Anlaşmayı Bozan Bir Daha Muhatap Alınmaz

28.03.2016 14:32

Mazhar Bağlı

Sırtında yeşil paltosuyla yaşlı bir adam birden bire tamirhaneden içeri daldı, yaşından beklenmeyen çeviklikle silahını şaşkın bakışlarıyla ona yönelenlere doğrultup önüne gelen herkese ateş etti. Bir üst kattaki yazıhaneye çıkan merdivenlerden hızlıca tırmanarak karşısında korkuyla titreyen ve elindeki silahı bile doğru dürüst tutamayan adama yönelerek:

“Ben sana çocuğa kefilim demiştim. Bir mesele olursa benimle konuşmalısın demiştim. Sözünü tutmadın, çocuğu öldürdün” diyerek adamın ensesinden tutup kafasını masaya dayadı ve o meşhur, özgün, yöresel aksanıyla:

“Olmadı, anlaşmayı bozdın...”

Pat!!! Bir el ateş sesi ve etrafa saçılan kan lekeleri...

Anlaşma kavramı, verilen sözler ve olası sonuçlarıyla ilgili yukarıda aktarmaya çalıştığım bu çarpıcı sahne meşhur Eşkıya filminden.

Türkiye’de toplum, uzun bir süredir kurgusu, aktörleri ve hedefi bir türlü tam olarak netleşmeyen kanlı bir senaryonun içinde çırpınıp durmaktadır. Öyle ki bir an önce bitmesi pahasına “bebek katili” olduğundan asla kuşku duymadığını bile affedecek bir duruma gelmiştir. Bir kâbus gibi girmiş hayatımıza, bir karabasan gibi çökmüş üstümüze. Bizi nefessiz bırakan bu kötü rüyadan uyanmak istiyoruz bir an önce, uyanmayı bekliyoruz. Dirilmeyi bekliyoruz. Baharı bekliyoruz. Nevruzu bekliyoruz...

Nevruz günü sabah erkenden anneler çocuklarını uyandırır ellerine birer çubuk tutuşturup hadi gidin ağaçların dallarına hafifçe vurun ve uyandırın, baharın geldiğini haber verin onlara derler.

Baharı uyandıracak sihirli çubuğu eline alan herkesi hedefe koymuş bir çete, dışarıda gençleri bekliyor. Her sokak başına barikat kurmuş, her ağacın dibine hendek kazmış olan puslu hava çakalları insanların hayatını ipotek altına almış ve o güzelim baharın gelmesine ve ağaçların çiçek açmasına izin vermiyor.

Bizim dağlarımıza bir türlü bahar gelmiyor. Bir türlü ağaçlar uyanmıyor, tomurcuklar baharı müjdelemiyor.

İnsanlarımız taze bir zamanın içine dalmaya, güzel bir bahar yaşamaya, kırlarda çiçeklerle hasbihal etmeye o kadar hasret kalmışlar ki her Nevruz gününü, sadece mevsimin değil, kendi kaderlerinin de adeta baharı olarak görmüşler.

Kavga bitsin istediler

Kürtler, PKK’nın bugüne kadar icat ettiği veya siyasi ideolojik bir propaganda ajanına dönüştürdüğü hiçbir sembolü Nevruz kadar benimsemedi. Çünkü sahiden ülkenin üzerine çöken kara bulutları dağıtacak bir baharı bekliyorlar. Çünkü yüreklerinde ve hayallerinde bahara ve dolayısıyla da huzura duyulan büyük bir özlem var. PKK ile JİTEM, 1990’larda baharın gelmesini engellemek için sıkı bir işbirliği yapıp Nevruz’a kan düşürdü.AK Parti iktidarı ile birlikte ise baharı müjdeleyen cemreler düştü, insanlar baharın gelebileceğine inanmaya başladı.

Ancak örgüt ve bileşenleri bu gidişatı engellemek için her yola başvurdu. AK Parti iktidarında çözüm sürecini örgüt ve bileşenleri tam 11 kez (Dağlıca, Aktütün, Reşadiye, Silvan, Urfa, Ceylanpınar vs. vs.) kanlı eylemlerle (terörle) bitirmek istedi. Ancak AK Parti bu engellere aldırmadan yoluna devam etti. Son cemrenin düşmesi ile bahar gelsin istedi.

Bölge insanı, halkımız doğanın ve değişimin tüm süreçlerini an be an gözlemleyen bir deneyime ve kişisel bilgeliğe sahiptir. Toprağa düşen cemrenin nasıl arzı ısıttığını, suya düşen cemrenin nasıl yağmuru-suyu yumuşattığını ve havaya düşen cemre ile nasıl atmosferin okşayıcı bir esintiye dönüştüğünü bin yıllar boyunca her yıl deneyimledi ve gördü.

Hepsi Öcalan’ın tezgahı

Bu baharda da aynen Nevruz ile birlikte ülkeye ve dağlara huzur gelsin, bahar gelsin istediler. Kendilerine ait olmayan bu kavganın bir an önce bitmesini istediler. Kendilerinin olmayan bir savaşa dahi gidenlerin, sağ salim geri gelmesini dilediler. Nevruz hep bir umut oldu. İşte AK Parti bu umudu yeşertmek adına çoğu zaman yutkunacağı şartları kabul ederek işe koyuldu.

Örgüt ve onun adına bir takım talepleri dile getirenlerin tamamının söylediğinden bir yol haritası belirleyerek bu baharın doğmasını sağlamaya çalıştı.

Görüşmeler başladı. Müzakereler derinleşti. Tam ağaçlar uyanacaktı ki örgüt tekrar tekrar kanlı eylemlere ve entrikalara başladı. Bir vakitten sonra işin rengi değişti. Anlaşmayı bozdular. İmralı notlarından edindiğim izlenim: Bütün bu mizansenin tezgahlayıcısı bizzat Öcalan’dır. Öcalan basit bir şark kurnazlığı yaparak şiddeti artırıp kendi geleceğini garanti altına alacak bir tuzak kurdu. Öyle alçak bir kurnazlık ki her seferinde “Ben bir şey istemiyorum, özgürlüğüm falan önemli değil” derken esasında tek istediği kendi kişisel geleceğiydi.

Şiddet artacak, kan gövdeyi götürecek   bu durumdan kurtulmak için ülke ve siyasi aktörler ve hatta TBMM ona çağrıda bulunacak “Gel bizi kurtar” diyecek duruma mecbur bırakma planını kurdu. Hinlikle sahnelediği bir senaryoydu bu. Ülkede ve bölgede kan gövdeyi götürecek, kaotik bir atmosfer olacak, insanlar nereye gideceklerini bilemeyecek kadar şaşkın duruma düşecekti... Bu ortamda Öcalan, tipik Hollywood filmlerindeki ‘dünyayı kurtaran Amerikalı asker’ olup çıkacak ve duruma vaziyet edecekti. Oysa müzakerelerin amacı Kürtlere baharı müjdelemekti. Kanlı katillere değil.

Şimdi örgüt, siyasi uzantısı üzerinden eski günlere geri dönüp deşifre olan bu kanlı mizanseni tekrar manipüle etmek istiyor.

Buna artık kimse inanmaz. Başta da Kürtler inanmıyor.

“Bu işin kilidi İmralı ile müzakeredir” deniliyordu AK Parti ve devlet bu yolu da denemeye kalkışınca tüm bahanelerinin bittiğini gören örgüt ve bileşenleri bu müzakere sürecini başlatan ve başlatılması için irade beyan eden siyasi iktidara ve özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’a kelimenin tam anlamıyla kuduz itler gibi saldırmaya başladı. (Lütfen bu tabirimi mazur görün, başka bir ifade durumu anlatmaya yetmiyor zira)

Demokrasi maskesi

Kendi cinayetlerini gerekçe göstererek süreci bitirdiler. Müzakereleri bitirmelerinin asıl nedeni, işlerin rayında gitmesiydi, gitmemesi değil.

Öcalan bu süreci kendisini Türkiye’nin demokratik gücünün tanrısal lideri yapma fırsatına dönüştürmek istedi. Bunun için de PKK’yı AK Parti’nin üstüne saldı.

PKK da Öcalan’dan aldığı talimatla tüm varlığını, bu toprakların asıl sahibi olan muhafazakarların ülke siyasetinde kendi gücü oranında bir aktör olarak var olmalarını engellemeye adadı. Bu fedakarlığı (!) gören diğer tüm örgütler hemen onun etrafında kümelenmeye başladı.

Bütün bunlar örgütün yüzündeki barış ve demokrasi maskesini düşürdü. Asıl niyetin Kürt meselesi olmadığı görüldü. Bölgede hangi vatandaşa mikrofon uzatıldıysa bu yapının asıl amacının Kürtler olmadığını söyleyen cümleler duyulmaktadır.

Bu caniliğin ve pervasızlığın hesabı sorulmadan yeniden bir müzakerenin yapılması, işlenen o cürümlerin onaylanması ve hesabın da görülmeden kapatılması demektir.

İnsanlar, HDP/PKK ile barış umudu taşıdığı için müzakere edilmesine onay verdi. Ancak örgütün artık barış istemediği açık bir biçimde görüldü. Buna rağmen kurulacak olan yeni bir müzakere masasına milletimiz asla destek vermeyecektir. Bundan dolayı da kişisel kanaatim bu ekiple yeni bir müzakerenin yapılmayacağı yönündedir.

Hatırlanırsa Demirtaş, “Biz barış yapılacak son nesiliz” demişti. O cümleyi örgüt dilinden normal hale çevirerek yeniden kurarsak bu şu demektir, “Ülkede siyaset üzerinden yürütülecek olan barışı katledecek silahlı bir çetemiz şimdi de var sonra da olacaktır.” Anlıyoruz ki bu ifade barış için değil örgütün derebeyliği için söylenmiştir.

Elinde kanla müzakere çağrısı

Ez cümle şu an var olan PKK ve HDP aktörleri milletin gözündeki kredilerini tüketti. Sermayeleri de yok. Kişilik ve irade sahibi de değildirler. Bazı uluslararası aktörlerin koçbaşı olduklarını bizzat kendileri deklare ettiler.

Ellerinin kanlı olduğunu da 6-8 Ekim olaylarında gördük.

Derebeylik kurmak isteyen, temsil ettiğini iddia ettiği bir halka hayatı zindan eden ve katliam çağrısı yapan birisinin müzakere çağrısı yapmasından daha komik olanı sanırım bu çağrıyı yapanın böyle bir atmosferin gerçekleşeceğine inanıyor olmasıdır.

Zaten bu mevzudaki en dikkat çekici konu, maskeleri düşmüş olduğu halde insanları kandırmaya devam edebileceklerine inanıyor olmalarıdır.

Her şeyden evvel bundan sonra yeni bir müzakere çağrısını yapan kişinin katliam azmettiricisi, eli kanlı ve silahlı olmaması lazımdır.

Bana göre yeni bir sürecin başlaması pek mümkün görünmüyor. Demirtaş yargılanmadan, Öcalan idam edilmeden, Karayılan enselenmeden ve bunları maşa olarak kullanan eller kırılmadan bir daha herhangi bir müzakerenin yapılacağını sanmıyorum.

AK Parti cephesinden de bu durumu hala kavrayamamış olanlar var sanırım. Zira AK Parti bu meseleyle ilgili çalışmaları hala o eski ekiple, “müzakereci” kişilerle yürütmektedir.

O ekip mücadele edemez. Onların zihinlerindeki ve ellerindeki bilgi ve proje müzakere içindi. Mücadelede işe yarayacak bir bilgi yok. Bölgeden edindiğim izlenim: Örgüt ve bileşenlerinin de hala “bu ekibe” güvenerek yeni bir müzakerenin başlayacağına dair bir kanaat sahibi olduğudur.

“Daha çok kan daha erken müzakere masası” kurulacağı fikri yaygın olarak örgüt ve bileşenlerinde belki de bu nedenle hala hakimdir.

Hatırlayın lütfen, Eşkıya’nın (Baran’ın) gelip onun kafasına silahı dayayıp tetiğe basacağına ihtimal vermeyen mafya babası, pervasızlıkta sınır tanımamıştı.

Anlaşmayı bozanların bir daha muhatap alınması mümkün değildir. Muhatap değişirse onu bilemem.

Zira şu an müzakere çağrısı yapanlar fiilen ölmediyse de hükmen öldüler. Şark kurnazı, kurduğu mizansen ile kendi “ipini” kendisi çekti.

STAR / AÇIK GÖRÜŞ

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim