Anayasacılık hareketleri ve anayasa oluşturma yöntemi -2

12.05.2009 17:43

Ümit Kardaş

Acele etmeden, anayasa metnini bir parti veya hükümet tasarısı haline getirmeden, topluma mal ederek oluşturmak önemlidir. Bu anayasa azınlıkta olanların da, marjinallerin de "benim anayasam" diyebilecekleri bir yöntemle tartışılmalıdır. Bu anayasa demokratikleşmeyi, özgürleşmeyi ve farklılıklarımızla birlikte barış içinde bir arada yaşamayı, dinsel ve ırksal gerilimleri aşmayı sağlayacak bir yöntemle oluşturulmalıdır. Örgütler, gruplar, kümeler, tek tek bireyler görüş ve önerilerini ortaya koyabilmelidirler. Tartışmaya ve katılıma kışkırtıcı çağrılarla bireylerin sürece katılımları sağlanmalıdır.

Osmanlı Devleti'nin ilk anayasal belgesi 1876 tarihli Kanun-i Esasi'dir. Kanun-i Esasi, kişisel haklar ve hukukî güvenceler bakımından önemli yenilikler getirmiş ancak temsilî bir organa yer vermemiştir. Kanun-i Esasi'nin bir anayasa olup olmadığı tartışmalıdır. Kapani'ye göre Kanun-i Esasi gerçek bir anayasa değil, millete bağışlanmış bir berattır. (Charte Constitutionelle) (Münci Kapani- Kamu Hürriyetleri) 1876 Kanun-i Esasisi'nde 1909 yılında yapılan önemli değişikliklerle II Meşrutiyet'e geçilmiş ve monarşi gerçekten sınırlanmıştır. Devlet aygıtının yeniden düzenlenişi ve kişi hakları açısından ilk kez parlamenter anayasal bir monarşi kurulmuştur.

1918'den sonrası ulusal devletin kurulabilmesi sorununun yaşandığı dönemdir. Bu dönemde 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (anayasa) kurtuluş mücadelesinin bir anayasa ile hukukî bir zeminde sürdürülmesi iradesinin bir ürünüdür.

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olağan bir meclis tarafından klasik anayasa anlayışına ve sistematiğine uygun olarak yapılmıştır. Hak ve özgürlüklerin felsefî kökeni ile sınırları konusunda doğal hukuka atıf yapan, özgürlükçü ve bireyci yaklaşım söz konusudur. Bu anlayış 68'inci maddede ifadesini bulmuştur: "Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına muzır olmayacak her türlü tasarrufta bulunmaktır." Maddede özgürlüklerin sınırı olarak devletin çıkarları, milli çıkarlar, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, milli güvenlik, kamu yararı gibi kavramlara yollamada bulunulmamıştır. Bu düzenlemede Fransız Devrimi'nin liberal ve bireyci etkileri görülmektedir. (Bildirinin 4. maddesi) 1961 ve 1982 anayasalarında bu liberal eğilimden kaçınılmıştır. 1924 Anayasası bu anayasalara göre daha liberal ve bireycidir.

ANAYASA ÇATISININ OLMAZSA OLMAZI: DEMOKRASİ

1924 Anayasası'nda tartışılabilecek olan husus, birtakım hak ve özgürlüklerin öznesi olarak geçen "Türkler" ya da "Türk" kavramıdır. 1924 Anayasası'nın 88'inci maddesinde "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur." denilmiştir. Bu düzenlemeyle dinsel ve ırksal farklılıklar kabul edilmiş, ancak "Türk'lük" sıfatının dinsel ve ırksal bir anlam taşımadığı, coğrafî (Türkiye ahalisi) ve siyasî (vatandaşlık bağı) anlama geldiği vurgulanmıştır.(Tanör-a.g.e) Kanımızca yapılan vurguda her ne kadar ulusal ve dinsel bir anlam bulunmamakla beraber yine de özne başat bir etnik kimliği göstermektedir. Demokratik bir tanımda özne yurttaştır. O halde bir etnik kimliği tanımlamak doğru değildir. Anayasada bir yurttaşlık tanımının bulunması şart değildir. Ancak bir tanım yapılacaksa etnik vurgusu olmayan demokratik bir tanım yapılması gerekir. Bu tanım "Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes din, ırk ve kültür farkı olmaksızın Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır." şeklinde yapılabilir.

1924 Anayasası yasama ve yürütme erklerinin birliği noktasından hareket etmiştir. Bu anayasa çoğulcu olmaktan çok, çoğunlukçu demokrasi anlayışına yatkındır. Bunun nedeni bu dönemdeki ana sorunun köklü reformlarla toplumun ve devletin çağdaşlaştırılması olarak görülmesiydi. Anayasa yargısını kabul etmeyişi, gerek Şûra-yı Devlet'i yürütme görevi başlığı altında düzenleyişi gerekse olağanüstü mahkemelere açık kapı bırakması yeni rejimin siyasî ve ideolojik amaçlarıyla ilgilidir. Yargının yeni rejimin ve devrimlerin bekçisi olması istenmiş olup, bu dönemde yasama ve yürütme işlem ve eylemleri üzerinde etkili bir yargı denetimi istenilmemiştir. Tek parti rejimi, hak ve özgürlükler açısından anayasanın öngördüğünden farklı, baskıcı ve otoriter bir tablo yaratmıştır.

Bir askerî darbe sonucu gerçekleştirilen 1961 Anayasası'nın başlangıç metni hak ve özgürlükleri ön plana alan bir cümle ile başlasa da, bu bağlantıyı etnik bir kimliğe "Türk Milleti'ne" ve "Türk Milliyetçiliği'ne" bağlamıştır. Anayasanın temel amacı demokratik hukuk devletini bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kurmak olarak belirtilmiştir. Bu anayasa klasik hak ve özgürlükler, sosyal ve siyasî haklar bakımından bazı Avrupa anayasalarından daha kapsamlı olup, meclisin takdir alanını hak ve özgürlükler aleyhine kullanması olanağını daraltmıştır. ("Temel hak ve hürriyetler, anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir." md. 11) 1924 Anayasası'nda hak ve özgürlüklerin öznesi "Türk", "Türkler" biçiminde belirtilmiş olmasına rağmen, 1961 Anayasası'na göre bu özne "herkes"tir. Dolayısıyla özne "insan"dır. Ancak bu anayasa ilk kez MGK gibi yarı-askerî bir kurulu anayasal organ haline getirerek, yürütme erkine ortak etmiş ilk kez askerî mahkemeleri ve Askerî Yargıtay'ı anayasal organ haline getirmiş, asker kişiler açısından tabii hakim ilkesine aykırı olarak askerî yargıya geniş bir görev alanı belirlemiş, sivilleri bazı önemli suçları nedeniyle askerî yargının görev alanına sokmuştur. 1971 askerî müdahalesinden sonra MGK'nın kuruluşu ve yetkilerinde yapılan değişikliklerle TSK'nın yürütme üzerindeki ağırlığı artırılmış ve daha önemlisi asker kişilerle ilgili idarî işlem ve eylemlerin yargısal denetimi Danıştay'dan alınmış ve ilk kez oluşturulan Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne verilmiştir. Ayrıca 1961 Anayasası'nda özgürlük kural, sınırlama istisna olmasına rağmen, yapılan değişiklikle bu durum tersine çevrilmeye çalışılmıştır. Hak ve özgürlükleri sınırlama nedenleri çoğaltılarak "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" gibi soyut, muğlak sınırlamalar getirilmiştir.

Bir darbe ürünü olan 1982 Anayasası ise devleti yücelten, kutsayan, bireyi korumasız bırakan, tam bir geriye gidişi ifade eden, devlet otoritesini ve askerî vesayeti pekiştiren, hak ve özgürlükleri sınırlamalarla kullanılamaz hale getiren bir anayasa olmuştur. Aslında Batı'da görüldüğü gibi anayasalar bildirilerde yer almış hak ve özgürlükler temeline dayanmaktadır. Anayasaların felsefesi ve yapılış amacı kişilerin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, onlara hukuk güvenliğini sağlamak, devlet aygıtını bu amaca hizmet eder şekilde oluşturmak, demokratik, özgürlükçü ve barışı öngören bir toplumsal uzlaşmayı sağlayacak ilke, kurum ve kuralları düzenlemektir. Bu amaca ve felsefeye hizmet etmeyip, tersi amaca hizmet eden metinleri anayasa olarak değerlendirmek söz konusu olamaz. Bu nedenle 1982 Anayasası'nı hem içeriği, hem yapılışı ve oylama biçimi göz önüne alındığında bir anayasa metni olarak kabul etmek zordur. 1982 Anayasası askerî vesayetin sınırlarını daha da genişletmiştir. Bu anayasada AB ilerleme raporları doğrultusunda yapılan değişiklikler bu anayasanın felsefesinin, ruhunun, amacının değişmesini sağlayamamıştır. AKP'nin daha çok kendi varlığına yönelik tehdidi bertaraf etme olarak anlaşılabilecek kısmî anayasa değişikliklerine gitmesinin ne kendisine ne de demokratik rejimin ve barışın gerçekleştirilmesine bir katkısı olamaz.

Yenİ anayasanIn oluşturulmasI

Dili, içeriği, felsefesi ve yapılış şekli bakımından düzeltilmesi olanaksız, kişilere ve topluma deli gömleği gibi giydirilen, demokratik, laik, sosyal hukuk devletini klişeleştiren, ilerlemenin, demokratikleşmenin, özgürleşmenin, barışın önünü tıkayan bu yükten kurtulmanın zamanı gelip geçmiştir. Monist (tekçi) bir anlayıştan plüralist (çoğulcu) bir kuruluş felsefesine geçme ihtiyacı bulunmaktadır. Tek etnik kimlik, tek din, tek dil, tek kültür, tek mezhep kurucu felsefesi toplumdaki çokluğu kuşatamamakta, gerilimi artırmaktadır. Üstelik bütün bu tekler devlet tarafından kontrol edilip, sınırlanmaktadır. O halde çokluğu kuşatacak ve barış içinde beraberce yaşatacak ilkelere dayalı bir toplumsal mutabakat nasıl oluşturulmalı ve neleri içermelidir?

Anayasanın içeriği kadar oluşturulma yöntemi ve süreci de toplumsal mutabakat bakımından önemlidir. Toplum içinde anayasaların tarihi, niteliği, içeriği ve işlevi açısından bir bilgilendirme çalışması yapılmalıdır. Bu çalışmada hükümet kadar siyasi partilere, meslek örgütlerine, medyaya ve STK'lara görev düşmektedir. Bu bilinçlendirmeyle birlikte öncelikle hangi amaçlara, hangi ilkelerle varılacağı tartışılmalıdır. Anayasanın maddeleri üzerindeki tartışmalara sadece meclis ve üniversiteler değil, sivil toplumun da katılması sağlanmalıdır. Acele etmeden, anayasa metnini bir parti veya hükümet tasarısı haline getirmeden, topluma mal ederek oluşturmak önemlidir. Bu anayasa azınlıkta olanların da, marjinallerin de "benim anayasam" diyebilecekleri bir yöntemle tartışılmalıdır. Bu anayasa demokratikleşmeyi, özgürleşmeyi ve farklılıklarımızla birlikte barış içinde bir arada yaşamayı, dinsel ve ırksal gerilimleri aşmayı sağlayacak bir yöntemle oluşturulmalıdır. Örgütler, gruplar, kümeler, tek tek bireyler görüş ve önerilerini ortaya koyabilmelidirler. Tartışmaya ve katılıma kışkırtıcı çağrılarla bireylerin sürece katılımları sağlanmalıdır. Bugünlerde sıkça örnek gösterilen Güney Afrika Cumhuriyeti'nin anayasa yazma süreç ve yöntemi önemli bir modeldir. Bu ülkede anayasa oluşturma görevini yürüten kurucu meclis komisyonlarına iki milyonu aşkın yazılı görüş gelmiştir. Medyada farklı konularda görev yapan komisyonların çalışmalarıyla ilgili ilanlar verilmiş ve halkın katılımı teşvik edilmiştir. Tek tek bireylerin yorumları ve itirazları dikkate alınarak yeterli bir mutabakata varılmıştır. Bu mutabakatın anlamı, ikna olmayanların dahi süreçte ciddiye alınmalarından dolayı çıkacak iradeye saygı duymalarıdır. Anayasayı yazma süreci 2 yıl sürmüşken, mutabakat sağlama süreci 6 yıl sürmüştür. Türkiye'nin deneyimi ve birikimi bu süreci kısaltabilir. Kuşkusuz anayasa bir çatıdır. Bu çatının dayandığı sütunlar (mevzuat) eğer demokratik ve özgürlükçü değilse anayasanın bir anlamı kalmayacaktır. Anayasayla birlikte temel yasalarda anayasal düzenlemelere uygun değişiklikler bu sürece paralel olarak öngörülmelidir. Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Sıkıyönetim Kanunu, OHAL Kanunu, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu, Basın Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Dernekler Kanunu, Asayişe Müessir Bazı Fiillerin Önlenmesi Hakkında Kanun, İl İdaresi Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu gibi.

 

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim