1. YAZARLAR

  2. Atilla Yayla

  3. Askerî hatalar da sorgulanmalıdır!
Atilla Yayla

Atilla Yayla

Yazarın Tüm Yazıları >

Askerî hatalar da sorgulanmalıdır!

A+A-

Medenî ülkelerle olmayanlar arasında kolayca tespit edilebilecek birkaç belirgin fark vardır. İnsan hak ve özgürlüklerini esas almamış, anti-demokratik ülkelerde idareci tabaka halkı küçümser, ona tepeden bakar. Kendisini toplumun velinimeti sanır.

İdarecilerle halk arasında bir mesafe, bir gerilim vardır. Yönetenler kendini yönetilenlere hesap vermek zorunda görmez. Hesap sorma hakkı teorik olarak tanınsa bile genellikle kâğıt üzerinde kalır; halk idarecilerden ya hiç hesap soramaz ya da nadiren ve kısmen sorabilir. Daha vahimi, halk, idarecilerden, hesap sormak bir yana, korkar. Demokratik ülkelerde tam tersi olur; yönetenler halktan korkar. Medenî ülkelerde halk idarecilerden, geri ülkelerdeyse idareciler halktan hesap sorar. Son olarak, geri ülkelerde insan hayatının fazla kıymeti yoktur; maddî nesneler ve şekil, hiyerarşi, üniforma ve semboller vatandaşların hayatından çok daha önemli ve kıymetlidir.

Bu yazıda üzerinde durmak istediğim, geri ülkelerde insan hayatının kıymetsiz oluşudur. Bu, kısmen ülkenin zenginlik seviyesiyle kısmen hâkim zihniyetle izah edilebilir. Ülkeler zenginleştikçe maddî nesnelerin nisbî değeri azalır. Maddî kayıplar daha az önemsenir; çünkü bir maddî kayıp o ülke insanlarının refah seviyesinde önemli bir değişiklik meydana getirmez. Fakirlerin zenginlerden farklı olarak maddî şeylere değer vermediği inancı temelsizdir. İnsanlar fakirleştikçe değil, zenginleştikçe cömertlik ve hayırseverlikleri artar. Keza, bir ülke zenginleştikçe orada insan hayatına verilen kıymet yükselir. İnsan hayatının kıymetsiz oluşu, aynı zamanda zihniyetle ilgilidir. İnsanı değersiz gören zihniyetin oluşumunda kültürlerin, değer sistemlerinin, tarihî tecrübelerin, ideolojilerin büyük tesiri olur. İnsanı esas almayan, onu dinler, ideolojiler, semboller, simgeler, iddialı soyut projeler adına harcamayı meşru gören kültür ve değer sistemlerinde insan hiç mertebesine doğru indirgenir ve dolayısıyla insan hayatı kıymetsizleşir.

Geçtiğimiz günlerde çok vahim iki olayla ilgili dehşet verici gerçeklerin ortaya çıkışına şahit olduk. İlk olay 17 Ağustos'ta meydana gelen ve kaza süsü verilen bir örtülü cinayetti. Elazığ'da nöbet tutarken uyuyan ve el bombası çavuşu tarafından çalınan bir eri cezalandırmak ("fırsat eğitimi"ne tabi tutmak) isteyen Teğmen Mehmet Tümer, pimini çektiği bir el bombasını "mandalı tutarsan yaşarsın, bırakırsan ölürsün" diyerek er İbrahim Öztürk'ün eline tutuşturdu. Erin, bu hareketin kendisini öldüreceğini söylemesine rağmen arkasını dönüp gitti. Asker dakikalarca mevzilerde dolandı, yardım istedi, fakat kimse kendisine bir pim veremedi. Sonunda takati tükenen er, mandalı tutmayı daha fazla sürdüremedi ve bomba elinde patladı. Hayatını kaybetti. Muhtemelen ona yardım etmeye çalışan üç er daha öldü. Aynı günlerde 27 Mayıs'ta Hakkâri Çukurca'da altı erin ölümüne sebep olan mayının aslında PKK değil, TSK tarafından yerleştirilen bir mayın olduğu iki generalin kendi aralarında yaptığı bir telefon konuşmasının kayıtlarının medyaya sızmasıyla ortaya çıktı.

HEPİMİZ BİLİYORUZ; OLAYIN ÜSTÜ ÖRTÜLECEKTİ...

İki olayda on canın kaybedilmesi, bütün toplumu sarstı. Ancak, bu olaylardaki felaket, sadece masum erlerin hayatlarından olması değil. Başka acı, vahim taraflar var. İlkinde, teğmeni bu davranışa iten güdüler ve TSK'nın olayı yansıtma biçimi çok korkunçtur. Anlaşılıyor ki; olayın yaşanmasının ardından hem sivil otoritelere, hem ailelere hem de medyaya yalan söylendi. Olayın sıradan bir kaza olduğu izlenimi yaratıldı. Teğmen hakkında ciddi bir işlem yapılmadı. Erlerden birinin cenazesine TSK adına katılan bir üsteğmen, konuşmasında sanki dört genç PKK ile savaşırken ölmüş gibi terörden, ülkenin bölünmez bütünlüğünden dem vurdu. Ailelerin, gerçeğin bilgisi ortaya çıkınca verdiği ilk tepkiler de militarizmin halk katındaki yansımalarıydı. Babalar "büyüklerimiz ne yaparsa doğru yapar, her şeyin en iyisini onlar bilir", "devlet-ordu hata yapmaz, yalan söylemez" havasındaydılar. Günler geçip olayın korkunç ayrıntıları açığa çıkınca acı yüreklerini daha fazla dağlamaya başladı ve "hesap verilsin" çağrısı yapmaya başladılar. Sorumluların cezalandırılması talebiyle seslerini yükselttiler. Hepimiz şahit olduk; vicdanı kanayan bazı kimseler olayı medyaya yansıtmasaydı ve Taraf Gazetesi haberi cesaretle yayınlamasaydı, büyük bir ihtimalle olayın üstü örtülecekti. Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un Zafer Haftası kutlamaları esnasında konuyla ilgili sorular yönelten gazetecilere tepkisi de çok yakışıksızdı ve insan hayatına değer vermeyen bir zihniyeti yansıtmaktaydı. Mayın olayıyla ilgili olarak generaller arasında geçen konuşma da erlerin hayatına değer vermeyişin üst rütbeli subaylar arasında belki de yaygın bir tavır olduğu kuşkusunu uyandırmaktaydı. Generaller, üzüntü belirteceklerine ve daha dikkatli olmaya birbirlerini teşvik edeceklerine, "mühim değil, olur böyle ufak tefek hatalar" tonunda konuşmaktaydı. Yani altı genç insanın hayatını kendi ordularının hatası yüzünden kaybetmesi onlar için ufak tefek bir hadiseydi. Yine o generallerden biriyle bir yarbay arasında gerçekleşen bir konuşmada da yarbay, olayı topluma mayınları PKK'nın döşemiş olduğunu ifade eden genel ifadelerle dolu bir açıklama yaparak geçiştirdiklerini belirtmekteydi. Bu, kamunun, medyanın ve ailelerin nasıl yanıltıldığının açık bir itirafıydı.

DENETİME AÇIK OLMAK VE HESAP VEREBİLİRLİK

İnsan hayatına saygısızlığın Türkiye'de sadece askeriyede mevcut bir hastalık olduğunu iddia edemeyiz. Sivil hayatta da bunun çok örnekleri var. Trafikte, hastanelerde ve başka yerlerde "pisi pisine" insanlar ölüyor, öldürülüyor. Ama askeriyenin özel bir durumu var. Askeriye, kendisinin ülkenin en iyi kurumu olduğu yolundaki bir propagandayı sivil destek de alarak etkili şekilde sürdürüyor. Kendisinin genel ve özel olarak sorgulanmasını neredeyse imkânsızlaştıran bir düzenlemeyi özenle koruyor. Siviller hata yaptığı zaman bir ölçüde hesap sorulabiliyor ama askeriye sivil otoritelerden farklı olarak hiçbir zaman hatalarını kabul etmiyor ve hep üstte kalmayı başarıyor. Askerî hataları dile getirmeye ve sorgulamaya kalkanların, derhal asker düşmanı olmak ve askeriyeyi yıpratmak istemekle suçlamak yoluyla, önü kesiliyor.

Bu iki elim olay göstermiştir ki; her kamu kurumu gibi askeriye de halkın denetimine açık ve ona hesap vermeye hazır olmalıdır. On genç hayatın kaybı sıradan soruşturmalarla geçiştirilemez. Ortada hatadan çok suç vardır; bu suçların hesabı sorulmalıdır. Failler mutlaka adalet önünde hesap vermeli ve cezalandırılmalıdır. Kamu vicdanı ancak bu yapılırsa rahatlayabilir. İnsan hayatına verilen değer ancak bu yapılırsa yükseltilebilir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT