Arap uyanışı ve mezhepçilik gafleti

08.09.2012 00:34

Yasin Aktay

"Arap uyanışı" deyimi, yaklaşık yirmi ay önce başlamış olan devrimler sürecinin bir özeti gibi. Bu sürecin bugün bir uyanış olarak nitelenebiliyor olması Tunus ve Fas'ta çok daha önceden başlamış olan İslami hareketlerin ismiyle müsemma hedeflerinin gerçekleşmiş olduğunun da resmidir bir bakıma. Raşid el-Gannuşi'nin başını çektiği hareket İhvan-ı Müsliminin Tunus'taki uzantısı olsa da ismi Nahda (uyanış) Hareketidir. Mağrip ülkelerinde çok daha önceden beri Arap-İslam rönesansı girişimleri aynı sözcükle isimlendirilmişti. Arap Uyanışı, halkı, tarihini, değerlerini, inançlarını yoksayan sömürgeciliğe vekaleten diktatörlüklerini sürdüren muhaberat rejimlerine karşı bir silkiniştir; şu veya bu nedenle girilmiş yüzyıllar süren bir ataletten, bir akla ve iradeye sahip olduğunun farkına varıştır.

Bu uyanış Mısır, Libya veTunus'ta bazı sorunlarla beraber başarılı bir biçimde gerçekleşmiş, Yemen, Ürdün ve Fas'ta etkisini göstermiştir. Aslına bakarsanız Körfez ülkeleri hatta Suudi Arabistan bile bu uyanışa kayıtsız kalamamakta, diğerleriyle aynı şekilde olmasa bile bu sürece uyanmak durumunda klamaktadır.

Sıra Suriye'ye gelinceye kadar hiç bir mezhepçi vurgusu olmayan bu uyanış, ne yazık ki, Suriye'deki gelişmelerle birlikte tam bir mezhepçilik fitnesiyle karşı karşıya kaldı. Halkının en meşru ve en yumuşak taleplerine karşı en haksız ve sert şekilde karşılık veren Esad kendi kanlı iktidarını korumak üzere kalkan olarak mezhebi sürdü. Oysa ne halkın taleplerinin mezeple bir ilgisi vardı ne de aslında kendisinin herhangi bir dini mezhebe bir inancı. İran'ın da Suriye'ye atfettiği, bize göre tamamen gereksiz anlamlar, olayın bir mezhep eksenine sürüklenmesine hizmet etti. Oysa daha önce Mübarek, Kaddafi, Zeynelabidin bin Ali, Muhammed Salih hatta Saddam Hüseyin'nin diktötarlüğüne hep beraber karşı çıkılmıştı ve bunların hepsi de sünniydi. Bunların devrilmesi sürecinde İran ve Türkiye arasında ciddi bir ihtilaf olmadı. Türkiye bu diktatörlere karşı tutumunda İran'la yanyana durmaktan da gocunmadı ve bu fikir birliğini Sünni liderlere karşı Şii liderliğine yarayacak bir olay olarak düşünmedi.

Oysa Arap Uyanışı bugün Suriye'de Esad'ın Şiiliği istismarı ve ne yazık ki İran'ın da buna çanak tutması yüzünden bir mezhepçilik saptırmasına maruz kalmaktadır. Aslında olayı bir mezhepçilik eksenine çekmenin ne Şiiliğe bir faydası olur ne de İran'a. Binlerce yıllık İran diplomasi geleneğinin bunu göremiyor olması inanılır gibi değil. Tek başına bu durum bile aslında İran diplomasisinin nasıl bir efsane olduğunun yeterli bir göstergesi sayılabilir.

Oysa Arap Uyanışının bir mezhepçilik saptırmasına yenik düşmemesi gerekiyor. Özgür Suriye Ordusu veya Suriye Ulusal Meclisi temsilcilerinin bu konudaki söylemlerinde en ufak bir sorun yok. Bundan kaçınmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak Suriye'deki süreç uzadıkça kontrolsüz unsurların mezhepçi sapmalara rağbetleri, mezhepçiliği bir kalkan olarak öne sürenlerin fitne potansiyelini daha da artırıyor.

Bu çabalara karşılık, İstanbul iki gündür çok önemli bir toplantıya ev sahipliği yapıyor. Türkiye Diyanet Vakfı-İSAM ile Marmara Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi nin birlikte düzenledikleri "Arap Uyanışı ve Ortadoğu 'da Barış: Müslüman ve Hıristiyan Perspektifler" başlıklı konferans bölgenin 19 ülkesinden farklı din ve mezheplerin din adamlarını veya kanaat önderlerini bir araya getiriyor. Yeniden şekillenmekte olan Ortadoğu'da yaşanmakta olan sorunlara dair din adamlarının bu ölçekte sürece müdahil olma yönünde bir buluşması herhalde bir ilk. Dinin toplumun bütün derinliklerinde alabildiğine etkili ve belirleyici olduğu bu bölgede dinin temsilcileri şimdiye kadar yaşananlardan veya yaşanmayanlardan (gelişme, ilerleme, kalkınma gibi) birici dereceden sorumlu tutuldukları halde süreçlere hiç bir şekilde karıştırılmadılar. Uyanış devrinde sosyolojik anlamda gerçek bir karşılığı olan bu aktörlerin sözlerini söylemesi çok şeyi değiştirecektir. Özellikle mezhepçilik fitnesine karşı din adamlarının veya kanaat önderlerinin olumlu bir rolü olmaktadır.

İstanbul'de gerçekleşen toplantının açılışında başbakan Erdoğan'ın yaptığı konuşma tam da bu ortamda ihtiyaç duyulacak bir tarih felsefesinin bütün parametrelerini veriyordu. Kerbela'dan günümüze hiç alakasız husumetler devşirmek yerine, bugün yaşanmakta olanlarda Kerbela'daki rollerin kimler tarafından nasıl oynandığına bakmak çok daha önemliydi.

Böyle bir dikkat gerçek anlamda Hüseyn'in yanında Yezid'e karşı olmak adına herşeyden önemli. Yoksa Kerbela ile yatıp Kerbela ile kalkarken kendinizi Hüseyin'in yanında zannederken, bir anda Yezitlerin safında kılıç sallarken bulmak işten bile değil.

Arap Uyanışı, aynı zamanda bugün kimin hangi safta olduğuna dair ciddi bir teyakkuz durumuna da işaret eder. Yıllarca halklarına bağımsızlık masalı anlatan, onları sömürgeciliğe karşı ulusal kimlik ve onur masalıyla uyutanların birer Yezid olduğunun da farkına varmaktır. Hüseyin ve Yezid'in tarihsel rollerinin bir kez ve bütün zamanlar için belli birileri tarafından satın alınmış roller olmadığını idrak etmektir.

Arap uyanışı, mezhepçiliğin bir fitne olduğunu ve bu fitnenin bu uyanışı tekrar gaflete sürükleyecek bir tehlike olduğunu da bilmektir.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim