1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. “Asimilasyon ilk önce Karadeniz’de başlatıldı”
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

“Asimilasyon ilk önce Karadeniz’de başlatıldı”

A+A-

(Kokhoba (www.kolkhoba.org) sitesi, Lazlar’ın kurduğu, başta Laz dili ve kültürü olmak üzere Kafkas dilleri ve kültürlerinin yaşaması ve yaşatılması gayretinde olan bir yayın organı. Geçtiğimiz günlerde Kürt sorunu, Laz ve Kafkas dillerinin yaşatılması çabası ve yerleşim birimlerinin gerçek isimlerini haritadan silen asimilasyon politikaları ile ilgili olarak benimle bir söyleşi yaptılar.

Söyleşi Türkçe olarak, yani aşağıda okuyacağınız şekliyle gerçekleştirildi; ancak Kolkhoba, yayın politikası gereği söyleşiyi Türkçe orijinal haliyle değil, bunu Lazca’ya çevirtip Lazca olarak yayınlıyor.

Böylesine uzun bir sohbet yazısını Lazca okuyup anlayabilecek insanların sayısı, takdir edersiniz ki çok sınırlıdır. Söyleşinin Türkçe orijinal halini sitemizde paylaşmak için Kolkhoba editörlerinden izin aldım ve onlar da, bundan kendilerinin de memnuniyet duyacaklarını ifade ettiler.

Söyleşinin faydalara vesile olmasını Râbbim’den niyaz ederek kardeşlerimle paylaşmak istiyorum. – İ. S.)

ibrahim-sediyani.jpg

- “Adını Arayan Coğrafya” kitabında sadece Kürtçe köy isimleri ile yetinilmediğini, Karadeniz’deki Lazca, Rumca ve Gürcüce köy isimlerinin ve hatta Türkiye’deki Çerkezce köy isimlerinin de oldukça kapsamlı bir şekilde yer aldığını görüyoruz. Bu kapsayıcı davranışınızdan dolayı Kafkas halkları ve Lazca isimler adına teşekkür ediyoruz. Sizi sırf Kürt köyleriyle yetinmeyip, binlerce Laz, Gürcü ve Çerkes köylerini de araştırıp kitapta yer vermeye iten sebepler nelerdi?

Bismillâhirrahmânirrâhîm.

Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin yerleşim biriminin adı zorla değiştirilmiştir. Başka bir ifadeyle ülkemizdeki köylerin takriben yüzde 35’inin adları değiştirilmiştir. Bunlar yerleşik halkın rızası olmadan, tamamen asimilasyon amaçlı yürürlüğe konan bir politikanın sonucudur.

Peki sadece Kürtçe olan yer adları mı silinmiştir haritadan? Hayır. Bütün Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkezce isimler silinmiş, hepsinin yerine uydurma Türkçe isimler verilmiştir. Bu politika yoğun olarak Kürt nüfûsun yaşadığı Doğu ve Güneydoğu ile Laz ve Gürcü nüfûsun yaşadığı Karadeniz bölgelerinde uygulanmıştır.

Bu zûlme karşı çıkmak, köylerin ve şehirlerin gerçek isimlerini geri istemek için, illâ da belli bir kavme veya dünya görüşüne mensub olmak gerekmiyor.

İnsan olmak yeterlidir.

Bugün bu konu ne zaman gündeme gelse, herkesin aklına hemen Kürt köyleri gelmektedir. Bunda eleştirilecek bir durum yok; çünkü bunun kavgasını bugüne dek en çok ve hatta bir bakıma sadece Kürtler verdiler. Fakat yanlış olan şu ki, insanların aklına sadece Kürt köyleri gelmektedir.

Daha birkaç yıl önce Türkiye’nin batısındaki insanların belki de böyle bir olaydan haberleri yoktu. Şimdi herkes biliyor ama, galiba büyük bir kısmı hâlâ bunun sadece Kürt köyleriyle sınırlı bir olay olduğunu sanıyor.  İtiraf edeyim ki, böyle bir çalışma yapmaya başlamadan önce, yani henüz lise öğrencisiyken ben de böyle sanıyordum.

Bakın ben size ilginç birşey anlatacağım. Sadece sıradan insanların değil, bu konuyla direkt ilgili olanların da bilmediği, pek kimsenin bilmediği birşey söyleyeceğim.

Asimilasyon politikaları sonucu Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkezce olan bütün yer isimleri haritadan siliniyor, hepsine uyduruk Türkçe isimler veriliyor, değil mi?

Peki bu ırkçı rejim önce Doğu vilayetlerine yönelip bütün Kürtçe, Ermenîce ve Arapça isimleri ortadan kaldırıyor da, daha sonra “Temizlemişken bari hepsini temizleyeyim” deyip mi diğer bölgelere yöneliyor?

Hayır, böyle değil. Fakat herkes böyle biliyor, bu şekilde olmuş sanıyor.

Halbuki vakıâ, bunun tam tersi.

Asimilasyon, ilk olarak Karadeniz’de başlatılıyor. Önce Karadeniz’deki Rumca, Lazca, Gürcüce isimleri ortadan kaldırıyorlar.

Daha Kürt köylerine hiç dokunmamışlar bile. Önce Lazistan’a ait ne varsa yok ediyorlar, haritadan siliyorlar. Lazistan’ın işini bitirdikten sonra Kürdistan’a yöneliyorlar.

Bakın, yerleşim birimlerinin isimlerinin “Türkçeleştirilmesi” ilk olarak 10 Aralık 1920 tarihinde gündeme geliyor ve 1922 yılında ilk adım olarak birçok ilçe, köy, kasaba, dağ, köy isimleri Türkçeleştiriliyor. 1925 Şeyh Sâîd Ayaklanması’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu’da yapılan isim değişikliklerinin ardından, 1934 - 36 yılları arasında 834 köye Türkçe isimler veriliyor. 1938 Seyyîd Rıza Ayaklanması’yla birlikte isim değiştirme genelgelerle, valilik kararlarıyla devam ediyor. Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Lazca, Gürcüce, Çerkezce isimler genelgelerle ya da yerel yönetimler veya valilik tasarrufu ile değiştiriliyor. 1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın 8589 sayılı genelgesi ile ad değiştirme işlemi resmîleşiyor ve tek elden yapılmaya başlanıyor. 1957 yılı ise adeta bir dönüm noktası oluyor. Bu tarihte, “Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu” oluşturularak sistematik bir asimilasyon politikası hayata geçiriliyor.

Yani, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı 3. büyük suçu ve ülkemizin alnındaki en büyük utanç olan bu asimilasyon politikası, 10 Aralık 1920 tarihinde gündeme geliyor. Cumhuriyet’in ilânından üç yıl önce; ama onu kuracak olan aynı İttihat – Terakkici kafatasçılar tarafından. Uygulama ise 1922 tarihinde başlatılıyor.

1922’de başlatılıyor bu “isim değiştirme” operasyonu. Peki nerede başlatılıyor? Diyarbakır’da mı, Elâzığ’da mı, Bingöl’de mi? Hayır.

Nerede? Artvin’de.... Livane şehrimizde yani. Kolheti Lazika’nın kalbinde.

Asimilasyon politikalarından ilk nasibini alan, köylerinin isimleri zorla ilk değiştirilen vilayetimiz, Artvin ilimizdir.

Kürtçe isimler değil bunlar, Arapça isimler değil, Ermenîce değil, Rumca değil, Çerkezce değil, Hititçe değil, Uygurca değil, Sanskritçe değil, Beyaz Rusça değil, Zuluca değil, Japonca değil, Çince değil.

Ne peki? Lazca ve Gürcüce isimler hepsi de.

Hatta ondan da önce, yani 1922’den de daha önce; bakın, daha ilginç birşey anlatayım size: 1915 yılında, tarihe dikkat edin, 1922’den 7 yıl önce, 1915 yılında Enver Paşa’nın, şu Alman Nazi hayranı ve ülkemizin ismini bile “Enverland” yapan Enver Paşa’nın da girişimiyle Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı), yer adlarının değiştirilmesiyle ilgili bir bildiri yayınlıyor. Bildirinin sağ üst köşesindeki tarih; 14 Teşrîn-i Ewwel 1331. Yani 27 Ekim 1915.

Düşünün, daha “yer isimlerini değiştirmek” ile ilgili bir girişim yok, böyle bir proje de yok. Bu emirname, özel olarak bir vilayetimiz için çıkartılıyor.

Hangi vilayet bu? Trabzon.

Hangi isimler için? Özel olarak Rumca isimler için; ama aynı şekilde Lazca ve Gürcüce isimleri de kapsayacak şekilde.

Emirnamede şöyle deniyor: “Ermenîce, Rumca, Bulgarca, hatta Türk olmayan Müslüman kavimlere ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir gibi bütün adlar Türkçeleştirilecektir.”

Dahiliye Nezareti’nde kaleme alınan bu emirname, 24 Teşrîn-i Sanî 1331 (7 Aralık 1915) tarihinde Trabzon Vilayeti Mektub-i Kalemî (Trabzon Valiliği Yazıişleri Müdürlüğü)’ne gönderiliyor. Trabzon Valiliği’nin 20 Haziran 1916’da kaleme aldığı 63 sayılı cevabî yazı da Vilayet Encümeni tarafından onaylanarak 3 Temmuz 1916 günü İçişleri Bakanlığı’na gönderiliyor.

Bütün bunlar, daha asimilasyon politikasının hayata geçirilmediği, bununla ilgili bir taslak veya projenin de olmadığı bir zamanda oluyor.

Olayı özetlersek: Yer isimlerini değiştirmek gibi bir fikri, ırkçı kadroların aklına getiren, Trabzon’daki Rumca ve Lazca yer isimleri... Tarih, 1915 – 16.

Asimilasyon politikasının “devlet politikası” olarak karara bağlanması, 10 Aralık 1920.

Politikanın ilk uygulanmaya başlatıldığı yer, Artvin... Tarih, 1922.

Bütün buraya kadar hâlâ Osmanlı ülkesindeyiz. Daha ortada Cumhuriyet falan yok.

Asimilasyon poltikasının Kürdistan’a yönelmesi ise Cumhuriyet’ten sonra... Tarih, 1925.

Diyarbekir’in Diyarbakır yapılması bile tâââ 1937’dedir. Dersim’in Tunceli yapılması 25 Aralık 1935’tedir. Norşîn’in Güroymak olması ne zaman, biliyor musunuz? 1987. Bir sene sonra da ilçe yapılıyor zaten.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Norşîn” demesini alıp da işi taaa Konstantinopolis’e, 1453’e kadar götüren Devlet Bahçeli zırvalıyor; bundan daha 24 sene önce oranın resmî ismi de “Norşîn” idi yani, anlayacağınız.

Şimdi; bütün bu tarihî gerçekler ve yaşanmışlıklar ortadayken, “Adını Arayan Coğrafya” kitabının Lazca ve Gürcüce yer isimlerini ele almaması, kitabın Lazistan’ı kapsamaması nasıl düşünülebilir?

Elbette sadece Kürdistan’daki Kürtçe yer isimleriyle de yetinebilirdim, yine de kimsenin makul bir itirazı olmazdı buna, fakat o zaman kitabın adını “Adını Arayan Coğrafya” değil, “Sadece Kendi Derdinin Peşine Düşen Coğrafya” koymamız gerekirdi.

Niye böyle koymamız gerekirdi? Niye olacak; Trabzon’da 390 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Gümüşhane’de 343 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Kastamonu’da 295 tane köyün isimi haritadan silinmiş, Tokat’ta 245 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Samsun’da 185 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Bolu’da 182 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Giresun’da 167 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Zonguldak’ta 156 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Ordu’da 134 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Sakarya’da 117 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Rize’de 105 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Çorum’da 103 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Artvin’de 101 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Amasya’da 99 tane köyün ismi haritadan silinmiş, Yozgat’ta 90 tane köyün ismi haritadan silinmiş, ve sen, güyâ “Adını Arayan Coğrafya” yazıyorsun, sen, kitabında bu köylerden iki tanesini bile yazmayacaksın! Olur mu böyle şey?...

Nerde kaldı bilimsellik, objektiflik? Hadi bunlardan vazgeçtim; nerde görülmüştür böyle bir hak mücadelesi?

Şimdi Allâh aşkına, bütün bu anlattığım tarihsel süreci bir tarafa bırakalım. Varsayalım ki, böyle olmadı, devlet önce tüm gücüyle Kürt köylerine yöneldi, onbinlerce Kürtçe ismi haritadan sildi, sonra da fırsatını bulmuşken birkaç bin tane de Lazca, Gürcüce veya Çerkezce ismi yok etti. Diyelim ki böyle oldu.

Bu neyi değiştirir? Bu durumda bile benim bu haklı mücadelemi, bu hak talebimi sadece Kürtçe isimler için mi yapmam gerekir?

İnsan bir şey yapmaya karar vermeden önce, “Ben bu işi niçin yapıyorum?” diye kendi kendine sorması gerekir, değil mi?

Bizler Müslüman’ız, değil mi? Bir dînimiz, bir kitabımız, bir de örnek peygamberimiz var. Ve sahip olduğumuz Müslüman kimliğimizin bize yüklediği sorumluluklar vardır.

Başta İslam olmak üzere, yeryüzündeki tüm dînler, İslam, Hristiyanlık, Musewîlik, Budizm, Hinduizm, hepsinin de insanlardan ortak bir talebi vardır: Adil olmak...

Adaleti ayakta tutmanın da en temel prensibi şudur: Faile bakarak değil, fiile bakarak tarafını seçmek!

Fiile değil faile bakarak tavır belirlemek ulusçuların, millîyetçilerin, kavmiyetçilerin, faşistlerin, şovenistlerin, ırkçıların kitabında yazar; dîndar insanların kitabında değil.

Eğer Allâh’tan gereği gibi korkup sakınan, hayatınızı Qûr’ân-ı Kerîm’e ve Resûl-i Ekrem’in sünnetine göre tanzim etme gayretindeki biriyseniz, adaleti ayakta tutarsınız; faile değil fiile bakarak tavır belirlersiniz. Ortada bir zûlüm varsa, o zûlmü kim kime yapmış, buna hiç bakmadan, zalimin ve mazlumun, yani failin kimliğine hiç bakmadan, sadece fiile odaklanarak, yani sadece yapılan zûlme odaklanarak bu zûlme karşı çıkar, mazlumun yanında taraf alırsınız. Fakat eğer ulusçunun, millîyetçinin, kavmiyetçinin tekiyseniz, faşistin, şovenistin, ırkçının tekiyseniz, fiile değil faile bakarak tavır belirlersiniz.

Yani diyelim ki, eğer Türk’seniz, Türkler Kürtler’e zûlmettiği zaman sesinizi bile çıkarmaz, üstüne bir de içinizden “Oh oldu” dersiniz; fakat öte yandan, bırakın Kürtler’in Türkler’e zûlmetmesini, Kürtler bu zûlme itiraz etmeye bile kalksa hemen karşılarına dikilirsiniz. Kendilerine zûlmeden zalim güçten önce sizi bulurlar karşılarında. Doğu Türkistan için, Batı Trakya için, Bulgar Türkleri için, Almanya’daki göçmen Türkler için “anadilde eğitim” istersiniz, fakat kendiniz 20 milyon insanın konuştuğu Kürtçe’yi yasaklar, Lazca’yı yasaklar, Kürtler “anadilde eğitim” dediğinde bölücülükle suçlarsınız. Avrupa’ya gittiğinizde ırkçılığın ne kadar kötü birşey olduğunu anlatır, farklılıkların zenginlik olduğunu söylersiniz, fakat memlekete döndüğünüzde ırkçılıkta Emewîler’e de, Naziler’e de, siyonist İsrail’e de râhmet okutursunuz.

Aynı şekilde, diyelim ki Kürt’seniz, Türkler Kürtler’e zûlmettiğinde ortalığı velveleye verirsiniz, burjuva faşizminden demokratik ulusal bilmem neye kadar bütün terminolojinizi konuşturursunuz, fakat aynı zûlmü Kürtler yaptığı zaman gık’ınız çıkmaz! Türk devletini cinayet işlemekle, farklı renklere karşı tahammülsüz olmakla suçlarsınız, fakat kendiniz güçlü olduğunuz illerde bırakın farklı renkleri, aynı rengin farklı tonlarına bile hayat hakkı tanımaz, gözünüzü bile kırpmadan masum insanların kanına girersiniz. Türk medyasının “tek sesli” olduğunu söyler, hiç özeleştiri yapmadıklarından yakınırsınız, fakat kendi medyanızda “özeleştiri kültürü” diye bir kültürün bile olmadığını görmezden gelirsiniz.

Diyelim ki ortada bir cinayet var ve siz buna karşı çıktınız. Peki, ne adına karşı çıkıyorsunuz bu cinayete? Bu cinayeti niçin lâ’netliyorsunuz? Eğer adil bir insansanız, “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir” ilâhî öğretisine uygun davranıyorsanız, cinayeti kim kime karşı işlemiş olursa olsun karşı çıkarsınız. Çünkü siz faile değil fiile bakarak tavır alıyorsunuz. Fakat siz eğer Türk’seniz ve Türk Kürt’ü öldürdüğü zaman sesinizi çıkarmıyor, sadece Kürt Türk’ü öldürdüğü zaman lâ’netliyorsanız, ya da tersi, eğer Kürt’seniz ve Kürt Türk’ü öldürdüğü zaman sesinizi çıkarmıyor, sadece Türk Kürt’ü öldürdüğü zaman lâ’netliyorsunuz, siz fiile değil faile bakarak tavır belirliyorsunuz demektir.

Yani siz cinayetin kötü bir şey olduğuna inandığınız için buna karşı çıkmadınız, siz aslında cinayete karşı falan değilsiniz! Sizin tek üzüntünüz, ırkınızdan bir ferdin daha eksilmesidir, başka da birşey değil!

Eğer hırsızlık kötü bir şeyse, sadece biri benim evimi soyduğu zaman değil, benim öz oğlum bile hırsızlık yaptığında kötü olmalıdır, değil mi?

Bakın, burada asimilasyon politikasını konuşuyoruz. Köylerimizin ve şehirlerimizin eski gerçek isimlerini geri alabilmek için verdiğimiz bir mücadeleden bahsediyoruz.

Peki ben bunu niçin yapıyorum? Eğer tıpkı cinayete ve hırsızlığa karşı olduğum gibi asimilasyona karşı olduğum için bu mücadeleyi yapıyorsam, o zaman bunun bir anlamı vardır. O zaman da Kürtçe’ymiş, Lazca’ymış, Gürcüce’ymiş, Ermenîce’ymiş, Çerkezce’ymiş, Arapça’ymış, Rumca’ymış ayrımı yapmadan bütün isimlerimizi geri isterim. 20 yıl boyunca hiç sapmadan yaptığım da bu olmuştur, elhâmdulillâh. Alnım kesinlikle aktır bu hususta.

Fakat ben eğer bütün Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkezce isimler değiştirildiği halde ben sadece Kürtçe isimler için bu mücadeleyi yürütseydim, o zaman demin anlattığım gibi, ben fiile değil faile bakarak bu  tavrı belirlemişim demektir. Yani aslında ben asimilasyona karşı değilim, olsaydım Lazca ve Ermenîce isimleri de geri isterdim, fakat ben sadece Kürtçe isimler için bunu istiyorsam, demek ki ortadan kaldırılan isimler sırf benim ırkımın olduğu için karşı çıkıyorum. Demek ki asimilasyonu Kürtler Türkçe isimlere yapmış olsaydı hiçbir itirazım olmayacaktı buna.

Demek ki yaptığım işe değer kazandıran, anlam katan, “ne yaptığım” değil, “niçin yaptığım”dır. “Ne” değil “niçin” sorusuna verilen cevaptır, yapılan işe anlam ve değer kazandıran.

Siz ve ben, birlikte bir yere misafirliğe gidiyoruz. Orda bize içki ikrâm ediyorlar. Fakat ikimiz de alkol kullanmadığımızı söyleyip reddediyoruz içkiyi. Siz içkiyi haram olduğu için reddettiniz, ben ise sağlığıma zararlı olduğu için reddettim.

Şimdi, biz orda aynı şeyi yaptık değil mi? İkimiz de aynı tavrı sergiledik. Fakat gerekçeleri farklı. Yaptığımız iş değil, işte o “gerekçe”dir hareketimize anlam ve değer kazandıran.

Siz Allâh’ın bir emrini yerine getirerek, uzatılan içkiyi haram olduğu için almadınız. Yaptığınız şey anlamlı ve değerlidir. Fakat ben sadece kendimi düşünerek reddettim. Benim öyle ulvî bir kaygım yoktu; ben sadece böbreğimi ciğerimi, dalağımı safra kesemi düşündüm, hepsi bu!

Ya da diyelim ki bir adam bir kadınla tanıştı ve kadın onu zinâya çağırdı. Kadın çok çirkin olduğu için o buna yanaşmadı. Şimdi, kimse kalkıp da ona “Helâl olsun vallâh, ne namuslu adammış!” der mi? Demez. Çünkü o namuslu olduğu için kadını reddetmedi ki. Kadın çok çirkindi, bunun için. Fakat kadın güzel olsaydı ve o namus duygusuyla hareket ederek onu reddetseydi, herkes takdir ederdi o zaman davranışını. Oysa dikkat edin, her iki örnekte de tavrınız aynı tavırdır aslında. Değil mi?

Onun için diyorum ki, Türkçe çirkin bir dil olduğu için değil, asimilasyon çirkin bir iş olduğu için karşıyım ben bu uydurma isimlere. (Zinâ örneği)

Onun için diyorum ki, Kürtçe benim anadilim, böbreğim ciğerim, dalağım safra kesem olduğu için değil, Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkezce, bütün bu diller “Allâh’ın âyetleri” olduğu için bu dillerdeki bütün yer isimlerini geri istiyorum. Aralarında hiçbir ayrım yapmadan; HEPSİNİ! Bu dillerdeki yer isimlerini geri istemekle kalmıyor, bu dillerin önündeki her türlü yasağın kalkmasını, bu dillerin tıpkı Türkçe gibi bu topraklarda özgürce yaşayıp yaşatılmasını talep ediyorum. (İçki örneği)

Onun için diyorum ki, ben asimilasyona karşı olduğum için çalınan, gaspedilen Kürtçe isimleri geri almanın mücadelesini yapıyorum. Eğer Kürtler Türkçe isimleri çalmış olsaydı, benim tavrım yine aynı olurdu. (Hırsızlık örneği)

- Türkiye’de terörün en zirvede olduğu, her gün faili meçhul cinayetlerin işlendiği, köylerin basıldığı veya yakıldığı, bir ilden diğer bir ile yolculuk yapmanın bile hayati tehlike arzettiği olağanüstü bir dönem olan 1992-94 yılları arasında siz Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu’yu ilçe ilçe gezerek bu sıradışı çalışmayı hazırladınız. Böyle bir çalışma yapmak fikri sizde nasıl oluştu? Nasıl oldu da hiç kimsenin aklına gelmeyen, hiç kimsenin konuşup yazmadığı bir konu genç bir öğrencinin aklına geldi ve bohçasını toplayıp yollara düştü?

Türkiye’de asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilmiş yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini araştırmak, bunları bir çalışmada toplamak fikri, bende lise son sınıfta oluştu, daha 17 – 18 yaşlarındayken. İstanbul’daydım o zamanlar. Fikir herhangi bir ilginç olay ya da başıma gelen bir hadise sonucu oluşmuş değil. Benim karakter olarak böyle şeylere zaten oldum olası ilgim vardır. Coğrafya, kültür, dil, isimler ve sözcükler, gizemli ya da üstü örtülmüş şeyler, her zaman için ilgimi çeken konular olmuştur.

Yani öyle rüyâmda ak sakallı bir evliyâ gördüm, evliyâ bana “Dile bizden ne dilersen” dedi, ben de ona “Bir yat, bir ferrari, bir jet – ski, bahçeli tripleks bir villa, The New York Times’ta köşe yazarlığı, AK Parti kabinesinde kültür ve turizm bakanlığı, Beşiktaş’ın 10 yıl üst üste şampiyonluğu, Fener’le Cimbom’un Bank Asya’ya düştüğünü görmek, yarım ekmek arası döner ve bir de yanına soğuk ayran” dedim, o da bana “Oha” dedi, “Git memleketi karış karış gez, köylerin eski isimlerini bir kitapta topla, bu alandaki ilk çalışma senin olsun! Laaa oğlım, daha başka ne istiyorsun; ma Allâh’tan belanı mı?” cevabını verdi, öyle birşey yok!

Ben bu konuya ilgi duymaya başladığımda ve böyle bir çalışma yapmayı kafama koyduğumda, imkânlar şimdiki gibi değildi. İnternet denen bir olay yoktu, bilgisayarın kendisi de yoktu. Dolayısıyla arzu ettiğiniz bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız bulunmuyordu. Bu durumda ya o konuda yazılmış kitapları tarayacaktınız, ya da o konuyla yakından ilgili çevrelerin çıkardıkları gazete ve dergileri takip edecektiniz.

Ancak konuyla ilgili kaleme alınmış hiçbir kitap yoktu ortada. Eğer tamamlayabilirsem ve sonra da yayınlayabilirsem, bu alanda yazılmış ilk kitap benimki olacaktı. Dolayısıyla başvuru kaynağı yönünden hiçbir şansım yoktu. Geriye sadece konuyla ilgili çevrelerin yayınlarını takip etmek kalıyordu ama onlar da böyle bir konuda hiçbir şey yazmıyor, konuyu gündemleştirmiyorlardı. Kürtçe dil yasağı, faili meçhul cinayetler, devlet terörü, köy boşaltmalar, zorunlu göç gibi konular – ki bunların hepsi de muhakkak önemli ve işlenmesi gereken konular – çok yoğun bir şekilde işleniyordu ancak bunları olması gerektiği gibi, takdire şayan bir şekilde işleyen muhalif gazete ve dergiler, nedense yerleşim birimlerimizin eski gerçek isimleriyle ilgili birşey yazmıyorlar, bu konuda herhangi bir araştırma, makale, dosya yayınlamıyorlardı. Sadece devlet teröründen veya Kürt halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyetlerden, inkâr ve imhâ politikalarından bahsettikleri yazılarında binlerce köy isminin değiştirildiği sadece birkaç cümleyle belirtiliyordu, o kadar!

Dolayısıyla, ıssız bir adaya düşen biri gibi, avlanmak için olsun ateş yakmak için olsun, elimde hiçbir alet ve edevat olmadan balık tutmak ve onu pişirmek zorundaydım.

Benim bunun için Diyarbakır’a gidip oraya yerleşmem gerekiyordu. Çünkü orası bölgenin merkeziydi. Fakat o dönemin kaos ortamında, 19 yaşındaki bir öğrenci bunu nasıl yapacak? Tek yolu var: Dicle Üniversitesi öğrencisi olmak.

Siyasî bilincim daha lise birinci sınıfta oluşmaya başladı. Lisedeyken çok okuyordum. Günde üç bazen dört kitap okuyordum. Haftada ortalama 25 kitap. Sabaha kadar kitap okuduğum ve lambayı açık tuttuğum için evde sorun çıkıyordu. Bir el lambası almıştım bu yüzden, gece ışığı kapatıp sabaha kadar el lambasıyla kitap okurdum. Gözlerim bozulmuştu o dönem bu yüzden. Lise öğrencisiyken Ali Şeriatî ve Malcolm X ile tanıştım ve deyim yerindeyse tüm hayatım alt üst oldu.

İslamî düşünce ile tanışınca zaten “yeni insan” olmuştum; içimdeki devrim gerçekleşmişti; fakat bu iki ismi bundan sonra tanımaya başladım. Ali Şeriatî ve Malcolm X ile tanışınca bir kez daha “yeni insan” oldum; yani “devrim içinde devrim”. Bu iki insan, Ali Şeriatî ve Malcolm X, beni âdeta ikinci kez dünyaya getiren, beni yeniden doğuran anne ve babam oldular. Ne için mücadele etmem gerektiğini Ali Şeriatî’den, nasıl mücadele etmem gerektiğini de Malcolm X’ten öğrendim.

Liseyi bitirdikten sonra Sosyoloji okumak istiyordum; bunun en başta gelen sebebi de Ali Şeriatî’nin üzerimde bıraktığı etkiydi. Zaten yukarıda da dediğim gibi, toplum ile ilgili konulara aşırı ilgili biriyim. Fakat üniversite sınavına girerken, 18 tercih mi yapılıyordu 24 mü tam hatırlamıyorum, tercih listesinin en başlarına hep Diyarbakır Dicle Üniversitesi’ni yazmıştım; hem de iki yıllık bölümler. Sosyoloji okumak arzumu iki sene ertelemek istiyordum. Tek düşüncem, Diyarbakır’a yerleşmek ve iki sene bu şehirde yaşamaktı. Benim Dicle Üniversitesi’ne kaydolup Diyarbakır’daki öğrenci yurduna yerleşmemin sebebi, dediğim gibi, kesinlikle üniversite okumak niyetiyle değildi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Sosyoloji” Bölümü’ne de iki yıllık bir gecikmeyle başlamak zorunda kaldım böylece.

Zaten o iki yılda birlikte olduğum arkadaşlar bilirler; derslere doğru dürüst girmezdim; sınavlara bile, “vizeler”e, “finaller”e eğer o zaman diliminde şehirde isem gider girerdim. Zamanımın çoğunu gezerek geçiriyordum. Ben Diyarbakır’da bulunduğum iki yıl zarfında sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabıyla ve bir de Hira Dergisi ile meşguldüm. Derginin mutfağında iki kişiydik; başta Mardin – Kızıltepeli bir kardeşimiz vardı, ben de ona yardım ediyordum. İkimizin de soyadı “İpek” olduğu için bilmeyenler bizi kardeş sanıyordu. Halbuki Mardin nire, Elâziz nire?

 “Yazıişleri” dediysek de, aklınıza öyle orta yaşlı, sakallı ve kravatlı gazeteciler gelmesin. İkimiz de daha “çocuk” denecek yaştayız. O sözünü ettiğim iki yıl, benden bir yaş büyük olan arkadaşım 20 – 22, ben ise 19 – 21.

 “Adını Arayan Coğrafya” kitabı yazmak için çalışma yapmaya başladığımda, samimî konuşmak gerekirse, hedefimde sadece Kürdistan’daki köyler vardı. Yani Laz köyleriymiş, Çerkes köyleriymiş, bunlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Böyle birşeyi hiç bilmiyordum bile. Ben sadece bizim köylerin bu olaya maruz kaldığını sanıyordum. Fakat bir çalışma yapmaya başladığınız zaman, çalıştıkça ufkunuz genişler, çalıştıkça ufkunuz genişler ve ufkunuz genişledikçe de çalışmanızın şablonu da genişler, çerçevesi daha bir büyür, daha bir kapsamlı hale gelir.

Bunu Seyahatname’lerimde de rahatlıkla müşahade edebilirsiniz. Beş yıl önce yazdığım gezi yazıları ile şimdikiler bir değil. Çünkü yaptıkça, yazdıkça şablonu gelişiyor; çalıştıkça insanın aklına başka fikirler geliyor, yeni ufuklar açılıyor ve dolayısıyla çalışmanın şablonu da gelişiyor, farklı renkler ve boyutlar katıyorsunuz. Şimdiki aklım olsaydı, ben yıllar önceki o güzelim Pakistan gezisini, o güzelim Mısır gezisini öyle kısa mı tutardım?  Hele hele tek bölümde anlatıp bitirdiğim için hâlâ dahi içimden isyan ettiğim 2006’daki Pakistan maceram! 25 bölümlük Alpler gezisini al, üstüne de 21 bölümlük Balkan gezisini koy, ikisi birden tırnağı bile etmez Pakistan gezisinin. Pakistan’ın en büyük talihsizliği, kaleme aldığım ilk gezi olması ve Seyahatname’nin bu geziyle başlaması.

 “Adını Arayan Coğrafya” çalışmasını yaparken, bu asimilasyon politikasının yalnızca Kürt köyleriyle veya Kürtçe isimlerle sınırlı olmadığını, ırkçı – şovenist rejimin bu topraklara ait herşeyi ortadan kaldırıp yok ettiğini, bu durumun Türkçe olmayan tüm yer isimleri için geçerli olduğunu, Karadeniz’deki köylerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını öğrendim. Yüz yıla yakındır bir “devlet” tarafından değil, bir “musibet” tarafından yönetildiğimizi, bu ırkçı – şovenist rejimin gerçek anlamda ülkemizin ve halkımızın başına musallat olmuş bir musibet olduğunu kavradım.

Bu gerçeği öğrendikten sonra Karadeniz’e de gitmeye karar verdim. Gidip Karadeniz’i de gezecek, oradaki köylerin de eski isimlerini araştıracaktım. Düşüncemi Diyarbakır’daki arkadaşlarıma açıp istişare ettim. “İbrahim sen kafayı mı yedin? Ordan sağ göndermezler seni. Burda hiç olmazsa halk bilinçli. Devletin haberi olmadıktan sonra ne yaparsan yap! Fakat orda öyle değil” sözlerine aldırış etmeden Trabzon’a otobüs biletimi aldım ve yola koyuldum. Arkadaşlar beni uğurlarken şaka yapmaktan da geri kalmıyorlardı: “İbrahim hiç olmazsa Şeyh Sâîd dosyasının tamamını dergiye teslim edip öyle gitseydin. Sana birşey olursa dizi yazı yarım kalacak”, “Bir tane vesikalık fotoğrafını burda bırak. Derginin kapağına koyup altına ‘Yolunu Sürdüreceğiz Ey Şehîd’ yazacağız”...

Karadeniz’e gittim ve bu iş için Karadeniz’de bir hafta, iki hafta değil, tam bir buçuk ay kaldım. Bu süre zarfında, diyebilirim ki, gitmediğim ilçe kalmadı. Bilhassa Trabzon’un ve Rize’nin ilçelerine ve şirin köylerine de hayran kaldım, bunu da belirteyim bu arada. Cennet gibi topraklarınız var sizin. Ben bu iş için Karadeniz’i karış karış gezerken, o günlerde, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefât etti. O esnada çalışmamın Karadeniz etabını yapıyordum ben.

Kitap uzun bir emek sonucu tamamlandı ancak, yayınlanan kitabın sadece ikinci bölümünden ibaretti, yani “Yurtta Asimilasyon” bölümünden. Kitabın ikinci bölümü olan “Yurtta Asimilasyon”, “Adını Arayan Coğrafya”nın tamamıydı.

Kitabı bitirmiş ama ona henüz bir isim vermemiştim. İstanbul’a gidince, Mardin – Nusaybinli şâir Sabah Kara’yı ziyaret etmek ve çalışmamı kendisine göstermek için Nûbihar Dergisi’ne uğradım. Sabah ağabey çalışmayı çok beğendi; “O’na bir isim koy abi! Bütün isimleri topladım ama kitabın kendi ismi yok!” dedim. Sabah Kara da kitaba “Adını Arayan Coğrafya” ismini koyup kulağına ezanı okudu.

Yıllar sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’dayken, bu kez, bu asimilasyon politikalarının dünyadaki uygulamalarını merak edip araştırdım. Kitabın ilk bölümü olan “Dünyada Asimilasyon” bölümünü Almanya’da kaleme aldım. Fakat bu bölümü gezerek değil, Almanca kaynakları tarayarak, atlasları inceleyerek, tarih ve coğrafya kitaplarını karıştırarak yazdım. Yani ne Endülüs’e gitmişliğim vardır, ne de Grönland’a. Kitabın ilk bölümünü herkes nasıl kitap yazıyorsa öyle yazdım. Memleketi karış karış gezerek yazdığım kitabın sadece ikinci bölümüdür; “Yurtta Asimilasyon” bölümü. Yani ülkemizle ilgili kısmı.

İlginç olan şu ki, kitabın ilk başta ikinci bölümü yazıldı, ondan sonra birinci bölümü. Çünkü kitabın kapsamını salt Türkiye ile sınırlı tutmayıp tüm dünyadaki asimilasyon politikalarını işlemek fikri bende Almanya’dayken oluştu. Hedeflediğim kitabı çoktandır bitirmiştim o zaman.

- Kitabınız hakkında çok şeyler yazılıp çizildi fakat kitabı yazarken yaşadıklarınız şu ana dek kamuoyuyla pek paylaşılamadı. Biz Lazlar olarak en çok şunu merak ediyoruz: O dönemde bu kitap çalışmasını yaparken Karadeniz bölgesini gezdiğinizde, orada nasıl bir karşılık gördünüz?  Karadeniz halkının size ve çalışmanıza bakışı, sizi karşılayışı nasıl oldu? Biz bu hususu özellikle çok merak ediyoruz.

 “Adını Arayan Coğrafya” gezisinin Karadeniz etabı için otobüsle Trabzon’a gittim. Otobüs Dersim’i geçtikten sonra Erzincan’da yemek molası verdi. Orda bir yolcu bindi; yanıma oturdu. Tanıştık ve yolculuk boyunca sohbet ettik. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinden, orta yaşlarda bir ağabeydi. Erzincan’da ağır bir işte çalışıyordu ve iki üç haftada bir, ayda bir memleketine, evine gidip ailesini, çocuklarını görüyordu.

O’na Elâzığlı olduğumu ve Diyarbakır’da okuduğumu, Trabzon’a arkadaşlarımı görmeye gittiğimi, orada Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin öğrenci yurdunda kalacağımı söyledim. Kitap çalışmasından bahsetmedim.

Elâzığ Şehirlerarası Otobüs Terminali’nden hareket eden ve “Turay Turizm” şirketine ait olan otobüsümüz, geceyarısı 02:00 sularında Trabzon Şehirlerarası Otobüs Terminali’ne vardı. İndik otobüsten.

Adam bana, “Şimdi ne yapacaksın? Bu geceyarısı KTÜ yurduna gidemezsin” diye sordu. Ben de terminalde oturup sabaha kadar bekleyeceğimi söyledim. Bunun üzerine adam bana şunları söyledi: “Olmaz. Tehlikeli olabilir bu. Dikkat çekersin. Zaten memleketin hali berbat. Diyarbakır’dan geliyorsun ve burada hiç akraban yok! Niye geldin? Polisler seni gözüne kestirirse şüphelenirler, terörist sanırlar. Başın ağrır. Zaten sorgu için bile olsa emniyete götürseler, suçsuz olsan da dayak atmadan bırakmazlar seni. Normal insanların bile dikkatini çekersin burda böyle. Bak İbrahim, bizim Karadeniz insanı iyidir hoştur sıcakkanlıdır ama, bazı konularda böyle tahammülsüzdür işte.”

Adam “Ben de sabaha kadar seninle kalacağım burada. Güneş açtıktan sonra seni uğurlarım yurda” dedi. Trabzon’dan Beşikdüzü’ne o vakitlerde bile yarım saatte bir minibüs vardı halbuki. İsteseydi hemen atlar giderdi. Zaten ailesi o gece uyumayıp yolunu bekliyordu adamın.

Kabul etmek istemedim, “Abi senin hanımın ve çocukların bekliyor, gitmelisin” dedim. Bunun üzerine bana fırça attı ve “Yaw sen ne laf anlamaz bir çocuksun? Ben senin büyüğünüm ve seninle kalacağım diyorum. Büyüğe karşı çıkmak adeti Kürtler’de ne zamandır çıkmış da haberimiz olmamış” dedi.

Adam sabaha kadar terminalde benimle bekledi. Beklemekle kalmadı; beni lokantaya götürüp güzelce karnımı da doyurdu. Lokantada, pastanede herşeyi o ısmarlıyordu. Elimi cebime atsam fırça yiyordum.

Sabah olunca beni KTÜ minübüslerine bineceğim yere götürdü; sarılıp öptü ve “Hadi Allâh’a emanet ol yeğenim. Dediğim gibi, Akçaabat’a uğrayıp orda köfte yemeden sakın dönme, tamam mı? Çok meşhurdur Akçaabat’ın köftesi” dedi.

O iyi kalpli adamı hiçbir zaman unutmam mümkün değil. Karadeniz insanının nasıl mert ve dostça bir karaktere sahip olduğunu o insandan öğrendim. Bu düşüncemde şimdiye kadar hiçbir değişiklik de olmadı. Birtakım kendini bilmezler yüzünden tüm bir halkı mâhkum eden ve onlara toptan düşman olan bir bakış açısına sahip değilim. İçlerinden birkaç kişi bana düşmanlık yapıyor diye benim onların sillesine mi düşman olmam gerekiyor? Öyle olsaydı, en başta kendi yöreme düşman olmam gerekirdi.

Karadeniz bölgesini ilçe ilçe dolaştım. “Adını Arayan Coğrafya” çalışmamın Karadeniz günleriyle ilgili o kadar çok ânım, o kadar güzel hatırâlarım var ki, anlatması da bir buçuk ay sürer.

 “Adını Arayan Coğrafya” sürecinde, Karadeniz’den dolayı iki defa büyük şaşkınlık yaşadım:

Birincisi, önceki sorunuza cevap verirken belirttiğim gibi, ben bu çalışmaya başladığımda bu asimilasyon politikasının sadece Kürt köyleriyle sınırlı olduğunu sanıyordum. Sonra Karadeniz’deki yerleşim birimlerinin de aynı uyduruk Türkçe isimlerle “şereflendiklerini” (!) öğrenince büsbütün şaşkına dönmüş, bunun üzerine Karadeniz’e de gitmeye karar vermiştim.

İkincisi, Karadeniz’e korkarak gitmiştim açıkçası. Fakat orada karşılaştığım manzara, beni büsbütün dumura uğrattı. Trabzon’un bütün ilçelerine gittim, Rize’nin bütün ilçelerine gittim, Artvin’in, Giresun’un, Ordu’nun. Ve şunu gördüm: Karadeniz insanı, aynı şekilde köylerini ve ilçelerini hâlâ eski isimleriyle anıyordu ve onların eski isimlerini, Kürtler’in kendi köyleri için istediğinden daha fazla istiyordu.

Millîyetçilik hastalığının fazlaca tesirinde kalmış olan (ki bana göre millîyetçilik bir fikir değil, insan vücûdunun en önemli iki organı olan kalp ve beyin hücrelerini öldüren bir hastalıktır) ve her tür hak talebine “bölücülük” yaftası yapıştıran bu insanlar, konu yerleşim birimlerinin eski isimleri olduğunda herkesten daha fazla “bölücü” idiler.

Onlarca ilçeyi gezdim Karadeniz’de, yüzlerce insanla konuştum. Elâzığlı ve Kürt olduğumu söylüyorum, Diyarbakır’da yaşadığımı söylüyorum, böyle bir kitap yazmak için çalıştığımı söylüyorum; buna rağmen bir tane bile olsun olumsuz bir olayla karşılaşmadım. Aksine, bu konuda bu bölgenin Kürtler’den daha fazla hevesli ve istekli olduğunu hayretler içinde kalarak gözlemledim. Bir tanesi de çıkıp bana, “Kardeşim sen ne yapıyorsun? Bu çalışmayı yapmaktaki gayen ne? Hangi dış güçlerin maşasısın?” (Sahi ben hangi dış güçlerin maşasıyım?!) diye sormadı.

 “Beni sağ komazlar” diye korkarak geldiğim Karadeniz’de, Güneydoğu’dan daha rahat çalışıyordum üstelik. Çünkü hem buranın halkı da istiyor köylerin eski isimlerini, hem de burada terör olayları yok; bir yerden diğer bir yere rahat yolculuk yapıyordum, yolum ne özel timler tarafından kesiliyordu, ne de gerillalar tarafından.

En güzeli de Rize’nin bir ilçesinde yaşadığım olaydı. Minibüsten iner inmez bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlamıştı. Kendimi bir çay ocağına zor attım. Orada sıcak çay ısmarladım; sonra ordaki insanlara bahsettim çalışmadan. Defteri kalemi çıkarıp masanın üstüne koyduğumda hepsi başıma toplandı. Herkes tek tek sıralıyordu köylerin eski isimlerini; beri yandan kimi habire biten çayımı tazeliyor, kimi de havlu almış arkamdan başımı kurutmaya ve beni sıcak tutmaya çalışıyordu. Önümdeki defteri kontrol ediyorlar ve “Olmadı, bu köyü en başa yazacaksın, çünkü benim köyümdür” diyorlardı. Sırılsıklam olmuştum yağmurdan ama öyle eğlenceliydi ki, hissetmiyordum bile.

Yaşadıklarıma, gördüklerime inanamıyordum. Kimse Düzköy demiyordu, herkes Haçka diyordu. Kimse Çaykara demiyordu, herkes Kadahor diyordu. Kimse Köprübaşı demiyordu, herkes Ruzar diyordu. Çayeli ne kardeşim, oranın ismi Mampavri. Güneysu ne kardeşim, oranın ismi Potamya. Kim demiş burası Perşembe diye, ağzına acı biber sürerim, burası Vona oğlum, Vona. Kim uydurdu bu Perşembe ismini yaa, biz yüzyıllardır buraya Vona diyoruz. Bak türküsü bile var:

“Akşam oldi yanayi da Vona’nun işiklari,
Akşam oldi yanayi da Vona’nun işiklari,
Öldürüyi adami da kibar konuşuklari,
Öldürüyi adami da kibar konuşuklari.

Oy kemençe kemençe da, nerdeyidun dün gece,
Oy kemençe kemençe da, nerdeyidun dün gece,
Atar kirarum seni de, eğlencesun eğlence,
Atar kirarum seni de, eğlencesun eğlence.

Finduk toplayan kizlar uy, finduk dalda kalmasın,
Finduk toplayan kizlar uy, finduk dalda kalmasın,
Gel seni bir öpeyim da bende hakkın kalmasın,
Gel seni bir öpeyim da bende hakkın kalmasın.

Oy bağlamam bağlamam da zerdali dali misun,
Oy bağlamam bağlamam da zerdali dali misun,
Garip garip çalarsun da benden sevdali misun,
Garip garip çalarsun da benden sevdali misun.”

Hatırlarsanız, 2009 yılında Cumhurbaşkanı Abdullâh Gül Norşîn’e gitti ve oraya “Norşîn” dedi. MHP lideri Devlet Bahçeli çok sert tepki gösterdi ve Gül’e “Bizans tekfuru” diyerek hakaret etti. Hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın memleketi olan Rize’nin Güneysu (Potamya) ilçesinden hareketle Erdoğan’a da “Potamyalı Erdoğan” dedi. Ardından Erdoğan memleketi Güneysu’ya gitti ve orada halk tarafından “Potamya seninle gurur duyuyor” tezahüratlarıyla karşılandı. Bu olay tüm Türkiye’yi şaşkınlığa uğrattı, çünkü Karadeniz’de böyle bir çıkış, hiç kimsenin düşünemeyeceği bir olaydı.

 “Potamya seninle gurur duyuyor” tezahüratlarına tüm Türkiye şaşırdı ama bir tek ben şaşırmamıştım. Çünkü Karadeniz insanının bu konuda ne kadar hevesli olduğunu yakinen biliyordum. O insanlarla az mı oturup köylerin eski isimlerini deftere yazdık!

- Kitap çalışmanızı yaparken o iki yıllık gezilerinizde yaşadıklarınızı roman veya anı olarak kaleme almak gibi bir düşünceniz oldu mu hiç? Sizin seyyah ve gezi yazarı olduğunuzu ve lakabınızın da “Çağdaş Evliya Çelebi” olduğunu düşününce ister istemez akla geliyor böyle bir soru. O yılların hatıralarını yazmayı hiç düşünmediniz mi?

Yazdım bile. Yazmaz olur muyum?

Bakın, iki yıl boyunca Doğu, Karadeniz ve İç Anadolu’yu karış karış gezmekten bahsediyoruz. Tıpkı eski zaman seyyâhlar gibi, Evliya Çelebi gibi. Bir insan, hele ki benim gibi bir insan, böyle bir şey yapar da bu maceradan sadece bir tane coğrafya kitabı çıkarır mı?

Bu gezileri yaparken, hem köy ve ilçelerin eski isimlerini toplayıp “Adını Arayan Coğrafya” kitabını hazırlıyordum, hem de o iki yıllık bütün geziyi “roman” şeklinde kaleme alıyordum. Günümüzde kaleme aldığım gezi yazıları gibi ama onlardan biraz daha farklı. O gezilerimi roman olarak kaleme alıyordum.

Gezi romanımda bu köy isimlerini de ayrıca kullanıyordum. Yani sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabında değil, seyahatnamede de kullandığım için ikinci bir yere yeniden yazıyordum bu isimleri.

Ancak 7 bin 526 köyden ibaret değildi. Toplam 10 bin 500 civarında köye ulaşıp biraraya toplamıştım. İsmi değiştirilen köylerin toplam sayısı zaten 12 bin 211. Yani sadece 1700 kadar köy eksikti ve onlar da zaten batıdaki, Ege ve Marmara’daki eski Rumca isimlerdi. Kitabımda Doğu’daki ve Karadeniz’deki köylerin tamamına yakınının olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Pek çoğunu ikinci kez başka yere yazmıştım; malum, herşeyi elle yazıyorduk. Geziyi aynı zamanda gezi -  roman şeklinde de kaleme alıyordum ve eski isimleri bu çalışmamda da kullanıyordum. Fakat bir sel baskını oldu, kitap yok oldu. Köylerin ancak 7 bin 526 tanesini kurtarabildik. Bu kurtarmayı da, geziyi yaparken sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabını yazmakla yetinmeyip, aynı zamanda gezi izlenimlerimi de kaleme almış olmama borçluyum. Bu ikinci çalışmayı kendimle birlikte Almanya’ya götürdüğüm için bende sağlam duruyordu.

Alemlerin Râbbi olan Allâh’a binlerce şükürler olsun ki, ben o gezileri de kaleme almışım. Eğer gezi yazısı yazmasaydım ve sadece o coğrafya kitabıyla yetinmiş olsaydım, bugün “Adını Arayan Coğrafya” diye bir kitap olmayacaktı.

Daha sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’ya yerleştiğimde henüz 23 yaşındaydım ve o yaşa kadar kaç tane kitap yazmıştım, biliyor musunuz? Çoğu bitmiş ve yayına hazır 20 tane kitap! İnanması biraz güç ama gerçek. Ve bunların, diyebilirim ki dörtte üçünü de son iki yılımda yazmıştım.

Hayatımın en verimli dönemidir, Diyarbakır’da geçirdiğim iki yıl. Bunda orada birlikte olduğum insanların ekseri üretken ve aydın insanlar olmasının çok büyük payı vardı. Sahip olduğum az bir güzellik varsa da, bunları Diyarbakır kazandırdı bana. Orada edindiğim terbiye her zaman için yolumu aydınlatan bir cevher oldu.

 “İki günü bir olan ziyandadır” hâdis-i şerîfini ilke edinmeyi Diyarbakır’da öğrendim, orada birlikte olduğum insanlardan öğrendim. Boş durmanın, boş oturmanın bir Müslüman’a asla yakışmayacağını, Müslüman bir insanın sürekli birşeyler için çabalaması, sürekli birşeyler üretmesi gerektiğini oradaki arkadaşlarımdan öğrendim. Allâh rızasını kazanmanın yolunun halkı dışlamak, halkı tekfir etmek, halkı aşağılamaktan değil, halka hizmet etmekten, halka hizmetçi olmaktan geçtiğini öğrendim orada. Peygamber Efendimiz’in “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” hâdisini öğretti bana Diyarbakır’da birlikte olduğum insanlar.

Dediğim gibi, hayatımın en verimli dönemi oldu, Diyarbakır’da geçirdiğim iki yıl. “Adını Arayan Coğrafya” kitabını o dönemde yazdım; sözünü ettiğim 952 sayfalık romanı o dönemde yazdım; tarihte ve dünyada kullanılan tüm alfabe ve yazı çeşitlerinin araştırılıp öğretildiği kitabı o dönemde yazdım; Tevhîd’in esasları ile ilgili 3 tane kitabı o dönemde yazdım; “Şeyh Sâîd Qıyâmı” araştırma dosyasını o dönemde yazdım, ki ilk olarak 7 bölümlük bir dizi halinde Hira Dergisi’nde yayınlandı, yıllar sonra da 3 bölüm halinde Haksöz sitesinde yeniden yayınlandı; Kızılderili soykırımının 500. yıldönümü (1492 – 1992) olması vesilesiyle 1992’de Kızılderililer ile ilgili kitabı o dönemde yazdım; 4 tane edebiyat eserini o dönemde yazdım; anadili Türkçe olanlara Kürtçe öğreten Kürtçe Dil Dersleri kitabını o dönemde yazdım; Afrika’nın sömürgeleştirilmesi sürecini ve Üçüncü Dünya’daki özgürlük mücadelelerini konu alan “Siyâh Devrim” kitabını o dönemde yazdım; bana ait olan ve “gözbebeklerim, kuzularım” gözüyle baktığım o şiirlerin nerdeyse yüzde yetmişini o dönemde yazdım, hep o döneme ait şiirlerdir onlar. Bütün bu anlattığım çalışmalar, sadece o iki yıl içinde ortaya konmuş çalışmalar. Bunlarla yetinmeyip, bir de “Günlük” tutuyordum üstelik, Diyarbakır’da yaşadığım yıllarda. Her gece, o gün yaşadıklarımı üstüne duygularımı da katarak kaleme alıyordum. Hatta yurtta birlikte kaldığım arkadaşlarım dalga geçerlerdi benimle bu yüzden; çünkü “Günlük” tutmak, daha çok kızların yaptığı bir işti. Erkek adam “Günlük” tutar mı hiç?

Kitaplarım içinde sadece bir tanesini, o bahsettiğim gezi romanımı kendimle Almanya’ya götürmüştüm. Galiba en önemli eserim olduğu için. Kalın ciltli, tam 952 sayfalık bir roman. “Adını Arayan Coğrafya” kitabını ise İstanbul’daki sevgili ağabeyim Burhan Kavuncu’ya teslim etmiştim. Diğer tüm kitaplarım ise memlekette, evimizde kaldı.

28 Şubat sürecinde Müslümanlar üzerindeki baskılar artınca, yazar Burhan Kavuncu ağabey “Emanettir, birşey olmasın” diye düşünerek kitabı Ağrı – Doğubeyazıtlı bir arkadaşına teslim ediyor; “Bu kitabı al sen sakla evinde. Belli olmaz, bizi rahat bırakmazlar, her an gelip evi arayabilirler, birşey olmasın, emanettir” diyerek.

Sonra dediğim gibi, bir sel baskını oluyor. Kitap yok oluyor, içindeki 10 bin 500 köy ismiyle birlikte. Köylerin ancak 7 bin 526 tanesini kurtarabildim. Bu kurtarmayı da, geziyi yaparken sadece “Adını Arayan Coğrafya” kitabını yazmakla yetinmeyip, aynı zamanda gezi izlenimlerimi de kaleme almış olmama borçluyum. Bu ikinci çalışmayı kendimle birlikte Almanya’ya götürdüğüm için bende sağlam duruyordu. Eğer o gezi yazılarını yazmamış olsaydım, “Adını Arayan Coğrafya” için yollarda harcadığım iki yılın tamamı, o bütün emekler ve çabalar boşa gidecekti.

Romana gelince... Türkiye’nin son yarım yüzyıllık geçmişinin hiç tartışmasız en karanlık dönemi olan 1992 – 94 döneminin canlı şahidi olan bir üniversite öğrencisi tarafından tüm çıplaklığıyla anlatıldığı bir romandır bu. Yayınlandığında, “Adını Arayan Coğrafya” kitabından bile daha fazla konuşulacaktır. Diyarbakır’da yaşananlar, köy isimlerine ulaşmak için Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerini ilçe ilçe gezerken yaşadıklarım, başıma gelenler, gittiğim yerlerdeki halkın beni karşılayışı, misafir edişi, çalışmamda bana nasıl yardım ettikleri, konuya nasıl yaklaştıkları, özel timler tarafından yolumuzun kesilip aranmalarımız ve yol kenarında sorgulanmalarımız, PKK gerillaları tarafından yolumuzun kesilip aranmalarımız ve yol kenarında sorgulanmalarımız, faili meçhul cinayetler, yakılan köyler, Dicle Üniversitesi’ndeki öğrenci olayları, bütün bu kaos ortamında yayınlanan aylık bir derginin hangi şartlarda çıktığı, hangi zorlukları yaşadığı, derginin mutfağında neler yaşandığı, bunların hepsi “Denize Kıyısı Olmayan Ada” isimli bu romanımda.

952 sayfalık bu romanın tamamı elle yazılmış. Mâlum, o dönemler bilgisayar nerde? Daktilomuz bile yok. Bu romandan, o dönemdeki tüm arkadaşlarımın haberi var ama açık olarak ilk sizinle paylaşıyorum bu bilgiyi.

Bu arada, hayat gerçekten ilginç rastlantı ve sürprizlerle doludur. “Adını Arayan Coğrafya”yı yıllar önce İstanbul’daki bir sel baskınında yitirmiştik. Sonra kitap yıllar sonra “Özedönüş Yayınevi” tarafından, İstanbul’da bir sel baskınının olduğu ve 32 insanımızı kaybettiğimiz 9 Eylül 2009 günü yayınlandı. Bir sel baskını ile yok olan kitap, bir sel baskını ile geri geldi.

Ayrıca kitabın yayınlandığı tarih de ilginç: 09.09.09.

- 2011 yılına girerken siz de “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişim başlattınız ve Ufkumuz.com sitesinin ev sahipliği yaptığı bir imza kampanyası başlattınız. Bunun için bir de “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) kurdunuz. Kampanya nasıl gidiyor? Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

2011 benim için hakikaten çok hareketli ve bereketli bir yıl oldu.

2011’in ilk yarısında, sadece ilk 6 ayında, yeni bir web sitesi, yeni bir televizyon kanalı ve yeni bir günlük ulusal gazete girdi hayatıma.

Yine bunun gibi, 2010’da başlatmış olduğum “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” çalışmasını 2011’de devam ettirirken, bir yandan da “Masa-yı Esma Sohbetleri” adlı yeni bir çalışma başlattım.

Ayrıca hayâl bile edemeyeceğim güzel şeyler yaşadım, 2011’de. Edebiyat çalışmalarım okullarda öğrencilere ders olarak anlatıldı. Avrupalı filozoflar kitaplarında gezilerimden ve şiirlerimden bahsettiler. Balkanlar seyahatnamesi sayesinde Balkan ülkelerinde hatırı sayılır bir okuyucu kitlem oluştu. Fakat bütün bu saydıklarımdan daha önemlisi ise, Haksöz’deki Balkanlar gezi dizisi ve Ufkumuz’daki Masa-yı Esma sohbet dizisi, bu iki dizi vesilesiyle dünyanın farklı uçlarından pekçok yeni dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim oldu. Gönülden gönüle yeni köprüler kurdum; dünyanın en güzel köprüleri olduğuna inandığım.

Yılın daha ikinci gününde, 2 Ocak 2011 günü “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişimin temelini attık, imza kampanyası başlattık ve Allâh-û Teâlâ hepsinden razı olsun, onlarca dernek ve STK’nın desteğini aldık. Özellikle İslamî kimlikli dernek ve STK’lar kampanyaya muazzam bir destek verdiler. İmza metninin altındaki dernek isimlerine bakarsanız, Türkiye’deki neredeyse tüm Müslüman camiâların tam kadro isimlerini görürsünüz. Bu, her fırsatta Müslümanlar’ın kafasına vurmayı adet haline getirmiş olanlara, her ağızlarını açtıklarında hesap sorar gibi “İslamî kesimler ne yaptılar?” diyenlere çok anlamlı ve didaktik bir mesajdır; anlayana tabiî ki.

“Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” kampanyası, salt yerleşim birimlerinin Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Süryanîce, Lazca, Gürcüce, Rumca, Çerkezce gerçek isimlerini geri alabilmek için başlatılan ve yürütülen, her türlü siyasî düşünceden ve ideolojik çizgiden tamamen azade bir girişim olduğu halde, bu özelliğini de hiçbir “mahalle baskısı” gibi korku ve kaygılar taşımadan defaatle deklare ettiği halde, bakın böyle olduğu halde, Van’daki MAZLUMDER’den tutun Diyarbakır’daki ÖZGÜRDER’e varıncaya, Hakkari’deki Diyanet Sendikası’ndan tutun Tokat’taki TOKAD’a varıncaya, Karakoçan’daki HAKDER’den tutun Sakarya’daki SABED’e varıncaya, Ankara’daki Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası’ndan tutun Kocaeli’deki ZEYNEPDER’e varıncaya kadar, doğu, kuzey, batı, ülkemizdeki tüm İslamî kuruluşların tam kadro halinde, bu onurlu ve izzetli çağrıya, “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak olduklarını, bu çağrıyı hep birlikte, bir ağızdan haykırdıklarını görürsünüz.

Bu derneklerle aynı metne imza atıp bu onurlu ve izzetli talepler için, yerleşim birimlerimizin Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Süryanîce, Lazca, Gürcüce, Rumca, Çerkezce gerçek isimlerini geri alabilmek için elele tutuşan, omuz omuza, gönül gönüle veren, başta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Turizm Dairesi Başkanlığı olmak üzere, Siirt’teki İHD’dan tutun Bağgöze’deki BAĞÇEVDER’e varıncaya, Diyarbakır’daki ÇOCUKDER’den tutun Van’daki Kardelenler Kadın Derneği’ne varıncaya dek, bütün bu dernekler ve destekleyici olup da isimlerini sayamadığım diğer bütün derneklerimiz, bu ülkenin, bu toplumun yüzakı oldular. Bu derneklerimiz öyle onurlu bir iş yaptılar ki, bu davranışlarını mazlum halkımız asla unutmaycaktır. Tarih bu isimleri tek tek kaydedecektir.

Girişim başarıya ulaşır mı? Sonuç alır mı? Bunu bilemeyiz. Biz “zafer”den değil, “sefer”den sorumluyuz.

Varsın menzile varmayalım, gittiğimiz yol doğru olsun da...

Biz yarın ruz-i mahşerde Allâh’ın huzuruna çıktığımızda, bize ne tür başarılar elde ettiğimiz değil, ne tür çalışmalar ortaya koyduğumuz sorulacaktır.

 “Ne kazandın?” sorusunun değil, “Ne yaptın?” sorusunun hesabını vereceğiz âhirette.

Bir eylemdeki en büyük zafer, atılan ilk adımdır zaten. Eylemin sonunda gelecek hiçbir zafer, hiçbir başarı, o ilk adımı atmakta gösterdiğiniz cesaret kadar kıymetli değildir.

- Yerleşim birimlerinin gerçek isimlerini geri almak için başlattığınız “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı girişimde özellikle dikkat çeken bir nokta var. Bu girişimin öncüsü ve aynı zamanda sözcüsü olarak siz, siyasi ve ideolojik bir dil kullanmaktan özellikle kaçınıyorsunuz. Bu herkesin dikkatini hemen çeken bir durum ve dolayısıyla kafalarda merak da uyandırıyor. Bunun sebebi nedir gerçekten? Siyasi ve ideolojik bir dil kullanmaktan neden özellikle kaçınıyorsunuz?

Çünkü siyasî ve ideolojik dil, “çözüm” değil “sorun” üretiyor yalnızca. Hele ki Kürt sorunu konusunda.

Bu ülkede ne tür sorunlar olduğu, ne tür sorunlar yaşandığı bellidir. Sorunlar belli olduğu gibi çözüm yolları da bellidir.

12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim değiştirilmiş, zorla haritadan silinmiş. Bunları geri istiyoruz. Sorun, isimlerin çalınmış olması; çözüm, çalınan isimlerin tekrar iade edilmesi. Bu kadar basit!

Ne siyasîsi, ne ideolojisi? Bunun ideolojisi mi olur?

Ne yazık ki bu ülkede ne zaman hak ve özgürlükler konusunda bir adım atılmaya çalışılsa, ne zaman Kürt sorunu ile ilgili birşeyler yapılmaya çalışılsa, hemen siyasî ve ideolojik dil devreye giriyor. Bu ise sorunu çözmek bir yana, bilakis kendisi sorun üretiyor.

Kürt sorunu ideolojik bakış açısıyla çözülmez. Sorun da esasında rejimin bugüne dek bölgeye ve Kürt halkına hep ideolojik bir kafayla yaklaşmış olmasından kaynaklanmıyor mu zaten?

Sorunun çözümüne yönelik ideolojik yaklaşımlar ve kaynağını siyasî mefkurelerden, dünya görüşlerinden alan çözüm önerileri sunmak gibi tuhaf davranışlardan kaçınılmalıdır. Kürt sorunu ve ülkenin diğer tüm sorunları çözüm bekliyor; fakat muhatap olacak kesimler ne yapıyor? Kimi “İslamî çözüm” diyor, kimi “sosyalist çözüm” diyor, kimi de başka bir siyasî kafayla konuşuyor. Sanırsınız ki yeni bir kurtuluş savaşı verildi, şimdi yeni bir ülke kurulacak, o ülkeye ideoloji aranıyor; ülke hazır ama hangi rejimle yönetileceği daha belli olmamış. Sorun zaten rejimin 90 yıldır bölgeye ideolojik bir kafayla yaklaşmasından kaynaklanmıyor mu? Orda yeni bir devlet kurulmuyor; ülkemizin bir bölgesinde bir sorun var ve o sorunun çözülmesi gerekiyor.

Binlerce köy ismi değiştirilmiş, insanların anadilleri yasaklanmış. “Bu sorun elbirliğiyle çözülmelidir” diyoruz, “Hangi dünya görüşüne, ideolojiye mensup olursan ol, neye inanırsan inan, bu ülkenin insanıysan, bu toprakların çocuğuysan sen de bu ülkenin sorunlarının birinci derecede muhatabısın” diyoruz.

Biz şimdi yer isimleri için bir girişim başlattık; size bir sitemde bulunayım, bize küsen, darılan dostlarımız da oldu. Niye? İmza kampanyasının metninde ideolojik söylemler, siyasî ajitasyon ifadeleri yok ya, onun için! Çünkü “nötr” bir dil kullanmışız. Ama adam “İslamcı bir dil” istiyor, öteki “sosyalist bir dil” istiyor, beriki “devrimci bir dil” istiyor. Allâh – başta bana olmak üzere – hepimize akıl fikir versin, ne diyeyim?

Yahu kardeşim, ben şunu anlamıyorum: İsimlerimiz çalınmış, biz de bu isimleri geri istiyoruz. Sorun hırsızlık, çözüm ise çalınan isimlerin iadesi.

Bunun “İslamî çözümü”, “sosyalist çözümü” nasıl olacak Allâh aşkına, bana söyler misin?

Meseleyi bu kadar sulandırmanın alemi ne? Eski isimleri geri istiyoruz. Var mısın yok musun? Onu söyle.

Biz diyoruz ki, Güroymak tekrar Norşîn olsun. Yani şehrin gerçek ismi belli; Norşîn. Şimdi “İslamî çözüm” olduğu zaman ismi “Norşînâbâd” mı olacak? Ya da “sosyalist çözüm” olduğu zaman ismi “Norşîngrad” mı olacak?

Bir haksızlık var ve ona karşı hak mücadelesi veriyoruz. Bu talebin bizzat kendisi İslamî, bizzat kendisi sosyalist değil mi zaten? İnsanlar hakkını aradığı zaman, adalet talep ettiği zaman İslam’a ya da Sosyalizm’e mi karşı gelmiş oluyorlar? Ben Kürtçe isimleri istediğimde ya da Kürtçe’nin özgürlüğünü istediğimde “kâfir” mi oluyorum yoksa “faşist” mi?

Ben İslamî öğretiye ve Qûr’ânî ilkelere uygun bir hareket yaptığımda zaten “İslamî hareket” olmuyor muyum? Ya da sosyalist öğretiye uygun hareket ettiğimde zaten “sosyalist hareket” olmuyor muyum? Bunun böyle olması için illâ da sizin 30 senedir, 40 senedir papağan gibi tekrarladığınız, bıkmadan, sıkılmadan tekrar edip durduğunuz aynı cümlelerle, aynı kelimelerle mi ifade etmek zorundayım? Bunun böyle olması için illâ da batıdaki Türk ağabeylerimiz hangi sözcüklerle konuşuyorsa ben de o sözcüklerle mi konuşmalıyım?

Bu ülkede bir başörtü yasağı sorunu mu var? Çözümü bellidir: Başörtüsünü hayatın her alanında serbest bırakmak... Başka çözüm yolu yok!

Başörtünün hayatın her alanında özgür olmasını istiyoruz. Var mısın yok musun? Onu söyle. “İslamî çözüm”müş, “sosyalist çözüm”müş, meseleyi niye sulandırıyorsun? Sana kimse “Gel bize yeni bir rejim kur” dedi mi? Başörtüsü konusunda özgürlükten yana mısın yoksa yasaktan yana mı? Onu söyle sadece; adam gibi söyle ve tarafını seç.

Biz diyoruz ki, başörtü serbest olsun. Yani başörtülü kızların talebi belli; özgürlük. Şimdi “İslamî çözüm” olduğunda başörtü serbest olacak ama kızlar yeşil renkte örtü mü takacak? Ya da “sosyalist çözüm” olduğunda başörtü serbest olacak ama kızlar kırmızı renkte örtü mü takacak?

Bu ülkede yer isimleri zorbaca gasp mı edilmiş? Çözümü bellidir: Bütün isimleri iade etmek... Başka çözüm yolu yok!

Bu ülkede insanların anadilleri mi yasaklanmış? Çözümü bellidir: Yasağı ortadan kaldırmak... Başka çözüm yolu yok!

Kürtçe’nin hayatın her alanında özgür olmasını istiyoruz. Var mısın yok musun? Onu söyle. “İslamî çözüm”müş, “sosyalist çözüm”müş, meseleyi niye sulandırıyorsun? Sana kimse “Gel bize yeni bir rejim kur” dedi mi? Kürtçe konusunda özgürlükten yana mısın yoksa yasaktan yana mı? Onu söyle sadece; adam gibi söyle ve tarafını seç.

Bunun “İslamî çözümü”, “sosyalist çözümü” nasıl olacak Allâh aşkına, bana söyler misin?

Biz diyoruz ki, Kürtçe serbest olsun. Yani anadilleri Kürtçe olanların talebi belli; özgürlük. Şimdi “İslamî çözüm” olduğunda Kürtçe serbest olacak ama Arap Alfabesi’yle mi yazılacak? Ya da “sosyalist çözüm” olduğunda Kürtçe serbest olacak ama Kiril Alfabesi’yle mi yazılacak?

Bu ülkede çevre sorunu mu var? Göllerimiz mi kuruyor, ormanlarımız mı yanıyor? Çözümü bellidir: Çevreni temiz tutacaksın, ormanları yakmayacaksın, denize çöp atmayacaksın, nehirleri zehirlemeyeceksin. Bu kadar basit!... Başka türlü çözüm yolu nasıl olur anlamıyorum ki!

Bu ne siyasî ajitasyon, bu ne ideolojik şartlanmışlıktır böyle Allâh aşkına?

Ben diyorum ki “Dişim ağrıyor, diş ağrısından mahvoldum, uyuyamıyorum. Çabuk buna bir çözüm bulun, dişim çok fena ağrıyor!”, muhatap aldığım insanlar ne cevap veriyor, kimi “İslamî çözüm” diyor, kimi “sosyalist çözüm” diyor. Yaw arkadaşım, dişim ağrıyor dişim! Yapman gereken şey çok basit: Beni hemen bir diş doktoruna götüreceksin! Fakat bunlar böyle yapmıyor ki. Kimi beni İslam Konferansı Teşkilatı’na gönderiyor, kimi de Sosyalist Enternasyonal Toplantısı’na! Ya benim güzel kardeşim, “Gözlerun Karayemiş” abicim, “Menyatun deresinde yakalandum çiseye / Nazar boncuği olsam giyduğun elbiseye”, dişim ağrıyor dişim! İslam Konferansı ne çözüm bulabilir buna, Sosyalist Enternasyonal ne çözüm bulabilir? Dişim ağrıyorsa beni alıp dişçiye götüreceksin, bu kadar basit!

Herşeye illâ da ideolojik bir şablon giydirmenin mantığı nedir Allâh aşkına? Örneğin trafik kuralları bellidir: Şehir içinde araç kullanırken saatte 50 km hızdan fazla sürat yapamazsın. Neden? Çünkü yerleşim yeridir, yayalar var. Okul olan yerlerde bu hız sınırı 30 km’ye düşer. Neden? Çünkü çocuklar var yolda, okula gidip geliyorlar. Şimdi, bir ülkeye Şeriât da gelse, Komünizm de gelse, Demokrasi de gelse, Krallık da gelse, bu kurallar değişir mi? Değişmez.

Bir çağrı yapılıyor, “Köylerimizin isimlerini çaldılar, gelin isimleri geri isteyelim, Güroymak tekrar Norşîn olsun, Dicle tekrar Piran olsun, Alacakaya tekrar Gûleman olsun”; İslamcı dostlarımız hemen kucağında Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin kitaplarıyla koşup geliyorlar, “İslamî çözüüüm, İslamî çözüüüm”; sosyalist dostlarımız da hemen kucağında Marx’ın, Engels’in kitaplarıyla koşup geliyorlar, “sosyalist çözüüüm, sosyalist çözüüüm”...

Bir çağrı yapılıyor, “İnsanların anadillerini yasaklamak bir insanlık suçudur, gelin bu yasağa karşı çıkalım, Kürtçe ve Lazca özgürce yaşasın ve yaşatılsın”; İslamcı dostlarımız hemen kucağında Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin kitaplarıyla koşup geliyorlar, “İslamî çözüüüm, İslamî çözüüüm”; sosyalist dostlarımız da hemen kucağında Marx’ın, Engels’in kitaplarıyla koşup geliyorlar, “sosyalist çözüüüm, sosyalist çözüüüm”...

Bir çağrı yapılıyor, “Binlerce yıllık bir kültür mirası olan Hasankeyf’i ortadan kaldırmak istiyorlar, gelin barajlara karşı çıkalım, bu projeyi durduralım, Hasankeyf yok olmasın”; İslamcı dostlarımız hemen kucağında Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin kitaplarıyla koşup geliyorlar, “İslamî çözüüüm, İslamî çözüüüm”; sosyalist dostlarımız da hemen kucağında Marx’ın, Engels’in kitaplarıyla koşup geliyorlar, “sosyalist çözüüüm, sosyalist çözüüüm”...

Yaw kardeşim, bu konuların Seyyîd Qutb’la, Mewdudî’yle, Marx’la, Engels’le ne alakası var Allâh aşkına?

Dişim ağrıyor dişim!...

Sana kimse “Gel burada yeni bir rejim kur” dedi mi? Seni buraya devlet kurmak için mi çağırdık? Seni adam yerine koyup çağırdık, özgürlükten yana mısın yoksa yasaktan mı; sen de adam gibi bunu söyle ve tarafını seç.

Sen böyle yapmıyorsun ki! Sen İslamî kitaplarda yazılan şeyleri, sosyalist kitaplarda yazılan şeyleri okuyorsun bana. Senin önerdiğin çözümü hayata geçirmek için, önce bir devrim yapmak lazım.

Türkiye Cumhuriyeti devletinde yaşıyoruz. “İslamî çözüm”ü, “sosyalist çözüm”ü nasıl gerçekleştireceksin? TC bir İslam Cumhuriyeti mi, TC bir Sosyalist Halk Cumhuriyeti mi?

Öyle olmadığına göre bana niye ideolojik çözümler dayatıyorsun? Şimdi oturup senin devrim yapmanı mı bekleyelim yani? Bunu mu söylüyorsun? Evet evet; aslında sen tam olarak bunu söylüyorsun!!! Sen, sen Türkiye’nin batısından Diyarbakır’a gelip de Kürt sorunu hakkında konuşan İslamcı Türk araştırmacı – yazar, sosyalist Türk araştırmacı – yazar, sen kütüphanendeki kitaplarda yazılanları bana okumakla aslında tam olarak bunu söylüyorsun. “Oturun oturduğunuz yerde ve bizim devrim yapmamızı bekleyin; biz devrim yaptıktan sonra sorunlarınızı çözeceğiz” diyorsun sen bana.

Biz senin kitaplarında yazılan devlette yaşamıyoruz. Biz şu anda Türkiye Cumhuriyeti devletinde yaşıyoruz, anlıyor musun beni? Ne yani, oturup senin devrim yapmanı mı bekleyelim biz şimdi?

Yer isimlerinin değiştirilmesi yüzünden milyonlarca insan mağdur olmuş. Başörtü yasağı yüzünden milyonlarca insan mağdur olmuş. Kürtçe yasağı yüzünden milyonlarca insan mağdur olmuş. Şimdi bu kadar mağdur, milyonlarca insan, kılını bile kıpırdatmasın, herkes yerinde otursun ve batıdaki Türk kardeşlerinin devrim yapmasını beklesin, öyle mi? Sen benim Türk kardeşim, sen Diyarbakır’a her gelişinde kucağında kitaplarla gelmekle aslında tam olarak bunu söylüyorsun!

Hayır tuhaf olan ne, biliyor musunuz? İsimlerini verdiğim, İslamcılar’ın ve sosyalistlerin Kürt sorununun çözümü için bize “reçete” diye sunduğu bu insanlar, Seyyîd Qutb, Mewdudî, Marx, Lenin, dördünün de ortak bir özelliği var: Dördü de hayatı boyunca Kürdistan’a gelmemiş, hatta ömürlerinde bir tane bile Kürt görmemiş! Ve bizim İslamcılar ile solcular, hayatında hiç Kürdistan’ı görmemiş, ömründe bir tane bile Kürt’le tanışıp sohbet etmemiş olan bu kişilerin kitaplarıyla Kürt sorununu çözmeye çalışıyorlar. Üstelik, bunu da “tek çözüm yolu” diye dayatıyorlar haaa!

Öte yandan, anne baba Kürt kendi Kürt olan, hayatları Kürdistan’da ve Kürtler arasında geçmiş olan Bediuzzaman Sâîd-i Nursî’nin, Ahmed-i Xanî’nin sunduğu reçetelerle dalga geçiyorlar, alaya alıyorlar, küçümsüyorlar.

Güler misin ağlar mısın? Gerçi ben İslamcılar’ı ve solcuları sadece bu yönden eleştiriyorum şimdi ama, hangi bir işi doğru yapıyorlar ki sanki? Deveye sormuşlar, “How are you?”, o da demiş “Fine thanks and you?”...

Burası laik ve ulusal Türkiye Cumhuriyeti devleti... Beğenmiyorsan, gidip devletinle uğraş, halkımızla değil! Gidip devletine ayar vermeye çalış, halkımıza değil! “Tek kurtuluş yolu” olarak gördüğün ideolojini gidip devletine dayat, halkımıza değil! Şeriat devletinde yaşamadığımıza göre “İslamî çözüm” diye dayatmanın mantığı nedir? Komünizm devletinde yaşamadığımıza göre “sosyalist çözüm” diye dayatmanın mantığı nedir?

Sistem dışı çözüm yolu arasan “terörist” oluyorsun, sistem içi çözüm yolu arasan “kâfir” oluyorsun, sivil toplum dernekleri kurup hakkını arasan “işbirlikçi” oluyorsun, kültürel ve sanatsal çalışmalar yapsan “popüler kültür, yozlaşmış, bozulmuş, sekülerleşmiş” oluyorsun, sorunu uluslararası platforma taşısan “dış güçlerin maşası” oluyorsun. Peki bu insanlar ne yapsın, söyler misin? Söyledikleri şey çok açık aslında: “Oturun oturduğunuz yerde ve bizim devrim yapmamızı bekleyin. 200 sene sonra devlet kurduğumuzda sizin de probleminiz bitecek”. Söyledikleri şey tam olarak bu!

Ben de diyorum ki, hayır çözüm üretmiyorlar, sadece sorun üretiyorlar. İdeolojik çevreler, Kürt sorununu ideolojik kafayla çözmeye çalışanlar, sorunun çözümüne katkıda bulunmuyorlar, bilakis kendileri başlıbaşına sorundurlar.

Çünkü yukarıda da dediğim gibi, sorunlar bellidir. Bunların çözüm yolu da bellidir.

Dil yasaksa serbest olacak, başörtü yasaksa serbest olacak, isimler çalınmışsa iade edilecek, çevre kirliliği varsa herkes çevreyi temiz tutacak.

Bu kadar basit!

Bunun Müslümanca’sı, sosyalistçesi nasıl oluyor Allâh aşkına? Belki de ben cahil olduğum için anlamıyorum, nasıl olduğunu bilen varsa anlatsın da ben de öğreneyim, böyle cahil cühela kalmayayım!

Örneğin İslamî çözüm olduğunda Norşîn “Norşînâbâd” mı olacak, sosyalist çözüm olduğunda “Norşîngrad” mı olacak? Norşîn Norşîn’dir kardeşim! İslamî çözüm olduğunda Kürtçe Arap harfleriyle mi yazılacak, sosyalist çözüm olduğunda Kiril harfleriyle mi yazılacak? Türkiye’de hangi alfabenin kullanıldığı belli değil mi? Beğenmiyorsan gidip devletinle uğraş, benim dilimle değil! İslamî çözüm olduğunda Hasankeyf’in ismi “Hasan kardeşimizin keyfi” mi olacak, sosyalist çözüm olduğunda “Hasan yoldaşımızın keyfi” mi olacak?

Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa?...

-  www.kolkhoba.org hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Özellikle anadilde yayın ve anadillerimizi zenginleştirerek gelecek nesillere aktarmak, Kafkas ve Kürt halklarının kardeşliğine yönelik yayın politikası hakkındaki görüşleriniz nelerdir? 

www.kolkhoba.org tek kelimeyle mükemmel bir site. Laz dili ve kültürüne, tüm Kafkas halklarının kültürel gelişimine takdir edilecek bir hizmet sunuyorsunuz. Lazca dil dersleri, masallar, şiirler, atasözleri, halk türküleri, Laz tarihi ve edebiyatı, söyleşi ve biyografiler, hepsi de muazzam ve çok değerli çalışmalar. Sizleri tüm içtenliğimle tebrik ediyorum. Laz dili ve kültürünün yok olmaması için asimilasyon politikalarına karşı verdiğiniz kültürel mücadele Allâh katında çok muteberdir.

Türkiye’deki mevcut şovenist paradigma, sürekli olarak Türk halkı ile Kafkas halkları arasında “ortak tarih”ten, “kader birliği”nden bahsetmekte, bu yönde propaganda yapmaktadır. Alakası yoktur. Fakat ne yazık ki Türkiye’de yaşayan pekçok Çerkes kardeşimiz bu yalanlara kanmış durumdadır. Bunlar hatta Kürt halkının herhangi bir hak talebinde devletten önce Kürtler’in karşısına dikilmektedirler.

Tarihsel gerçekler açısından traji – komik bir durumdur bu.

Bilâkis “ortak tarih” ve “kader birliği”, Kürt halkı ile Çerkes halkları arasında var olan bir bağdır. Kürdistan ile Kafkasya arasında böyle bir bağdan sözedilebilir.

Ve Kürtler ile Çerkesler arasındaki bu “ortak tarih” ve “kader birliği” öyle güçlüdür ki, bunu ne yazık ki Kürt ve Çerkes tarihçilerden başka kimse bilmemektedir.

Kürtler ile Çerkesler arasındaki bu “ortak tarih” ve “kader birliği”, tâ Selahhadîn Eyyûbî’ye kadar gider.

Selahaddîn Eyyûbî, Kafkasya çıkışlı bir Kürt’tür. Botanlı Behdinanlı değil, Kafkasyalı bir Kürt’tür. Ve daha çarpıcı olan, Çerkesler arasında yetişmiş bir Kürt’tür. Savaşçı kişiliğini de büyük ölçüde aralarında büyüdüğü Çerkes halklarından alır.

Kürtler ve Çerkesler, Mısır’ı, Filistin’i ve tüm Ortadoğu’yu yüzlerce yıl birlikte yönettiler. Mısır topraklarında kurulmuş onlarca Kürt devleti ve onlarca Çerkes devleti vardır. Fakat bunları ne yazık ki pek kimse bilmemektedir.

Mısır’ı esaretten kurtarıp âbâd edenler Kürtler’dir. Kürtler bunu büyük çoğunluğu Abaza olan Çerkesler’le birlikte yapmışlardır.

640 yılında âzîz İslâm dîni Mısır’a girdi. Burayı fetheden Amr ibn-i Âs, bugünkü Kahire’nin bulunduğu yerde “Fustat” şehrini kurdu. Fustat, bir “garnizon şehri” olarak kurulmuştu (Zaten isim, Latince’de “askerî kamp” anlamına gelen “fossatum”dan geliyordu). İslâm’ın egemenliğine kadar Mısır’ın adı “siyâh ülke” anlamında “Kemet” iken, Müslümanlar “Misr” (Mısır) adını verdiler.

Abbasîler 751’de “el- Asker” kentini, Ahmed ibn-i Tulun önderliğindeki Tulunoğulları ise 870’te “el- Qataî” kentini kurdular.

Fâtımîler Mısır’ı 969’da fethettiler ve muzaffer ordunun komutanı Cewher, 969 – 972 yılları arasında Fustat’ın kuzeyinde yeni bir kent kurdu. 972’de el- Muizz’in gelişinden sonra bu kente, “muzaffer olanlar, zafer kazananlar, düşmanı kahredenler” anlamında “el- Kahire” (Kahredenler) adı verildi. İşte bu kent, bugünkü Kahire’nin doğuşudur.

Fâtımîler’in merkezi durumuna gelen kentin etrafı surlarla çevrildi ve Bedr’ul- Cemalî döneminde bu surlar genişletilerek günümüze kadar gelen büyük kapılarla donatıldı.

1171 yılında ülkeye egemen olan Kürt komutan Selâhaddîn Eyyûbî liderliğindeki Eyyûbîler, Fâtımîler’i ülkeden kovdular.

İslâm tarihinin en büyük komutanlarından biri olan ve ismi bile Batılılar’ın yüreğine korku veren Selâhaddîn Eyyubî, Kafkasyalı Hezbanî Kürtleri’ndendir ve Ravadîye Kürt aşîretinin Şadî koluna mensubdur. Sonradan, Selçuklu sultanı Mûhâmmed Tapar zamanında Irak’a göç eden bu aşîret, Tikrit şehrine yerleşir. 12. yy başlarında, Selâhaddîn Eyyubî’nin dedesi Şadî ibn-i Mervan başkanlığında Irak’ta Selçuklu emîrlerinden Behruz’un hizmetine girerler. Şadî ibn-i Mervan, İran sarayında yüksek rütbeye, Selçuklu prenslerinin özel öğretmenliğine yükselir ve Bağdad şehrinin valiliğine getirilir. Şadî ibn-i Mervan’ın oğlu Necmeddîn Eyyub ibn-i Şadî ibn-i Mervan el- Kûrdî ise (Selâhaddîn Eyyubî’nin babası) Tikrit’e vali tayin edilir.

Selâhaddîn Eyyubî, babası Necmeddîn Eyyub el- Kûrdî’nin Tikrit valiliği sırasında, 1138 yılında dünyaya gelir. Asıl ismi “Yusuf” olan Selâhaddîn Eyyubî, “Selâhaddîn” adını sonradan alır. İslâm’a yaptığı hizmetler ve İslâm sancağının dalgalanması uğruna yaptığı cihâdlarda ortaya koyduğu üstün askerî başarılardan dolayı, Arapça’da “dînin onuru” anlamına gelen “Salâh’ed- Dîn” ismi kendisine sonradan verilir.

Daha sonra Tikrit’ten ayrılan Eyyubî âîlesi Musul’a yerleşir. Selâhaddîn Eyyubî’nin çocukluğunun en güzel yılları Musul’da geçer.

Eyyubî âîlesi, daha sonra Selçuklu emîri Nureddîn Mahmud Zengî’nin hizmetine girip, Suriye’nin bugünkü başkenti Dîmeşk (Şam) şehrine yerleşirler. Selâhaddîn Eyyubî, Şam’da ilîm tahsîl eder. Cihâd rûhunu da bu şehirde kazanır.

Mısır Fatımî vezîri Şawer ibn-i Mucîr es- Sadî, rakibi olan diğer vezîr Dirğam ibn-i Âmîr el- Lahmî ile aralarındaki anlaşmazlıktan ötürü Selçuklu emîri Nureddîn Zengî’den yardım talebinde bulunur. Selâhaddîn, Mısır’da çok büyük kahramanlıklar gösterir.

Fatımî hâlifesi el- Adid, 13 Eylül 1171’de vefat edince, onun ölümüyle birlikte, 272 yıl süren Fatımî Devleti de tarihe karışmış oluyordu. Selâhaddîn Eyyubî, Mısır’da bir Cum’â günü, Abbasî hâlifesi Mustazî bi Emrillâh adına hutbe okutturdu.

Selâhaddîn Eyyûbî, Mısır’ı ve Kahire’yi âdeta yeniden kurdu. Önceleri iki ayrı kent olan Kahire ve Fustat’ı tek bir sur içine alan ve hisarı yaptıran Selâhaddîn Eyyubî zamanında şehir önemli bir iktisat merkezi durumuna geldi ve batı ile güney yönlerinde gelişti.

Mısır’da Kürtler’e duyulan özel sevgi ve muhâbbetin sebebi ise bu ülkeyi esâretten kurtarıp âbâd edenlerin, Selâhaddîn Eyyûbî ve çocuklarının olmasıdır.

Bugün Kahire’nin her yanında Selâhaddîn Eyyûbî’nin eserlerini ve izlerini görebilirsiniz. İsmi “Şara Selâh’ed- Dîn” (Selâhaddîn Caddesi) olan yolları, ismi “Midan-ı Selâh’ed- Dîn” (Selâhaddîn Meydanı) olan parkları, ismi “Mescîd'ul- Kûrdî” (Kürt Câmiî) olan câmiîleri Kahire’nin değişik değişik yerlerinde görmek mümkündür.

Selâhaddîn Eyyubî, Suriye, Lübnan, Filistin bölgelerini tamamen hâkimiyeti altına aldığı gibi, Mısır, Libya, Sudan’ın kuzeyi ve Yemen’i de devletinin sınırları içine almıştı. Selâhaddîn Eyyubî, her türlü engellemelere rağmen, 1183 yılında kardeşi el- Adid’i görevlendirerek Şam’da oluşacak bir İslâm Birliği Konferansı’na İslâm emîrlerini dâvet eder.

Selâhaddîn Eyyubî sadece dış düşmanlara karşı korkusuzca savaşan bir komutan değildir. Zira Selâhaddîn Eyyubî, bütün hayatı boyunca İslâm dünyasının birliğini ve vâhdeti sağlamak, tüm kavimleri ve halkları İslâm sancağı altında birleştirmek ve Şiî – Sünnî kardeşliğini tesis etmek için uğraşmıştır.

Selâhaddîn Eyyubî, 1193’te vefat etti. Öldüğünde, arkasında İran sınırından Doğu Akdeniz kıyılarına, Kürdistan coğrafyasından Yemen’e kadar uzanan geniş bir imparatorluk bırakmıştı.

Eyyubî İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını Türkiye kamuoyu pek bilmemektedir. Daha doğrusu gerçek yıkılış sebepleri ülkemiz insanından gizlenmektedir.

Eyyubî ordusunun komuta kademesi, Kürtler’den ve Çerkesler’den oluşuyordu. Orduyu yönetenler Kürt ve Çerkes komutanlardı. Bu komutanların emrindeki askerler ise Araplar’dan ve “köle askerler” olan Türk kölemenlerden oluşuyordu.

Arap askerler “İslâm’a hizmet” duygusuyla bu orduda gönüllü olarak askerlik yapıyorlardı. Ama Türk askerlerin konumu böyle değildi. Türkler “kölemen” olarak tabir edilen köle askerlerden oluşuyordu ve orduda “paralı askerlik” yapıyordu. Yani maddî çıkar karşılığında.

İşte Eyyubî Devleti, orduda paralı askerlik yapan bu Türk kölemenler tarafından 1250 yılında yıkıldı. Türk kölemenler, Eyyubî Devleti’ni yıktıkları aynı yıl, hükümdarları Türk olan Memluklu Devleti’ni kurdular. (Selâhaddîn Eyyubî’nin vefatından 57 yıl sonra)

Ordusunun yönetim kademesi Kürtler’den ve Çerkesler’den oluşan Eyyubî Devleti’nin yıkılışından sonra, Kürtler dağılıp parçalandılar; yerine ikinci bir kuruluş ikâme edemediler. Ama Çerkesler kısa süre içinde toparlanmayı başardılar.

Çerkesler, 1257 yılında (Eyyubî Devleti yıkıldıktan 7 sene sonra) Mısır’ın başkenti Kahire’de bir Çerkes Devleti kurdular. O dönem kaynaklarında bu devlet, “Çerkes Sultanlığı” olarak da adlandırılır (1257 – 1517).

Mısır’da sürmüş olan Çerkes Devleti hakkında ne yazık ki Adiğe tarihinde herhangi bir bilgiye rastlanılmıyor. Bu konuda eldeki tek bilgi, Tsağo Nurî tarafından yazılmış bulunan “Müslüman Tarihi” adlı kitâbın sonunda yer alan kısa değinmelerdir.

İngiliz yazar Sir William, 1896’da Londra’da yazdığı “The Mameluke of Slave Dynaste of Egypt” isimli eserinde, Mısır’daki Çerkes sultanlarından uzun uzun söz eder.

Met Çunakıto İzzed Paşa’nın “Kafkasya Tarihi” kitâbını Arapça’ya çeviren ve Kahire’nin en tanıdık simâlarından biri olan Xahustıko Abdulhâmid, bu çevirisinde yer alan kendi ek yazısında şöyle der: “Elbette Mısır’da Çerkes sultanları dönemi, aynı zamanda Çerkes tarihinin de bir parçasıdır. Mutlaka bu dönem gereği gibi ele alınıp ayrıntılı bir biçimde incelenerek Çerkes tarihindeki yerini almalıdır.”

Çerkesler’i ilk olarak Mısır’a getirip yerleştirenler, Türkler’in Çerkesler’e kötülük yapmasından korkan Kürtler’dir.

“El- Mazaret’ul- İslâm’el- Asâr’ul- Arabîyye” adlı kitâbın dördüncü bölümünde, bu konu için şöyle denilir: “Eyyubîler köken olarak Tiflis yakınlarından ve Kafkasya çıkışlı Kürtler olduklarına göre ve üst düzey komutanlarının çok büyük bölümü Abaza kökenli Çerkes kişiler olduğuna göre, Kafkas halklarının Mısır’a gelişinin bu döneme denk gelmesi tesâdüf değildir.”

Ancak Eyyubîler döneminde başlayan Kafkas halklarının Mısır’a gelişi, daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.

Kürtler’in Çerkesler’i getirip Mısır’a yerleştirmelerinin sebebi, Türkler’in Çerkesler’e kötülük yapmalarından, zûlmetmelerinden korkmalarıdır. Bunun için Kürtler, güven içinde yaşasınlar diye Çerkesler’i Mısır’a yerleştirmiş ve zaten fıtraten “savaşçı” bir karaktere sahip olan Çerkesler, Eyyubî Devleti’nde askerî bakımdan oldukça önemli bir yer almışlardır.

Hasan Ali İbrahim’in “Ortaçağ’da Mısır” adlı kitâbının 231’inci sâhifesinde bu konuya değinilmekte, daha önemlisi, tarihçi İbn-i İyas’ın 4 ciltlik “Bedaiğ’uz- Zuhur fî Weqaid’ud- Duhur” adlı eserinde bu konudan geniş biçimde söz edilmektedir.

 (Çerkesler’in “savaşçı” karakteriyle ilgili terminolojik bir dipnot: “Çerkes” sözcüğü iki kelimeden oluşan bileşik bir sözcüktür ve zaten “savaşçı kişi” demektir; “çer” [şer] sözcüğü “savaşçı” demekken, “kes” sözcüğü ise “kişi” anlamına gelir.)

Bugünkü Mısır Arap Cumhuriyeti’nin bayrağında bile Selahaddîn Eyyubî kartalı vardır.

Bugünkü Mısır bayrağı, Pan – Arabizm renkleri olan siyâh, beyaz ve kırmızı renklerinden oluşur. Bu renkler alt alta dizilmişlerdir.

Arap ülkelerinin ezici bir çoğunluğunun bayraklarının bu renkleri taşıması, bütün Arap dünyasını bir çatı altında toplayıp birleştirmeyi hedefleyen Pan – Arap millîyetçiliğinin renkleri olmasından kaynaklanmaktadır.

İslâm tarihindeki Arap – İslâm imparatorluklarını incelediğimizde, her bir devletin, savaşlarda kendilerine sancaklar yapıp cenk ettiklerini ve bu devletlerin sancaklarının da ayrı ayrı renklerde olduklarını görürüz.

Allâh Rasulü (saw)’nün de bir ferdi olduğu Haşimîler kırmızı, Emewîler beyaz, Fatımîler yeşil, Abbasîler ise siyâh sancak taşımışlardır. Pan – Arabizm’in her bir rengi, bu Arap – İslâm topluluklarından birini sembolize eder.

Mısır bayrağını da oluşturan bu renklerden işte kırmızı Haşimîler’i, beyaz Emewîler’i, siyâh ise Abbasîler’i simgelemektedir.

Mısır bayrağının tam ortasında ise bir kartal resmi vardır. Bu kartal, Eyyubîler’in imparatoru Selâhaddîn Eyyubî’nin kartalıdır. Selâhaddîn Eyyubî’nin taşıdığı sultanlık armasında hep bu kartalın resmi vardı. Ancak Mısırlılar, bu kartalın üzerinde küçük bir ekleme yapmışlardır; kartalın göğsüne bir üçgen şeklinde yine siyâh - beyaz – kırmızı renkleri yapıştırmışlardır.

Bugünkü Mısır bayrağındaki kartal resmi, Avrupa’da Mısır ile ilgili yazılmış bulunan tüm kitaplarda “Saladin – Adler” (Selâhaddîn Kartalı) ismiyle geçer.

Görüldüğü gibi Türkler ile Çerkesler arasında değil, Kürtler ile Çerkesler arasında bir “ortak tarih”ten, bir “kader birliği”nden bahsetmek daha doğrudur, tarihsel gerçeklerle daha uyumlu bir davranış olacaktır.

Bununla birlikte, Kürtler ile Çerkesler, kültür ve sosyolojik karakter bakımından da biribirlerine tıpatıp benzeyen halklardır.

Ayrıca, Müslüman Çerkesler’in ölümsüz lideri Şeyh Şamil (rh.a.) ve Müslüman Kürtler’in ölümsüz lideri Şeyh Sâîd (rh.a.) kadar biribirlerine bu kadar benzeyen, biribirlerini bu kadar çağrıştıran başka iki sembol vardır mıdır yeryüzünde?

- Son olarak neler söylemek istersiniz?

Biz bu topraklar üzerinde yüzyıllardır kardeşçe yaşamış halklarız. Bu birlikteliğin bozulmaması için herkes ne olursa olsun, ister Alevî ister Sünnî, ister Çerkes ister Laz olsun, ister Türk ister Kürt olsun, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi lazımdır.

Bu ülkenin asıl sahipleriyiz ve bu ülkenin bir parçasıyız.

Anadolu demek tek bir dîn, dil, mezhep, ırk demek değildir. Müslüman, Hristiyan, Musevî, Alevî, Sünnî, Kürt, Türk, Laz, Çerkes, Arap, Ermenî, Rum, Süryanî, Çingene, hepimiz âzîz milletimizin öz evlatlarıyız.

Bunlardan biri eksik olursa bu kadim coğrafyanın ahengi bozulur. Anadolu demek bunlardan sadece biri veya birkaçı demek değildir; Anadolu demek bütün bunların hepsi demektir.

Bu topraklarda doğan, bu toprakların kokusunu teneffüs ederek büyüyen ve kendini bu topraklara ait hisseden herkes bu coğrafyanın çocuğudur. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi ama yekdiğerini bir yabancı, sığıntı olarak görmemelidir.

 “Ortak payda”dan benim anladığım budur; milletin ve ülkenin salahiyetini de bu paydada görüyorum açıkçası. Devlet veya hükûmet, ne gibi girişimler yapması gerektiğini bu satırlar arasında rahatlıkla bulabilir.

Halkın rızası alınmadan ve sırf asimilasyon amaçlı isimleri değiştirilen 28 bin yerleşim biriminin eski gerçek isimleri tekrar iade edilmelidir. Bütün isimler; 27 bin 999 değil, 28 bin ismin tamamı. Hem de hemen; hiçbir pazarlık veya kem küm’le vakit kaybedilmeden.

Kürtçe ve diğer diller önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Yeni bir “vatandaşlık” tanımı getirilmelidir.

Biz kardeşiz, hem de bin yıl değil, Adem’in çocuklarından beri. Bir aileyiz. Ancak bunun resmiyete geçmesi lazım. Kavmî kimliğiniz, diliniz, velhasıl varlığınız resmiyette tanınmadığı zaman, “Biz bir aileyiz, hepimiz Müslüman’ız” söylemlerinin bir anlamı kalmıyor.

Evet aynı dîne inanıyoruz, kıblemiz bir ama sadece “dînî nikâh” ile evlilikler yürümüyor, “resmî nikâh” şarttır.

Resmî nikah olmadığı zaman eşlerden birinin hiçbir hakkı bulunmuyor, her şeyin tapusu senin elinde. İstediğin zaman iyi geçiniyor, istediğin zaman kafasına vuruyorsun. Her şeyin tapusu sende. Her şeyin üzerinde senin ismin yazıyor. Hiçbir yerde hayat arkadaşının ismi yok, her şey ama her şey senin ismini taşıyor.

Bu nasıl bir evliliktir?

Bu hal devam ederse, “Demokratik Açılım” ile başlayan “cicim ayları” bittiği zaman yine kafasına vuracaksın.

- İlginizden dolayı teşekkür ederiz.

Asıl ben teşekkür ediyorum. Kolkhoba’ya yayın hayatında başarılar diliyor, Tüm Kafkas halklarını, Laz ve Çerkes halkını selamların en güzeli olan Allâh-û Teâlâ’nın selâmı ile selamlıyorum.

Bizler mazlum ve mustaz’âf bir toplumuz. Gasbedilmiş olan tüm haklarımızı geri istiyoruz.

Bizler asimilasyon politikaları sonucu isimleri zorla, zorbaca değiştirilen köylerimizin ve şehirlerimizin gerçek isimlerini geri istiyoruz.

Kardeş Kafkas halklarını, Çerkes ve Laz halkını kampanyamıza destek vermeye çağırıyoruz. İstediğimiz tek şey bir imzadır.

Sözlerimi Çeçenler’in yiğit komutanı Cevher Dudayev’in veciz bir sözünü hatırlatarak noktalamak istiyorum:

 “Yüz yıl köle olarak yaşamaktansa, bir gün şerefli ve başı dik durmayı tercih ederim.”

*

İBRAHİM SEDİYANİ, ADINI ARAYAN COĞRAFYA VE BÜTÜN İSİMLERİMİZİ GERİ İSTİYORUZ

Dünya ülkelerini gezerek kaleme aldığı gezi yazıları ve hazırladığı Seyahatname ile tanınan, Almanya ve İsviçre medyasının “Karl May des Orients” (Doğu’nun Karl May’ı) lakabı taktığı, Alman filozofların kitaplarında Hitler’e karşı mücadele eden Yahudî kadın edebiyatçı ve aktivist Hannah Arent’e benzettiği, Türkiye’de ise “Çağdaş Evliya Çelebi” diye çağrılan gazeteci, yazar, şair ve seyyah İbrahim Sediyani, Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde doğdu.

İbrahim Sediyani’nin 4 yıl boyunca Anadolu’yu karış karış gezerek hazırladığı ve Türkiye’de ismi değiştirilmiş yerleşim birimlerini ve köylerini bir çalışmada toplayan “Adını Arayan Coğrafya” adlı bir kitabı vardır. Kitap Cumhuriyet tarihi boyunca bu alanda yapılmış ilk çalışma özelliği taşımaktadır.

İbrahim Sediyani, henüz Diyarbakır’da öğrenci olduğu 90’lı yılların başında, Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu olarak adlandırılan bölgeleri ilçe ilçe gezerek ve oranın yerli halklarıyla konuşarak bu eseri kaleme almıştır. Sediyani bu çalışmayı başlatırken henüz 21 yaşında genç bir üniversite öğrencisiydi. Üstelik o dönemler, Türkiye’de terör olaylarının zirvede olduğu, bölgenin OHAL yasalarıyla yönetildiği bir zaman dilimiydi. Türkiye’nin son otuz yılının en korkunç ve karanlık dönemiydi.

Böyle bir dönemde, henüz çocuk denebilecek yaşta ve sıradan biri, hiçbir sıfatı ve akademik kariyeri de bulunmayan genç bir öğrenci olan İbrahim Sediyani, insanların konuşmaya bile cesaret edemediği bir konuda canını da tehlikeye atarak bölgeyi karış karış gezer ve gittiği her yerde, oranın insanlarını başına toplayarak onlardan tek tek köylerinin ve beldelerinin eski gerçek isimlerini sorar, böyle bir çalışma yaptığını insanlara söyleyerek onların verdiği isimleri not eder. Sediyani bütün harçlığını ve zamanını bu iş için harcar. O dönemde internet denen bir olay da yoktur; arzuladığınız bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız da bulunmamaktadır. Sediyani bu çalışma esnasında Güneydoğu’nun en güney ucu olan Suriye sınırındaki dikenlitellerden tutun mavi ile yeşilin buluştuğu Karadeniz kıyılarına, Van Gölü kıyısındaki şehir ve köylerden tutun İç Anadolu’daki bozkır topraklara kadar bölgeyi eski dönemlerdeki seyyâhlar gibi karış karış gezmiştir. Böyle bir çalışma neticesinde hazırlanan “Adını Arayan Coğrafya”, gerçek anlamda bir emek ürünü, bir ibret belgesidir.

Yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini geri alabilmek için 20 yıldır hiç bıkmadan ve yorulmadan mücadele eden İbrahim Sediyani, son olarak 2011 başında “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişim kurmuş, aynı isimle bir imza kampanyası başlatmıştır. Van İnsan-Der, Hakkari Özgür Yaşam Derneği, Norşin Akabe-Der ve Erciş Şafak-Der adlı dört derneğin ortak başlattığı ve Hakkari’den yayın yapan Ufkumuz.com sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” girişiminin sözcülüğünü yapmaktadır. Halen devam eden imza kampanyası, şu kurum ve kuruluşların destekleriyle sürdürülmektedir: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Turizm Dairesi Başkanlığı, Mazlum-Der Van Şubesi, İnsan Hakları Derneği (İHD) Siirt Şubesi, Özgür-Der Diyarbakır Şubesi, Hakkari Eğitim ve Kalkındırma Derneği (HEK-DER), Bağgöze ve Çevre Köyleri Eğitim Kültür Sanat ve Sosyal Dayanışma Derneği (BAĞÇEV-DER), İSHAR, Van Umut Işığı Derneği, Van Kardelenler Kadın Derneği, Van Erdem-Der, Van Memur-Sen, Hakkari Empati Derneği, Hakkari Ati Gençlik Derneği, Hakkari Eğitim Bir-Sen, Hakkari Memur-Sen, Hakkari Toç Bir-Sen, Hakkari Sağlık-Sen, Hakkari Bem Bir-Sen, Hakkari Diyanet-Sen, Hakkari Kültür-Sen, Hakkari Bayındır-Sen, Erdem-Der Malazgirt Şubesi, Dünya ve Ülkemiz Çocuklarına Sağlık, Eğitim ve Yardım Derneği (ÇOCUK-DER), Diyarbakır Özgür Eğitim-Sen, Güroymak Genç Girişimciler Derneği, Özgür-Der Tatvan Şubesi, Karakoçan Onurlu Bir Yaşam İçin Mazlumlarla Dayanışma Derneği (HAKDER), Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, Özgür Yazarlar Birliği, Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD), Sapanca Bilgi Eğitim ve Dayanışma Derneği (SABED), Eğitim-Sen Siirt Şubesi, Zamanın Zeynebi - Kocaeli Duyarlı Hanımlar Sosyal Yardımlaşma Derneği (ZEYNEP-DER).

Almanya’da yaşayan ve 2010’da Akdeniz açıklarında İsrail saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisindeki gazetecilerden biri olan İbrahim Sediyani, Özgür Yazarlar Birliği (ÖYB) üyesidir. Malcolm X hayranı olan yazarın Malcolm adında bir oğlu ve Elif Yaren adında bir kızı vardır.

İmza kampanyasına ulaşmak için: http://www.ufkumuz.com/imza/

Söyleşi: Xopuri Lazi
KOLKHOBA 

ibrahim-sediyani2.jpg

imza-kampanyasi.jpg

imza-kampanyasi2.jpg

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum