1. YAZARLAR

  2. Metin Heper

  3. Asker-Sivil İlişkileri: Dün ve Bugün
Metin Heper

Metin Heper

Yazarın Tüm Yazıları >

Asker-Sivil İlişkileri: Dün ve Bugün

A+A-

Gerçeklikleri hakkında değişik düzeylerde karineler bulunduğu anlaşılan Ergenekon ve benzeri olgular, ordunun siyasal hayatımızdaki rolünü ülkenin gündeminde her zamankinden daha canlı tutmaktadır. Bu çerçevede, sivil vesayet-askeri vesayet tartışma konusu olmakta, askerin her zaman siyasal hayatımız üzerinde etkin olmak istemiş olduğu ve bu tutumunu devam ettirmek eğiliminde olduğu varsayılmakta ve Ergenekon ve benzer projelerin bu nedenle ortaya çıkmış olduğu düşünülmektedir. Bu yazıda, asker-sivil ilişkilerinin geçmişi ve bugününe açıklık getirilmeye çalışılmakta ve bu çabanın yukarıda sayılan konuların daha doğru biçimde irdelenmesine katkıda bulunacağı noktasından hareket edilmektedir.

Osmanlı’da 18. yy’ın sonu ile 19. yy’ın başlarında girişilen Batılılaşma hareketi, orduda yapılan reformlar ile başlatılmıştır. Sözkonusu reformlar, 19. yy’ın sonunda açılan çeşitli askeri okullarda verilen modern eğitim ile devam etmiştir. Bu süreç içinde, asker çağdaşlaşmanın önce ‘nesne’si sonra da ‘özne’si olmuştur; sözkonusu eğitimden geçen Mustafa Kemal (Atatürk) ve İsmet (İnönü), Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucularının en ön safında yer almışlar ve çağdaş Türkiye’yi şekillendirmeye başlamışlardır.

Ya siyaset ya üniforma

Atatürk, İttihat ve Terakki döneminde ordunun günlük siyasetin dışında kalmasının gereği üzerinde durmuş, Cumhuriyetin ilanından sonra, hem ordudaki görevlerine devam eden hem de TBMM üyesi olan yüksek rütbeli subayların iki uğraştan birini tercih etmelerini istemiştir. Atatürk, her ne kadar orduyu, yapılan reformların nihai güvencesi olarak görmüşse de İnönü ile birlikte ülkeyi  sivil kimlikleri ile yönetmişlerdir.

Burada ayrıca altı çizilmek gerekir ki, Atatürk için değişik sosyal sınıfların ve zümrelerin değil, milletin genel eğilimi önemli olmuştur. Atatürk, seçkinlerin sözkonusu eğilimi keşfetmelerini ve o doğrultuda hareket etmelerini istemiştir. Bu noktadan hareketle hayatta en hakiki yol göstericinin bilim olduğu sonucuna varmıştır.

Son sözü siviller söyler

Bu gelişmelerin sonucu olarak ordu, temelde son sözün sivillere ait olduğu ilkesini kabul etmiştir. Bazı ülkelerde olduğu gibi, ordu ne bazı sosyal grupların ne de kendi kurumsal çıkarını kollayarak siyasal hayata müdahale etmemiştir. Askeri müdahaleler, 1) ‘ülke yararı’ gözetilerek, 2) ordu tarafından başka hiçbir çare kalmadığı düşünüldüğü zaman ve 3) yönetimin doğrudan ele alındığı durumlarda kısa süreli olarak gerçekleştiririlmiştir. Bazı subaylar kalıcı bir askeri yönetim kurmak istedileri zaman, müdahaleyi birlikte yaptıkları diğer subaylar ve ordu bir bütün olarak onlara bu olanağı sağlamamış ve çizgi dışına çıkan o subayları safdışı bırakmıştır (1960 mudahalesi). Bu konuda bazı subaylar tarafından sorumsuz davranılması ihtimalini ortadan kaldırmak için, giderek müdahaleler ordunun üst komutası tarafından gerçekleştirilmiştir (1971 ve sonraki müdahaleler). Daha da sonra, müdahaleler sivil kurumlar ve toplum da harekete geçirilmeye çalışılarak yapılmış ve ordu yönetimi ele almamıştır (1997 müdahalesi).

Ordu kendini sorguluyor

Bu süreç içinde ordu giderek, siyasete müdahalesini sorgulamaya başlamıştır. 1980 müdahalesinden önce ordunun üst kademesi defalarca toplantı yapmış ve siyasete müdahale edilip edilmemesi gerektiğini müzakere etmiştir. Akabinde de müdahaleyi yapan beş kişilik komuta kademesine dahil bir üst subay, “Müdahale yapılmalı mıydı, yapılmamalı mıydı” sorusunu sormuş ve müdahalelerin Türkiye’nin dış dünyadaki itibarını sarstığını, ordu içinde liyakate dayanan terfi mekanizmasını olumsuz etkilediğini ve harp okullarından mezun olan her teğmenin ileride müdahale yanlısı olması ihtimaline yol açabileceğini belirtmiştir. 2002’de Genelkurmay Başkanı olan Sayın Orgeneral Hilmi Özkök ise 2003’te bu sorgulamayı kapalı kapılar arkasında değil, millete seslenerek yapmıştır: Bir kere yapılan askeri müdahalelerin amaçlarına ulaşamadıklarını, örneğin siyasetten menedilen siyaset insanların bir süre sonra aktif siyasal hayata dönebildiklerini belirtmiştir. Bu nedenle, artık siyasi müdahalelerin ülkenin sorunlarını çare olarak düşünülmemesi gerektiğini ve halkın sağduyusuna daha fazla güvenilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Geçmişte yapılanları tekrarlamaktan vazgeçilmesi gerektiğine işaret eden Özkök, TSK’nın yeni bir vizyona sahip olması gerektiğini ve bu nedenle dogmatik düşünceden uzak olan ve akılcılığa ve bilime önem veren Atatürkçülüğün yeniden yorumlanması zorunluluğu ile karşı karşıya olduğumuzu ileri sürmüştür.

Orgenaral Özkök’e göre, ancak o takdirde Atatürkçülük’ün gelecek kuşaklar için yol gösterici bir ışık olması mümkündü. Bu düşüncelere sahip Orgeneral Özkök’ün askerin siyasete müdahale etmesi taraftarı olması mümkün değildi. Anlaşıldığı kadarı ile de kendisi sadece müdahale taraftarı olmamakla kalmamış, teşebbüs edilebilecek bir müdahaleyi önlemeye hazır olduğunu belli etmiştir. 2006’da Genelkurmay Başkanlığının devralan Orgeneral Yaşar Büyükanıt,Özkök’ün çizgisinden sapmış mıdır? Sayın Cumhurbaşkanımız Gül’ün cumhurbaşkanlığı gündeme geldiğinde Genelkurmay’ın web sitesine konan konu ile ilgili olumsuz görüş dolayısıyla böyle bir intiba uyanmıştır. Ancak daha sonra Büyükanıt, çeşitli defalar seçim sonuçlarına saygı gösterilmesi çizgisinde ifadelerde bulunmuştur.

2008 yılında Genelkurmay Başkanı olan Sayın Orgeneral İlker Başbuğ da bu konuda son derece titiz davranmıştır. Örneğin, irtica tehlikesinden bahsedip hükümete karşı bir tavır almamıştır. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile haftalık görüşmeler yapmaya başlamış, gerektiğinde Bakanlar Kurulu’na güvenlik konularında brifing vermiş, kendisinden başka komutanların demeç vermemelerini rica etmiş ve hemen her zaman kendi konuşmalarını da güvenlik yahut ordunun milletin gözündeki itibarı ile ilgili konulara hasretmiştir.

Başbuğ’un yaklaşımı dengeleyici

Sözkonusu konuşmalarında, Orgeneral Başbuğ ülkenin belli tehditler altında olmadığının ve ordunun haksız bir şekilde eleştirilmemesi ve orduya olumsuz bir tavır alınmaması üzerinde durmuş ve milletin gözünde ordunun prestijini korumaya çalışmıştır ve çalışmaktadır. Atatürk geleneği çizgisinde, Başbuğ’un da komutasında ordu son irdelemede kendisini “içinden çıktığı” millete karşı sorumlu hissetmekte ve milletin ve giderek ülkenin menfaatini herşeyin üzerinde tutmakta ve milletin de bu hususu böyle değerlendirdiğini görmek istemektedir. Orgeneral Başbuğ, sık sık gündeme getirdiği gibi, orduya karşı “asimetrik” (eşit güçler arasında olmayan) mücadeleden özellikle bu nedenle rahatsızdır. Bazı konuşmalarında muhtemelen bu nedenle, sert ifadeler kullandığı sonucuna varılabilir.

Orgeneral Başbuğ’un asker-sivil ilişkilerinde son sözün sivillerde olduğu düşüncesinin arkasında yatan sebep, sivillerin asker üzerindeki denetimini, bu konu ile ilgili genel literatürdeki değinilen, ‘sübjektif kontrol’e değil, ‘objektif kontrol’e bağlamasıdır. Sübjektif kontrol, sivillerin aldıkları bazı tedbirler ile, (örğ. bazı kanun maddeleri) askeri kontrol altında tutmaya çalışmalarıdır. Objektif kontrol ise, ordunun, profesyonel, yani kendi görevini iyi ifa eden bir ordu olması ve sadece kendi görevlerine odaklanması, siyasete karışmanın kendi profesyonel yapısını zedeleyeceğini düşünmesi ve siyasetin dışında kalmaya çalışmasıdır. Başbuğ da, bir taraftan orduyu siyasetin dışında tutmaya çalışmakta, diğer taraftan da hükümetin güvenlik ile konularda ordunun görüşünü aldıktan ve o görüşlere gerekli değeri verdikten sonra polikasını belirlemesinı istemektedir.

Köhneleşmiş zihniyetle mücadele

Asker-sivil ilişkileri ile ilgili genel literatürde, daha 1960’da sivillerin asker üzerinde kontrolünün ordunun profesyoneleşmesinin yanında askerin kendisinin sivillerin son söz sahibi olduğunu kabul etmesine bağlı olduğu sonucuna varılmıştır. Özellikle Orgeneral Özkök döneminden beri Türkiye’de de ordu bu görüşü benimsemiş görünmektedir. Türkiye’de ordu, kendilerini çok iyi yetiştirmiş bir subay kadrosuna sahiptir. Bu kadro, özellikle komuta kademesini oluşturan subaylar, geçmişi iyi tahlil etmekte, bugün nasıl hareket edilmesi gerektiğini o tahlile dayandırmaktadır. Özellikle komuta kademesinin bu şekilde düşünmesi önemlidir, çünkü hiyerarşi ilkesi TSK’nın önemli bir niteliğidir.

Ordunun bu sonuca varması olağandır, çünkü ordunun komuta kademesi değişime açıktır. Genelkurmay Başkanlarının konuşmalarında bu tür bir dünya görüşünün açık izlerine rastlanmaktadır. Orgeneral Özkök, örneğin, “TSK’nın ... niteliksel olarak kendini sürekli yenilemesi” ve “daha çağdaş bir yapıya kavuşmasından” (24.08.05), “farklı düşünme yeteneği olan insanları bulabilmek”ten (03.10.05), “gelişmelere ...uyum sağlamak”tan (16.03.06),  “farklı görüş ve önerilerin ortaya konulma”sının öneminden (24.03.06), kendisini “izleyecek olan bütün komutanların görevi kendisinden daha iyi yapacaklarından” (28.08.08) söz etmiştir. Büyükanıt, “Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” (31.05.07),  “yaşam boyu öğrenme”nin önemini (02.10.06), “TSK’nın tenkitlere her zaman açık olduğu”nu (02.10.06) belirtmiştir. Başbuğ, “uygarlık yolunda kararlı ilerleyiş”in ehemmiyetinin (10.11.08) ve her türlü “köhnemiş zihniyet”ten uzak durulması gereğinin altını çizmiştir. Ergenekon ve ötesini düşündüğümüzde, TSK’nın burada özetlenen geleneğini hatırda tutarsak daha doğru irdelemeler yapacağımızı düşünüyorum. Özellikle, TSK içindeki istisnai olarak bazen ortaya çıkabilecek gruplar ile bir bütün olarak orduyu ve özellikle ordunun komuta kademesini, birbirlerine karıştırmak hatasına düşmeyeceğimiz fikrindeyim.

STAR

YAZIYA YORUM KAT