Askerin dili ve demokrasi

02.10.2009 03:35

Atilla Yayla

Güneydoğu'da şiddeti siyasal bir araç olarak kullanan PKK'yla silah kullanarak mücadele eden iki kamusal organ var: Askeriye ve polis teşkilâtı. Her iki kurumdan da çarpışmalarda hayatını kaybedenler oluyor.

Fakat, bilmem dikkatinizi çekiyor mu, cenaze törenlerinde bariz bir fark yansıyor. Asker cenazeleri hem daha büyük törenlerle defnediliyor hem de çoğu zaman siyasî mesajlara araç ediliyor. Bu mesajlar, mensuplarını korumada ve silahlı çatışmaya gerektiği gibi hazırlanmada ne kadar etkin ve başarılı olduğunu sorgulama yoluyla askeriyeye yönelmekten ziyade, politikacılara yöneliyor. Polis cenaze törenleri daha mütevazı oluyor, daha az siyasî mesaja sahne oluyor.

Her ikisi de toplum tarafından güvenlik hizmetiyle vazifelendirilen ve bunun için gerekli yetki ve araçlarla donatılan askeriye ile polis teşkilâtı arasındaki fark bununla kalmıyor. Hem kendileri hem de ağırlıklı olarak medya bu kurumlara siyasî sistem içinde ayrı ayrı konumlar biçiyor. Polisin siyasete "bulaşması", siyasî mesajlar vermesi, siyasetçilere "cevap yetiştirmesi" kurum içinde ve toplumda hiçbir şekilde normal karşılanmazken, askeriyenin bunu yapma hakkına sahip olduğu varsayılıyor. Parti isimleriyle konuşmak gerekirse, askerin siyasete karışmasına CHP tabanı tulum, MHP tabanı ise kısmî destek çıkıyor.

MİLİTARİZMİ ÖZÜMSEYENLER

Bu manzaranın demokratik bir ülkede hiç normal olmadığı açık. Ne demokrasi teorisine ne de AB demokrasisine askeriyenin Türkiye'nin siyasî sisteminde oynadığı rolü sığdırmak mümkün. Niye böyle olduğunu polis teşkilâtı üzerinden yapılacak bir akıl yürütmeyle daha açık sergileyebiliriz. Yanlış bilmiyorsam, Türkiye'de 200 bin civarında polis memuru var. Yâni, emniyet genel müdürü, 200 bin silahlı "adamı" sevk ve idare ediyor. PKK'yla mücadeleden ordu gibi polis teşkilâtı da sorumlu. Bu görev uğruna pek çok polis hayatını feda ediyor. Asker için kullanılan yaygın bir deyişi uyarlarsak, "polisler olmasa sıcak yataklarımızda rahat uyuyamayız". Buna karşılık, hiç kimse polis teşkilâtının ve polis şeflerinin ülkenin hassas sorunları konusunda ne düşündüğünü merak etmiyor. Hiçbir gazeteci kendisine telefonla ulaşarak veya makamında ziyaret ederek emniyet genel müdürüne meselâ laiklik hakkında ne düşündüğünü sormuyor. Gazeteler "bir üst düzey" emniyet görevlisine atıfla siyasî içerikli manşetler çekmiyor.

Bu, elbette, olması gerekendir. Hem toplum hem polis teşkilâtının kendisi polisin sistemdeki yerini, görevlerinin sınırını iyi bellemiştir. Polis kendisine çizilen sınırların farkındadır ve genelde bu sınırların içinde kalmaktadır. Sınırlarını aşmaya teşebbüs ettiğinde, toplum ve siyasî temsilciler gereken cevabı vermekte, ihtiyaç duyulan tedbirleri almaktadır. Neden aynı şey askeriye açısından gerçekleşmemektedir? Askerler hangi hak ve yetkiye dayanarak siyasete müdahil olmaktadır? Askeriyenin Türkiye siyasî sistemindeki yeri olağan dışıdır. Bir sapmadır ve mutlaka giderilmelidir. Bunun için ilk olarak bu olağan dışılığın sebeplerinin ve kaynaklarının bulunması gerekir. Hayli yaygın olan ve hem askerlerin hem de militarist sivillerin çok hoşuna giden, "cumhuriyeti ordu kurdu, o yüzden onun sahibi olarak davranıyor" açıklaması meseleyi izahta yetersiz kalmaktadır. Her şeyden önce bu bilginin kendisi sahtedir, hurafedir. İlaveten, öyle olmuş olsaydı bile, bugünkü durumu izah etmeye yetmezdi. Zira, yaşanan bunca acı tecrübeye rağmen bu yanlış bilgiyi esas alan siyasî kültürün nesilden nesile nasıl aktarıldığını ve kendini nasıl yeniden ürettiğini de sorgulamamız ve açıklamamız gerekir.

Bana öyle geliyor ki sorunun iki ana kaynağı var. İlki, toplumda azınlık olmakla beraber ülkedeki etki ve nüfuzu nüfusa oranıyla ters orantılı bir kesimin militarizmi özümsemiş, içselleştirmiş olması. Özellikle medyada, akademik dünyada ve bürokrasinin belli yerlerinde ağırlık sahibi bu kesim aslında silahlı bürokrasinin ana görevinin kendi hayat tarzını korumak olduğu düşüncesiyle militarizme büyük destek sağlıyor. Tersi olsaydı, yâni, askerî bürokrasi onlarınkine ters bir hayat tarzını savunsaydı, eminim, o zaman, askere tam manasıyla cephe alırdı. Bu yüzden, militarizmi geriletmek ve orduyu demokraside olması gereken konuma yerleştirmek için ilk yapılması gereken, sözünü ettiğim kesimin militarizmden vazgeçmeye ikna edilmesidir.

İkincisi, askerî bürokrasiye egemen olan zihniyettir. Demokratik kuralları çiğnemeyi alışkanlık hâline getiren bu zihniyet sık sık tezahür ediyor. En yakın iki örneği hâlâ çok canlı: Genelkurmay Başkanı'nın 30 Ağustos Zafer mesajı ve Ramazan Bayramı günlerinde Mardin'de sarf ettiği sözler. Bir PR faaliyeti olarak planlanmasına ve bayram günlerinde haber sıkıntısı çeken medyanın "balıklama atlama"sına rağmen Genelkurmay Başkanı'nın Mardin gezisi yanlış ve askeriyenin itibarı açısından zararlı olmuştur. Genelkurmay Başkanı işi olmayan konularda görüş açıklayarak yetki alanı dışına çıkmıştır. Hatta, Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesine göre yargılanmasını gerektiren bir suç işlediği bile söylenebilir. Bu yüzden, bir avuç cesur ve demokrat aydının Genelkurmay Başkanı hakkında suç duyurusunda bulunmuş olması kimseyi şaşırtmamalıdır.

CİDDİ BİR REVİZYON VE ISLAHAT İHTİYACI

General Başbuğ'un konuşmalarında özellikle sorgulanması gereken iki nokta vardır. Birincisi, onun ve aynı kafadaki asker bürokratların demokratik siyasetten rahatsızlığını yansıttığı söylenebilecek "siyaset ağaları" eleştirisidir. Tespit doğru bile olsa, bunu dile getirmek bir generalin işi değildir. Burası gerçekten demokratik bir ülke olsaydı, bütün parti liderlerinin ortak bir deklarasyonla Başbuğ'u istifaya davet etmesi veya muhalefetle iktidarın birleşerek Başbuğ'u emekliye sevk etmesi gerekirdi. İkincisi, Genelkurmay Başkanı'nın il valisine hitap biçimidir. Mardin'de bir genç kız Başbuğ'dan bir talepte bulununca Başbuğ şöyle cevapladı: "Vali, bunu takip et!" Bu hitap tarzı çok ilginç bir anlayışı yansıtmaktadır. General, halk dilinde ve bürokraside yaygın olan "Sayın Valim", "Sayın Vali", "Vali bey" gibi lafları kullanmıyor. "Siz" de demiyor. Valiye sen diye hitap ediyor ve de âdeta emir veriyor. Benzer yüzlerce örnek gibi bu olay da gösteriyor ki, Genelkurmay Başkanı kendisine devlet teşkilâtı içinde ayrıcalıklı ve üstün bir konumu lâyık görüyor. Sivil memurların amiri gibi davranıyor, konuşuyor. Oysa genelkurmay başkanı bütün memurların başkanı değildir, sadece askerlerin başkanıdır. Kendi kurumu içindeki hitap tarzını başka kamu kurumlarına, meselâ mülkiye bürokrasisiyle ilişkilerine taşıması ne şıktır, ne de demokrasiye uygundur. Genelkurmay başkanı bir general olarak mesleğinin zirvesindeyse bir vali de mülki idare amiri olarak mesleğinin zirvesindedir. Bir valinin nasıl genelkurmay başkanına saygı göstermesi beklenirse, genelkurmay başkanının da valiye saygı göstermesi beklenir. Bu yüzden, genelkurmay başkanı hiçbir şekilde bir valiye emir kipinde hitap etmemeli ve asla sen zamirini kullanmamalıdır. Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada: Bir genelkurmay başkanı hem siyasetçilere hem de mülki idare amirlerine böyle hitap ediyorsa, o ülkede, askerî zihniyetin ciddi bir revizyona ve ıslaha ihtiyacı var demektir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim