1. YAZARLAR

  2. Serdar Demirel

  3. Arapça Olmadan Âlim Olunamaz mı?
Serdar Demirel

Serdar Demirel

Yazarın Tüm Yazıları >

Arapça Olmadan Âlim Olunamaz mı?

A+A-

 

Neden Arapça? Arapça olmadan İslâmî ilimlerde âlim olunamaz mı?

Arapçası olmayan bir ilim talebesi iyi gayretlerle kendisini kültürlü bir insan olarak yetiştirebilir ama âlim olamaz. Arapça bilmek âlim olmak manasına gelmese de Arapça bilmeden de âlim olunamayacağı aprioridir.

Arapça bilmeyen bir araştırmacı okumalar yaptığı İslâmî sahayla alakalı olarak sınırlıdır. Anadiliyle yahut bildiği başka bir dil varsa o dillerde yapılan çalışmalarla sınırlıdır. O dillere Arapça’dan tercüme edilmiş eserler de tercüme edilirken mana kaybına uğrayacağından sınırlandırılmıştır. Zira tercüme mütercimin tercüme ettiği dile ve Arapça’ya olan vukufiyetiyle sınırlı olduğu gibi dilin de sınırlarına takılıp kalmaktadır. Arapça kelimelerin ve kavramların anlam katmanlarını kuşatacak başka bir dil yoktur.

İslâm’ın kutsal Kitabı Arapça’dır. Peygamberi Arapça düşünmüş, Arapça konuşmuş, tebliğini Arapça yapmıştır. Vahyin nâzil olduğu toplum, o toplumun kültürü Arapça’yla yoğrulmuştur. Hz. Peygamber’in (sas) terbiyesinde yetişmiş sahabe nesli din tasavvurlarını bu dilin imkânları çerçevesinde inşa etmişlerdir. İlk İslâm tasavvuru Arapça düşünen özne bireyin Arapça metinlerle teması sonucu gelişmiştir.

İslâm ilim dili bu atmosferde kelamdan tefsire, fıkıhtan usûle, hadisten zühd alanına varana kadar Arapça’nın imkânları çerçevesinde Arapça olarak teşekkül etmiştir. Dolayısıyla Arapça herhangi bir dil değil, Müslümanların din dilidir, ilim dilidir. İslâm medeniyetleri bu zeminde yoğrulmuştur.

14 asırlık İslâm ilim geleneğiyle temasa geçmek Arapça olmadan mümkün değildir. Dil ilmî geleneği, ilmî gelenek ve dinî metinler de dili korumaktadır. Bu da tarihsel kopuşu önlemektedir. İlim de süreklilik ister. Arapça’nın kapısını araladığı dünya geçmişi bugüne bağlayan, bugünü de yarına bağlayacak yegâne imkândır.

Kelimeler ve kavramlar içinden çıktığı kültür havzasının ontolojik anlam dünyasından bağımsız düşünülemez. Kelime ve kavramlar birer canlı organizma gibi kendisini ortaya çıkaran toplumun dinî, siyasî, ictimaî, iktisadî ve kültürel yapısından, bunların yaslandığı dünya görüşünden beslenir. Dolayısıyla kelime ve kavramlara hayat veren ontolojik ve epistemolojik çerçeve bilinmeden onlara nüfuz edebilmek de mümkün değildir. Dinî metinlerin ruhu ancak dil ile anlaşılabilir.

Dil kültürdür. Bir dili öğrenmek aynı zamanda o dilin ortaya çıktığı kültürü de öğrenmek manasına gelir, birbirinden ayrılamaz. Bu yüzden olsa gerek modern bilim disiplinlerinden herhangi birinde derinleşecek kişinin o disiplinin kavram dünyasını ve kavramlarını ortaya çıkaran kültürü ve o dilin içinden çıktığı Latince’yi de öğrenmeyi gerekli görürler.

Fakülte yıllarında Arapça öğrenirken İslâm ve Arap kültürüne, İngilizce öğrenirken de İngiliz ve Batı kültürüne açıldığımı, o dillerin içinden çıktığı anlam dünyasıyla temasa geçtiğimi, böylece kültür ve dil arasındaki kopmaz ilişkiyi yaşayarak görmüştüm. Bu temasım devam ettiği için tanıklığım da devam etmektedir.

Wittgenstein; ‘Dilimin sınırları, düşüncemin sınırlarıdır.’, der. Charlemagne ise; ‘Bir başka dile sahip olmak ikinci bir ruha sahip olmak gibidir.’, der.

İnsanın kelime dağarcığı ne kadar az ise düşünce sınırları da o kadar dar, ne kadar geniş ise o kadar da geniştir. İlim detaydadır. Detay da dilin imkânlarında saklıdır.

Arapça’yı iyi bilen bir kişi kendi anadilinde daha iyi ilim ve düşünce üretme imkânı da yakalar. Dolayısıyla bu dili öğrenmek için verilecek emek belki ilim öğrenme sürecini başlangıçta biraz yavaşlatacaktır ama ileride hem süreç hızlanacak hem de derinleşecektir. İlmin de en sevmediği şey, aceleciliktir, sabırsızlıktır. İlimde bir yerlere gelenler ise sadece istikâmet sahibi olanlardır.

Yeni Akit

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum