1. YAZARLAR

  2. MURAT AYDOĞDU

  3. Antlaşmalar, Planlar, Projeler ve Geviş Getirenler
MURAT AYDOĞDU

MURAT AYDOĞDU

Yazarın Tüm Yazıları >

Antlaşmalar, Planlar, Projeler ve Geviş Getirenler

A+A-

“Onlar, Bizden yardım gelinceye kadar bütün düzmece ithamlara ve kendilerine yapılan bütün eziyetlere sabırla katlandılar: Çünkü hiçbir güç Allahın vaatlerinin sonucunu değiştiremez.” 6 Enam 34

 

Müstekbir Ülkeler, dünya tarihinde oluşturdukları planlarla, kendi aralarında ve kuklaları ile yaptıkları antlaşmalarla ve tarihi manipüle etmek için konseptler oluşturur, projeler geliştirirler. Konjonktür değiştikçe planlarını da değiştirirler. Yerli Kuklalar ya da miadı dolmuş akımlar da, tarihin çöp sepetine atılmış bu eski konsept’lerle geviş getirirler.  

Her sosyal olayda, “BOP” gibi Batı parmağı arayan komplocuların Emperyalizmi “Kadir-i Mutlak” gören bir çeşit ruh hastalığı, insanlar üzerinde mücadele ruhunu öldüren bir çeşit afyonkeşliktir.

Birinci Dünya Savaşında Kut-ül Ammare’deki İngiliz bozgununun ardından, 16 Mayıs 1916 İngiltere-Fransa arasındaki “Sykes-Picot” ve “Sevr Anlaşması” buna önemli bir örneklerdir.

Evet, “Sykes Picot” ile Ortadoğu paylaşılacaktır. Zamanın Emperyal devletleri bu sınırları çizerken kavimleri ya da mezhepleri değil, hiyerarşik yapılanması olan kuklaları gözetirler. Osmanlının yıllardır savaştığı; Yemen-İmam Yahya ya da bölgesel rakibi Suud-Vahabi ittifakı değil doğrudan Mekke Şerifi Hüseyin kullanılır. Mekke Şerifi idari geleneğe sahip, yerel gücü olan, hatta Peygamber soyundan geldiğinden halk tabakalarında meşruiyeti olan, aynı zamanda kullanışlı bir hanedandır. Öyle ki, Hicaz, olmadı Irak, orası da olmadı Ürdün’e Kral yapılır.

Ortadoğu coğrafyasında henüz oluşmamış Burjuvazi ve onun ideolojisi Ulusçuluk 50’li yıllarda Nasır ve Baas ideolojilerine kadar devletler hayatında yer almaz. Bu açıdan, döneminde kendi Burjuvazisi gelişmemiş Kürt halkının bir devletlerinin olmamasını bu nedenlerle dış faktörlerle açıklamak da mantıklı değil.

Savaşın sonunda 10 Ağustos 1920’de Paris yakınlarında Sevr’de, Anadolu’nun azınlıklar eliyle parçalanması da planlanır. Oysa tarih anlaşmalarda yazıldığı gibi gitmeyecektir. Bolşevik devriminin ve Emperyalizmin baştan aşağı işgal ettiği İslam dünyasındaki ayaklanmalara Hilafet’in muhtemel etkisi, İngilizleri başka planlara yöneltir. Tarihçilerin çok iyi bildiği, İzmir İktisat kongresinde ve ardında; Bolşevik olmayacak, Halifeliği kaldıracak, Kapitalizmi bizzat devlet eli ile yerleştirip Ulus devlet olacağını taahhüt edecek bir Türkiye ile anlaşılır. Ardından Payitahtın merkezi İstanbul ve hinterlandı Anadolu’da Burjuvazi oluşmasa da, İttihatçı gelenek ve Jön-Türklerden beri süre gelen müstemleke besleme sınıfı, doğal değil tepeden inmeci bir Ulus model Üretmeye çalışacaktır.

Emperyal güçlerin temel kaygısı ise; Bolşevizme karşı tampon ve İslam dünyası ile bağları kopmuş suni bir devlet! Bir taşla iki kuş! Hayır üç,..

Aynı zamanda kültür emperyalizminin kuklası, gönüllü beslemeler…

Peki, peşinden ne olur? Kemalistler, kendilerine karşı her hareketi “Sevr” çığlıkları ile bastıracaktır. Oysa “Sevr” çoktan tarihin çöp sepetine atılmıştır.

1950’li yıllar; Nasır, Batıya karşı anti-emperyalist mücadelesinde İhvanla birlikte hareket eder. Sovyetlerin ve Batı’nın iki kutuplu dünyasında Sovyetlere yanaşarak İhvan’ı tasfiye eder. İki kutuplu dünyada Libya’dan Cezayir’e, Mısır’dan, Irak ve Suriye Baas’ına kadar Sosyalist rüzgârlar eser. Suud hanedanının bile 1960’lı yıllara kadar Sovyetlerle ilişkisi Batı’dan daha fazladır.

İlk defa ABD dışişlerinden Brezinski tarafından dile getirilen “Yeşil Kuşak” teorisi Sovyet yayılmasına karşı İslami bir direniş ekseninin bizzat ABD eli ile oluşturması olarak söylene gelir. Oysa 1970’lerde Brezinski’nin bunu yumurtlamasından çok önce, Sovyetler “Yeşil Kuşak” teorisini bizzat anti-emperyalist cephede kullanmıştı. Öyle ki, Ortadoğu’daki bütün sosyalist hareketler İslami hareketlerle ittifak arayışındadır. Filistin Kurtuluş Örgütünün bile ilk çatı yapılanmasında İhvan ağırlığı vardır. Batı ise Laik TC, Irak Krallığı, İran’ın Batı hayranı şahlığı ve Pakistan eli ile kurulan CENTO’ya bel bağlar. Batı ittifakına karşı, eli kulağında İran devriminin rüzgârları eserken, Brezinski’nin “Yeşil Kuşak” oluşturma çabası ölü doğmuş bir projedir. Belki Sovyetlerin Afganistan işgalinde kısmen zemin bulsa da, Sovyetlerin çöküşü ve İslami canlanma; ölü doğan “Yeşil Kuşak” teorisine Sosyalist ve Ulusçuların can simidi gibi sarılmasına neden olur. Artık İslami her söylem’e “arkanızda NATO var”, “siz batıcısınız” gibi iki kutuplu dünyaya endekslenmiş ithamlar paranoya’dan başka bir şey değildir.

Emperyalizmin sol kutbu tarihin çöp sepetine giderken, sağ kuptu Enver Sedat gibi kuklalar yardımı ile Mısır’a iyice yerleşir. Tarih sosyal boşluk kabul etmez, kitlelerin eğilimi İslami canlanmaya yönelik olması Batı için tehlikelidir. Batı Liberalizmi tercih etse de İslami kitlesel hareketlenme onun için yakın ve büyük tehlikedir. “BOP”, tıpkı “Yeşil Kuşak” gibi reel karşılığı olmayan ancak miadı dolmuş akımların sakızvari argümanı olarak kalırken, Ortadoğu’da esen rüzgârlar Batı’nın eteklerini tutuşturmaktadır. Buna karşılık miadı dolmuş ve yeni yükselen hareketlenmeye karşı dinozorlaşmış kesimler tıpkı “Sevr” gibi “Yeşil Kuşak” gibi bu “BOP” sakızını çiğnerler.

BOP, Batının planlarından sadece birisidir. Batı emperyalizmi asla tek ve mutlak bir plan yapmaz, her zaman B ve C planları vardır. Hatta planları dinamiktir, zemine göre şekillenir. İstemedikleri şekilde seyreden süreçlerde bile yeni duruma uyum sağlar, uzlaşarak istemediği gelişmeleri saptırmaya çalışır. Nitekim Mübarek’i sonuna kadar destekler, ama düşeceğini anlayınca Ömer Süleyman’ı öne sürüp Mübarek’i askerlerin devirmesine göz yumarlar. Ömer Süleyman’da intifadaya yaranamayınca, Baradey’i şişirdiler, Baradey %1 bile oy almayınca Ahmet Şefik’i destekler, O da kazanamayınca İhvanla İsrail’i uzlaştırmaya çalışır. Hatta Selefi Nur hareketi ile İhvan’ı çatıştırmaya çalışırlar. Şu ana kadar hiçbirinde başarılı olamadılar ve mücadele süreklidir, bitmeyecektir.

Milyonlarca dolar harcayarak Ortadoğu’da yenidünya düzeni için yatırımlar yaptılar, ama intifada en sadık müttefikleri Tunus’ta başladı, Mısır’da başaramadılar, Libya’da kısmen başardılar, şimdi Liberaller iktidar ama orada da mücadele sürecek. Fas’ta Krala akıl verdiler, kemerleri gevşetip intifadanın oluşmasını engellediler. Şimdi Suriye’de başta Burhan Galyun gibilerle (Tıpkı Mısırda Baradey’le umutlandıkları gibi) umutlandılar, oysa Balyun sadece vitrin’di, tıpkı İran devriminini ilk yıllarında bazı liberallerin belli makamlara getirilmesi gibi.

Tarihi iyi bilenler hatırlarlar; ABD, Şah’ın tutunamayacağını anlayınca ondan yüz çevirip devrimi saptırmaya çalışmıştı. Şah ne bir Batı ülkesi ne de ABD tarafından kabul edilmedi, Mısır sonra Meksika’ya kaçtı. İran İslam İnkılâbı, usta manevralarla saptırma çalışmalarını ekarte etti. Hatta kontra olayında olduğu gibi Rafsancani liberalleşeceğiz diyerek kandırdığı ABD ‘den silah bile aldı işi bitip mızrak çuvala sığmayınca da olayı patlatan Lübnan Hizbullah’ı oldu. O zamanların Hizbullah Lideri Fadlallah’a o kadar kızmıştı ki ABD, O’na yönelik suikastlar düzenler.

Halk hareketinde; organizeli, kurumsal ve nabzı tutan örgütlenmeler inisiyatifi ellerine alırlar. Tarihte Sovyet devrimi böyledir. Bolşevikler çoğunluk değildir, ama örgütlü, planlı ve halkın nabzını yakalayan söylemlere sahiptirler. Mao, Çenkayşek karşısında ilk elde çoğunluk değildir, hiyerarşik yapılanması ve devlet geleneği yoktur, ama 600 nitelikli köylü ile uzun yürüyüşte halk desteğini ele geçirir. Cezayir devriminde de Bin Bela devrimin lideridir, ama Bumedyen daha teşkilatçı ve programlıdır ve karşı devrim yapar.

Birçok durumda iktidar zayıf ve çürümüş olduğundan, öncül çıkışlar devrimi gerçekleştirir. (Devrim denemez ama) İttihatçıların ve Mustafa Kemal’in gücünün arkasında 10-15 yılı bulan ardışık büyük savaşların İstanbul’u yıpratması vardır. 1905 Sovyet devrimi çok daha organizeli olmasına rağmen, Japon savaşını kazanmış Çarlık Orduları tarafından ezilir ama Birinci harbin yıprattığı Çarlık Ekim devrimine dayanamaz. Ortadoğu diktatörlükleri de bu çürümeyi yaşadılar, art arda İsrail’e yenildiler, Nasır ve Baas Sosyalizminin heyecanları bitti, üstelik Doğu Bloğu gibi lojistik destekleri de bitmişti. ABD bunların miadının dolduğunu görüp Liberalizmi pompaladı. BOP denilen proje zorunluluk altında böyle gelişti. ABD böyle zorunluluğun olmadığı dönemde, Enver Sedat döneminde Ortadoğu tarihinin en köklü kıble değişimini Camp David’le yaptığında; halk hareketleri, Liberasyon falan yoktu ve tereyağından kıl çeker gibi Nasır Sosyalizminin içine etti.

Amerikan tarihi, içine kapanmalarla, dışa müdahil olan git-gel’lerin tarihidir. Uçsuz-bucaksız ve seyrek nüfuslu yerli topraklarının (Vahşi Batı!) vahşice sömürülmesi, onu Emperyal paylaşım savaşlarına karşı bazen ilgisiz bırakır. Bu bir Karnı Tok Sendromu…

ABD’nin Emperyal hareketlenmesi, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’daki İspanyol egemenliğinin zayıflamasına müteakip gerçekleşir. Her iki dünya savaşı öncesinde Avrupa’nın iç işlerine karışmama ilkeleri, konsept’in değişmesi ya da manipülasyonları ile aktif müdahaleye dönüşür. “Soğuk Savaş” dönemi “Önleyici Müdahele” denilen “Sovyet Blok”una karşı Kore, Vietnam gibi müdahaleler gerçekleşir. 11 Eylül Sendromundan sonra bu “Önleyici Müdahale” Global hale gelir.

Küba da Castro ve arkadaşlarının “Öncü Savaş Doktrini” çerçevesindeki kalkışması zayıf bir çete devleti Batista’yı kolayca devirir. Ama günümüz Somali, Afganistan tarzı bir müdahale ile birkaç yüzü bile bulmayan gerilla’nın daha baştan imhası Küba devriminin sürecini değiştirebileceğini düşünürsek, yeni kosept’te kojontür’ün sadece Emperyal devletler için değil Devrimci hareketler içinde geçerli olduğunu görebiliriz.  Gerçi “Domuzlar Körfezi Çıkarması” ile ABD, doğrudan kendi ekseri değil de acemi bir gurup kaçkınla Küba devrimini engellemeye çalışır ama bu tam yapılanmamış başarısız bir planlamadır. Biraz daha açmak gerekirse “Öncü savaş Doktrini” Güçlü hiyerarşik yapılanma, teşkilatlanma, belli sosyal kesime dayanan faşist ideolojilerle teçhiz edilmiş devletlerde ve Total dış askeri müdahalelerde başarısız olmaya mahkûmdur. İkinci Dünya Savaşının hemen öncesindeki Avrupa devletlerinin hemen hemen hepsinde Faşist yapılanmalar Devrimci-Sosyalist hareketleri ezerler. Portekiz-Salazar, İspanya-Franko, Yunanistan-Metaksas vs bir sürü örnek verilebilir. Benzer şekilde 1956 Macaristan, 1967-8 Çekoslavakya ayaklanmalarının “Kızıl Ordu” ile bastırılmasına bakınız.

VE SURİYE

Nitekim Ortadoğu İntifadaları Suriye’ye sıçradığında, Baas Rejiminin Nusayri azınlığın zaaflarını kullanarak Çete devletinden total-Faşist devlet aşamasına geçme eğilimi ve Kuvvetli dış destek, yukarıdaki konsept farklılığını bariz olarak gösterir. İntifadanın diğer Ülkelerden daha şedit olması ve 7 ay süren silahsız kitle gösterilerinin sürekli kanla bastırılması ve Total-Faşist yapıya dönüşen Baas Ordusunun çözülmemesi ve gerekirse katliamla iktidarın bekasını sağlaması kaçınılmazdır. Buna karşılık uzun ve şiddetli bir mücadeleyi ve iç savaş ihtimalini de göze almış kitle talebi olmasa, deterministik olarak devrimin boğulması da kaçınılmazdır.

BOP, dış müdahale, Black Water örgütlenmeleri, terörist kalkışmalar gibi manipülatif güdük söylemler halk hareketini şekillendiremezler ve başarı şansları yoktur, olsa olsa manipüle etmeye çalışırlar. Kitle talebi olduğunda Emperyal güçlerin bu kitle talebini manipüle etme, saptırma, yönlendirme ve hatta karşı devrimle boğma çalışmaları elbette olacaktır. Buna karşılık, kitle hoşnutsuzluğu yeterli ise, en şedit bastırma hareketleri bile halkların hareketini sadece öteler.

Kendi kitle projeleri olmayanlarda buradan geviş getirmeye devam ederlerken, şu asıl soruyu kendilerine soramayacak bir ideolojik (ya da inanç mı desek!) körlük yaşarlar:

“Neden biz bürokratik bir çetenin yanındayız da, halkın değil?”

Küçük bir not ekleyelim: Hıristiyanlığın pek büyük konsülleri, onların allemeyi ulemaları, Bizans ve Sasanini paha biçilmez danışmanları, Yahudiye’nin Kadim Uleması.., Evet vardır bir bildikleri. Onlar mı daha iyi bileceklerdi sosyal olayları yoksa Medine’deki bir avuç topluluk mu?…

Suriye de ise durum; kalkışma ile başlayan, İntifada ile süren ve Devrim ile sonuçlanan bir halk hareketidir. Ve geviş getirme, sizi tarihin dışına iterken, Emperyal proje dediğiniz şeylerle asıl mücadele edenler devrimlerini sürdürürler.

Dera‘da olaylar başladığında İhvan Suriye’de eylemleri organize etmiyordu. Aslında hareketlenme Dera’dan önce başlamıştı. Tunus ve Mısır olayları başladığında, Tunus ve Mısır konsolosluklarının önünde küçük gurupçuklar toplanmaya çalışır. Ama üç kişinin bile bir arada yürüyemediği Suriye’yi koskoca bir hapishaneye çevirmiş, 17 kurumsal istihbarat örgütü ve “Muhaberat”ın demir yumruğu ile yöneten Baas rejimi bunları anında bastırır. Korku toplumuna çevrilmiş Suriye halkının öncü ve cesur bazı aktivistleri, 22 Şubat’ta Libya konsolosluğu önünde “halkını öldüren haindir” sloganı atar. Aynı tarihlerde Şam’da “Suriye halkını hakir göremezsiniz” sloganları Suriye için bir kıvılcımdır. 15 Mart Merve el Gamyan adlı devrimcinin haykırışı Şam’ın polis devleti tarafından bastırılacaktır, ama korku duvarının aşılması ile önce Der’a sonra Hama ve Humus intifadaya başlar. Hareketin kıvılcımını atanlar şehirli aydın aktivistlerdir ama yüklenen geniş halk kitleleri ve kırsal kesimdir. Bu da Suriye Devriminin halk karakterini açıkça ortaya koymaktadır.

Dera’lı çocukların işkence görmesi, peşinden çocuklarını almak isteyen ailelerin, peşinden aşiret ileri gelenlerinin hükümet yetkililerine ricaları; hepsi işkence ile karşılaşır. Halkın Ortadoğu İntifadalarından da umutlanması ile ayaklanması üzerine, İhvan halk talebine karşı çıkmanın doğru olmadığı kararı ile protesto gösterilerine katılma kararı alır. İlk zamanlarda İhvan harici diğer İslami yapılanmalar ve özellikle spontan halk daha yoğun olsa da, zamanla tarihi arka planları, teşkilatlanma yetenekleri, fikri birikimleri ile İhvan ve diğer İslami yapılanmalar halkın daha geniş kesimlerinin desteğini alır. Yine ilk zamanlarda İslami teşkilatlanmaların haricindeki entelektüel ve aktivistler ön plandadır bu nedenle Laik ve Liberal kişilikler ön planda gibi görünür. Ama İntifada kitleselleştikçe, cami merkezli hale ve İslami kavramlar ön plana çıkar. İhvan yine bu süreçte her türlü şiddet eylemine karşıdır. 7 ay süren silahsız protesto gösterilerine sürekli silahla müdahale eden rejimin karşısında Ordudan ayrılan ve halk arasında oluşan Özgür Suriye Ordusu halkı korumak için silahlı guruplar kurar. Nihayetinde İhvan’da silahlı mücadeleye karar verir. 7 ay boyunca silahsız halk gösterilerine ve Cuma eylemlerine doğrudan silahla müdahale eden, katleden bir rejime karşı kıyamı karalayanlar ahlaksızca süreci gözden kaçıran kişilerdir. Yine eylemlerin dış destekli olduğunu söyleyenlere tek kelime ile cevap verilir; “Aynı durumla karşılaşan her onurlu kimse savaşı göze alır.”

Yine kitle eylemlerinde, Hama’da Humus’ta Batı emperyalizmine karşı haykıran kitlelerin yerine, yüzünüzü tink tank kuruluşlarının vesveselerine çevirirseniz, bu sizin bütün devrimci argümanlarınızı helvadan put yapıp yediğinizin resmidir.

Bütün bu acı verici gelişmeler Münafıkların, İslam dışı Liberal ve Batı yanlısı fırsatçıların, mezhep taassubu ve Ulusalcı sapıklıkların Suriye’nin yakasından düştüğü bir arınmaya sebep olmuştur. Suriye Devriminde Ortadoğu İntifadalarının boğulması için uğraşan müstekbirlerin hesapların alt üst olmuş, halk hareketi diğerlerinden çok daha İslami bir sürece evrilmiştir.

“hakikati inkâra şartlanmış olanlar seni durdurmak, öldürmek yahut sürgün etmek için sana karşı nasıl ince tuzaklar kuruyorlardı: onlar böyle tertipler peşinde koşarlarken Allah onların bu tertiplerini boşa çıkarttı, çünkü Allah bütün o tuzak kuranların üstündedir.” 8 Enfal 30 

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum