1. YAZARLAR

  2. Atilla Özdür

  3. Antidemokrasi üzerine...
Atilla Özdür

Atilla Özdür

Yazarın Tüm Yazıları >

Antidemokrasi üzerine...

A+A-

Davit Spitz, ‘Antidemokratik düşünce şekilleri’ isimli oldukça hacimli bir eserin sahibidir...

Devlet Kitapları tarafından neşredilen bu eserinde,

‘Az gelişmiş memleketlerde, Afrika veya Güneydoğu Asya’ya bakıldığında Batı dünyasının demokratik devletlerinde bulunanlardan oldukça farklı bazı karakteristik vasıflar görünür... Bu memleketler, ekonomik bakımdan, kalkınmanın henüz iptidai bir merhalesinde bulunan zıraat memleketleridir. Halkları son derece cahil ve fakirdir. Fikri ve teknik kabiliyetleri düşüktür. Renk ve bazen din ve siyasi iktidar bakımından kendilerinden ayrılmış yukarı sınıflar tarafından hükmedilmeye alışmışlardır...

‘Gerek kendileri gerek cedleri, bütün ömürleri boyunca şu veya bu şekilde bir otoriter hükümet altında yaşamışlardır. Hükümet memurları, adaletin uygulamasında dürüstlük ve tarafsızlıkları ile temayüz etmek şöyle dursun, tam tersine, hareket etmişlerdir’ diyerek devam edip gider...

*

Davit Spitz kerterizinden bakıldığında, Türkiye’de piramidin tepesinde oturanların yönetim adına tabandaki halklara, seslenirken, ‘Aman güzel efendim, sulh ve huzur istiyorsanız güzel güzel yerinizde oturup, sizlerden üstün olanların tavsiyelerini dinleyiniz’ havasında esip coştuklarını rahatlıkla hissedebilirsiniz...

Yoktan var edilen Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde halkımız hem cahil, hem yoksul ve toprağı da ‘karasaban’dan başka bir alat edevat görmediği için verimsiz ve çoraktır... Yokluk, yetersizlik, cehalet ve toprakta verimsizlik, toplumlar için kendilerine özgü az gelişmiş bir yapı oluşturduğundan, Türkiye’nin halkı da, fikri alanda kendine yeterli olgunluğa erişinceye kadar, otoriter bir yönetim altında eğitilmeliydi...

Devlet otoritesinin, çekip çevirdiği halka, ‘Ülen teresler, size ne oluyor, komünizm bu memleket için gerekliyse onu da biz getiririz’ havasıyla coşarak, konuşan ağızları ve düşünen beyinleri tabandan silip süpürmesi, Davit Spitz’in tezlerini doğrulamaktadır...

*

Türkiye azgelişmiş bir memleket midir... Ayrıca Türkiyeli de, olgunlaşamamış, fikri melekeleri yeterince gelişmemiş kaba saba hantal bir beşer topluluğu profili mi sergilemektedir...

Büyüklerimiz tabana karşı sergiledikleri diyaloglarında hamaset umanında yelken açarcasına köklü bir millet olduğumuz, bin yıllar süren devlet tecrübemizin bulunduğu biçiminde bir dil kullanırlarken, dirsek temasına geldiğinde kendi öğreticiliklerine, eğitmenliklerine toz kondurtmayıcı bir pazu gösterisine kalkışırlar...

Bizim büyüklerimiz, muhtemelen, ‘İçi ıslahat ruhu ile dolu idarecilere, başka türlü varamıyacakları bir gayeye erişmek için her nevi çareyi kullanmayı caiz’ gören John Stuart Mill’in tilmizliğini benimsemiş olacaklar ki, uygulamalarıyla, ‘medeni olmayanları idarede istibdatı uygun gördüler’...

İstibdatı anladık da, müstebitlerimiz kimler...

Türkiye’nin yoktan varediliş miladını getirip 1920’lere bağlayanlar... Hepsi bu kadar...

Tabii bu bağlama, söz konusu kuruluş miladının evveliyatındaki Osmanlı’nın red ve inkarını gerektirirdi...

Osmanlı’nın şahsında onun dini, farik alameti olan İslâm, kitabiyatta var kabul edilip pratiğinde yokluğuna hüküm kesildi...

Padişahlık rejimi mutlakiyet rejimiydi, hükümranlık babadan oğla intikal eder ve halkın kendi hakkında söyleyecek sözü de bulunmazdı...

*

Osmanlı döneminde gerçektir ki halkın ne doğrudan ne de dolaylı egemenliği söz konusu... Osmanlı’da antidemokrasinin başta gelen sebebi, tebaalığın, devlet işlerinde egemenlik talebinde bulunma ihtiyacını hissettirecek bir kölelik statüsüyle eşit olmayışı...

Devlet-i Aliye, halkın, isterseniz vatandaş denilsin, istenirse tebaa ya da kul, doğumundan ölümüne temel ihtiyaçlarını günümüz sosyal devlet anlayışının sorumluluk hudutlarını sollayarak üstlenmiş... Bu mükellefiyetini yerine getirirken de, görevi devralanlar olarak fiziken vakıflar canlı, ruhen devlet yerine kaim zekatlar da görevde...

İnsan fıtratının, her güzel başlangıcı belli bir süre sonra kontrol edilemiyecek derecede büyümesini takiben çürütüp tefessüh ettirmesi gibi, Osmanlı antidemokrasisi de, determinizmin bu katı kuralına teslim oldu... Evvelce ihtilas, ihtikar kamu malının üzerine oturmayla elde edilen servet ve zenginliklere amme adına devletçe el koyulurken, antidemokrasideki çürüme, Boğaziçi’ni kamu hakkından tırtıklanmış haksız servetlerin yarış ve gösteriş alanına çevirdi...

Sevr günlerinde Dolmabahçe önlerindeki İngiliz gambotlarının perde gerisindeki gerçek hedefleri, paşa yalıları...

*

Geçen gün Samatya’dan Aksaray’a doğru gidiyorum. Sağlık Bakanlığı’nın İstanbul Hastanesi ile Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önündeki caddenin deniz tarafına düşen bir metre genişliğindeki kaldırımlar kamu kaynaklarıyla yenileştiriliyor...

Bu kaldırımların, kullanan günlük insan sayısının yüz kişiyi aşmadığı için pek kırık döküklüğü ve harabiyeti de yok idi...

Altı asırlık antidemokratik Osmanlı’nın ancak son asrında tökezlenip yıkılmasına karşılık, yoktan var edilen demokratik Cumhuriyet’i daha 100 yaşına bile varmadan kemirerek bitiren hastalığa takılan kafamı bir türlü toparlayamadım...

Faks: 0212 632 83 06

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT