1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ’Ankara Meydan Savaşı’ daha bir alenîleşirken..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

’Ankara Meydan Savaşı’ daha bir alenîleşirken..

A+A-

Bizim tarihimiz açısından, Ankara’daki ilk büyük meydan savaşı, miladî- 1402’de, ’Timur-Leng’ (Topal Timur) ile (Yıldırım) I. Bâyezid arasında meydana gelmiş ve taa Semerqand’dan gelen Timur, Osmanlı’nın Sırbistan’daki Niğbolu Savaşı’nın muzaffer sultanı Bâyezid’i ağır bir yenilgiye uğratmıştı. (Aynı etnik kökene mensub ve müslüman olan iki taraf arasındaki bu savaş, sırf bir saltanat ve iktidar savaşıydı.) O yenilgiyle, Osmanlı, ilk dağılış faciasını yaşamış ve daha sonra patlak veren şehzadeler arası boğuşmalarda Çelebi Mehmed’in duruma hâkim olmasıyla, o küllerin arasından Osmanlı yeniden dirilmişti..

Daha sonraki tarih dönemleri boyunca, Ankara uzuuun süren bir derin uykuya daldı ve ancak, son 85-90 yıldır, hayatımızda yeniden etkin.. Ve bir çok gizli ve açık savaşların alanı.. Ve derinden derine bir ’topyekûn savaş’ sürmekte..

Savaşın bir tarafında, milletin büyük ekseriyetinin desteğini kazanan, hep ezilmiş olan Anadolu halkının temsilcileri olarak, devlet yönetimine elkoymaya çalışan ve tırmanışları giderek güçlenen ve de, halkın dünya görüşünü oluşturan ve sosyal hayatı, tanzimde İslam inancını az veya çok etkili kılmaya çalışan bir cenah..

Karşı tarafta ise, Osmanlı’nın dağılışını daha bir hızlandıran Makedonya dağlarındaki çete kurşunları ve Selanik’deki mason localarının yönlendirdiği güçlerin, Osmanlı’nın dağılmasından sonra, Ankara’da kendileri için bir yeni üss gibi oluşturdukları yönetim mekanizmasının başındakiler.. Kılık değiştirmiş bir ’İttihad- Terakkî komitacıları..’

Bu güç odakları arasındaki savaş, neredeyse 1 asırdır, bütün boyutlarıyla, bütün entrika ve hileleriyle, giderek daha bir şiddetlenerek sürüyor..

Bir tarafta, hep ezilen Anadolu halkının biraz da gelişigüzel ve de karşı oldukları güçlerin koydukları kurallara göre vermeye çalışmasına rağmen; giderek gelişen bir mücadele..

Diğer tarafta, müslüman halkı, Anadolu’nun son 800-900 yılına yabancı ve aykırı bir yeni ’resmî  ideoloji’nin kulu-kölesi yapmayı hedef edinen; kitleleri, dârağaçları ve ’Bu iş behemehal /mutlaka olacaktır, amma, ihtimal ki, bazı kelleler koparılacaktır!’  vecizeleriyle sindirirek, ellerinde iktidarlarını tutmaya çalışan bir ’mütegallibe zümresi’, ’taife-i laicus’..

Bu ’derin ve sessiz gizli meydan savaşı’nda, kişiler değişebilir..

Nitekim, 85 yıl öncelerde, Ali Şükrî Bey, Huseyn Avni (Ulaş), Kâzım Karabekir gibi isimler sivrildiklerinde, şiddetle bertaraf edildiler.. Fethî (Okyar) Bey’e oynattırılan, uyduruk ’Serbest Fırka’ denemesi bile, kontrolden çıkacak noktaya gelince; 99’ncu gününde kapatıldı. Ardından da kamuoyu, ’Menemen tertibiyle sindirildi.. 1923’ten 1950’ye böyle gelindi..

1950’deki ilk serbest seçimlerde ise, halk, o diktatörlük zencirini kırmak için öyle bir tepki verdi ki, boyutları önceden tahmin ve tasavvur bile edilememişti.. Ama, o devrim çapındaki halk hareketinin, ileride, laik rejim için bir tehlike teşkil etmemesi için, daha 1945’de İsmet İnönü ile Celâl Bayar arasındaki bir ’muvazaa/ danışıklı döğüş mutabakatı’na göre şekillendiği, ancak, 1995’lerde ortaya çıktı.. Devler, su başlarını baştan tutmuştu..

Müslüman halkın maddî ve manevî bütün zenginliklerini talân eden ’mütegallibe zümresi’nin ve ’İttihad- Terakkî komitacılığı’nın seçkin isimlerinden ve ’M. Kemal’i sevmenin bir ibadet olduğunu’ söyleyecek kadar ’fenâ -fi-l’ M. Kemal’ olan C. Bayar’ın, bir ’emniyet sübapı’ olarak C. Başkanlığı’na getirilmesine rağmen; bir ’halk adamı’ olan Adnan Menderes’in 1950-60 arasındaki çabalarıyla, ülke, biraz rahat nefes almıştı.. Ama, halkın güçlenmesi, ’taife-i laicus’un zayıflaması demekti.. 

Bunun için, ’kemalist/ laik kurtarıcı’lar, ’27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ni yaptılar ve  ’hukuk’ adına sergilenen Yassıada yargılama cinayetleri sonunda, Adnan Menderes’i öldürdüler; ’Taife-i Laicus’  kan tazeledi.. Bir ’Ankara Savaşı’ daha kaybedilmişti. Kan ağlayan halk ise, tepkisiz kalmış, acısını kalbine gömmüştü..

(Gizli) Ankara Savaşları daha sonra yine devam eder, ap-açık..

Millete rağmen sürdürülen o tahakküm mekanizmasının, o sağlıksız patlamalar şeklinde, ortaya daha başka buhranlar çıkarması da tabiî idi.. Nitekim, ’12 Mart 1971, 12  Eylûl 1980 ve 28 Şubat 1997’deki askerî darbeler’ , hep ’kurtarıcılık’ adı adı altında, ’Taife-i Laicus’un tahakkümünün, oligarşik diktanın  pekiştirilmesi hedefine hizmet için gerçekleştirildi ve millet, yine tepkisiz kaldı ya da, tepkilerini sadece sandıklarda sergilemeye çalıştı; AP, CHP/ DSP gibi partiler arasında savrularak..

Ama, İslamî eğilimleri herkesten edaha fazla olarak bilinen kadroların devreye girmesinden ve hele de, Tayyîb Erdoğan gibi ’önceki örneklere göre daha başarılı bir  uygulamacı’ olarak sivrilen bir ’halk çocuğu’nun sahneye çıkmasından sonra, halkın o savrulmalardan büyük çapta kurtulduğu ve yüzde 50’lere ve hattâ yüzde 60’lara varan bir halk desteğine doğru ilerlendiğinin görülmesi, bütün planları alt-üst etti..

Ve ’Ankara Savaşları’nın yeni bir merhalesi başladı.. ’Ben millete hizmet etmeye varım, ve yaptığım hizmete kendi şahsiyetimin, kendi dünyamın mührünü de vururum.. Eğer bunu vuramıyacaksam, o zaman sadece birilerine hizmetçi olmuş olurum..’ dikkatiyle hareket ettiğinin mesajını veren bir Tayyîb Erdoğan’dan, ’mütegallibe zümresi’ sadece kendilerine hizmet bekliyorlar; ve bu hizmetlere kendi dünyasını yansıtması halinde karşısına hemen, em. başsavcı ve em. generaller ve de diğer prof.lar gibi nice ’laik zorba’lar yanında, yazık ki  Baykal bile, ’idâm’ hatırlatma ve tehdidleriyle çıkabiliyorlar..

’Artık iç savaş başlamıştır, ya İslam devleti kurulur ya da devrim yapılır.’ gibi tahrikçi savaş çığırtkanlıklarını tv. ve diğer medya organlarından pervasızca yapabilen kişi Yalçın Küçük gibi bir uçuk prof. kişi olduğu için, ’boş ver..’ deyip geçilemez..
28 Şubat 1997 günlerinndeki Batı Çalışma Grubu’nun planlamasıyla, dolaylı TSK destekli ADD (Atatürkçü Düş. Dernekleri)’nin Gn. Başk. (ve, Jand. Gn. Kom.lığından em. org.) Şener Eruygur'un yönettiği ’Hukuk ve Siyaset Okulu’ panelinde evvelki gün yükselen ihtilal çığırtkanlıklarına da bu çerçevede bakmak gerekir.. Orada, Birol Başaran isimli bir iş adamının, ’Bazı durumlarda hukukun askıya alınmasının zararı yoktur. Mustafa Kemal hukuka çok bağlı olsaydı, devrimlerini yapamazdı.. Hukuk dışına çıkarak yaptı, onları..’ şeklindeki ilginç itirafların, Eruygur tarafından ’hukuk dışına çıkılacak günlerin yakın olduğu’ sözleriyle teyid edilmesi ve katılımcıların bu sözleri dakikalarca ayakta alkışlaması, basit bir ’şirretlik’ten öteye, bir ’psikolojik savaş’ın yeni bir merhalesinden haber veriyor..

Bu oyunu, laik rejimin yargı organları veya diğer kanunî güçleri değil; milletin kendi iradesine sahib çıkmaktaki uyanıklığı bozacaktır..

YAZIYA YORUM KAT