöl, Maraş ve Çorum olayları, sağ ve solu temsil ettiği düşünülen sembolik isimlere suikastler gerginliği had safhaya ulaştırır. Radikal milliyetçi hareket, komünizm ve anarşi tehlikesine karşı devleti ve milleti korumak için sahnededir.

Aslında 78’den beri uygulanan sıkıyönetim ile asker gündelik hayatın kontrolünü ele alır.  Ancak fiili müdahale için şartaların oluşmamış olması iki defa darbeyi erteletir. Dolayısı ile şiddet, kaos ve anarşi ortamı ordu açısından şartların olgunlaşması anlamına gelmektedir.

12 Eylül 80’de şartlar olgunlaşınca emir komuta zincirinde “Bayrak harekatı” adı verilen müdahale gerçekleşir. Darbeciler kendilerine Milli Güvenlik Konseyi adını verirler.

Darbe bildirisinde şu unsurlar yer alır; “Türkiye Cumhuriyeti devleti dış ve iç düşmanların tahrikiyle, haince saldırılar içindedir. Devlet işlemez hale gelmiş, siyasi partilerin kısır çekişmeleri vatandaşların can ve mal güvenliğini korunamaz duruma sokmuştur. İrtica gibi sapık ideolojiler üretilmiştir. Girişilen harekatın amacı; ülke bütünlüğünü korumak, milli birliği sağlamak, iç savaş ve kardeş kavgasını engellemek, devlet otoritesini yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani sebepleri ortadan kaldırmaktır.”

Bildiri ayrıca, parlamento ve hükümeti fesheder, meclis dokunulmazlıklarını kaldırır, tüm yurtta sıkıyönetim ilan eder ve yurt dışına çıkışları yasaklar. Konsey yasama ve yasada değişiklik yapma yetkisini üzerine alır. 1981 sonuna kadar 268 yasa çıkarılır. Bunlar; asayiş, ceza kanunu ve yargılanması, ölüm cezalarının infazı ile TSK ihtiyaçları içindir. Yeni rejimin en önemli icraatlarından biri 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ı  ekonomi bakanı yapmasıdır. Dönemin teorisyenlerinden Nicos Poulantzas daha 1978’de  kapitalizmin yeni evresinin “otoriter devletçilik” ile uygulanabileceğini söylemesi ilginçtir. Bu durum birçok Latin Amerika ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de darbeler ve devletin militarizasyonu ile olur.

1982’de yeni anayasa yapılır. Bu anayasa; metafizik, kutsal bir devlet anlayışını toplum ve birey karşısında merkeze koyar. “devletin bekası” ve “milli güvenlik” söylemi ile tüm özgürlükler kısıtlanır. Vatandaş kutsal devlete karşı sorumludur. Yürütme, yasama karşısında güçlendirilir. Yargı bağımsızlığını kaybeder, denetim mekanizmaları etkisizleştirilir.

12 Eylül askeri rejiminin inşa ettiği otoriter devletin merkezinde ordu yer alır. Asker bürokrasisi,  hükümet ve C.Başkanı ile beraber yürütmenin 3. ayağı olarak tarif edilir.

MG.Kurulu’nun yetkileri arttırılarak güçlendirilir. Kurulun 12 Martta “yardımcılıkdan” “tavsiye edere” yükseltilen konumu “bildirir”e terfi ettirilir. Artık aldığı kararlar resmi olarak emir telakki edilir.

Milli güvenlik kavramı aşırı genişletilip, muğlaklaştırılır. Kavram; “devletin anayasal düzeni, milli varlığının, bütünlüğünün siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil tüm menfeatlarinin her türlü iç ve dış tehtidlere karşı korunması ve kollanması” şeklinde tanımlanır. MG.Kurulu tüm bu konularda takip, bilgi toplama, değerlendirme, temel esaslar tespit etme, bunların uygulanmasını takip ve denetleme ve tedbirler alma ile yetkili kılınır. 2004 yılına kadar MGK genel sekreteri üst düzey bir askerdir ve kurul adeta gölge kabine gibi örgütlenip, çalışmalar yapar.

Ordunun iktidarını pekiştiren bir diğer uygulamada sıkıyönetim idaresidir. Sıkıyönetim komutanları başbakandan genelkurmay başkanına bağlanır. Sıkıyönetim karar ve işlemleri yargı denetiminden çıkarılır.

Sonuç olarak 12 Eylül darbesi ile inşa edilen “sürekli darbe rejimi” neoliberalizm ile militarizmin eklemlenmesi sonucu ortaya çıkar ve ülkeyi 1990’ların karanlık ve kaotik ortamına doğru sürükler. Bu ortam gücü elinde bulunduranların iktidar hırslarını daha da arttır. Önümüzdeki çalışmamızda  90’lı yılların “milli güvenlik devleti” formunu ve asker vesayetinden kurtulma çabalarını irdelemeye çalışacağız inşaallah...

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum