1. YAZARLAR

  2. Ferhat Kentel

  3. Anayasa ya da kibir ve tevazu
Ferhat Kentel

Ferhat Kentel

Yazarın Tüm Yazıları >

Anayasa ya da kibir ve tevazu

A+A-

Modern insan karmaşık bir insan. Onu tek bir tanıma sokarak açıklamak mümkün değil. Modern insan bir tür “kavşak”; içinden kapitalizm, sanayi toplumu, “medenileşme”, “kamusallaşma”, ulus, milliyetçilik, rasyonalite vb. geçen bir “kurgu”... Ama aynı zamanda bu modernlik kurgusunun hiçbir zaman tam olarak da kuşatamadığı, unutması beklenen “eski”yi bünyesinde az veya çok taşıyan, unutamadığı zaman ya direnen ya da bundan utanan ve bu yüzden gerilimlerle dolu, sürekli bir inşa hali...

Modernist kurgunun –olabildiği kadar– ele geçirdiği insan, dünyaya kibirli bakan bir insan. Bütün dünyanın doğal zenginliklerini, kaynaklarını kendi emrine amade gibi görüyor. Onu kuşatan çevrenin kendini yeniden üretmesi, yaşamaya devam etmesi hiç derdi değil. O çevreyi sömürebildiği kadar sömürmek, onun için “sömürmek” kelimesiyle anlaşılan bir durum değil; bu onun “hak”kı... ilerlemenin ve aklın yolu... ve bu ona göre “normal”...

Modernleşen insanın sömürdüğü çevre sadece doğal zenginlikler değil. Modern insan aynı zamanda kendi türünü de, kendisi kadar “modernleşmemiş” olan insanları da sömürmeyi kendi hakkı olarak görüyor; onların üzerinde tasarruf hakkı olduğunu varsayıyor.

Modern insan sadece “akıl” ile hareket ettiğini varsayan ve sahip olduğu aklı “Tanrı” yerine koyan bir kibir abidesi. Bu akla yeteri kadar sahip olmadığını düşündüğü canlılara, türlere ve diğer insanlara yukarıdan bakan; üstünlüğünü ispat etmek için, her türlü “iktidar teknolojisini” kullanmaktan çekinmiyor.

Bunun için de elinde bol miktarda teknoloji var. Her şeyden önce sermayesi var; ekonomik gücü var.

Mesela ırkçılık, kahramanlık gibi, doğrudan değerlere gönderme yaparak kendi üstünlüğünü “gösterecek” ideolojileri ve anlatıları var. Alman Nazizm’i gibi mesela...

Ve elinde “bilim” var; sözde bilim, rakamlar, “ilerlemenin kaçınılmazlığı”, “doğa kanunu” gibi gerekçeleri var. Bir yandan “evrensel” olduğunu iddia ederken, diğer yandan “ulusal kimlik” dayatan, bu kurgusal ve de varsayımsal kimliği dinselleştirerek ezberleten bir eğitim sistemi var.

Çıplak gücü ve bu gücün sembolleri var; silahları, orduları, üniformaları, rütbeleri, takım elbiseleri, kravatları, siyah lüks otomobilleri var.

Hukuku var... Anayasası, kanunları var. Güçlülerin, kazananların damgasını taşıyan, kurgulanmış olan dünyanın “normal” ve “uyulması gereken” olduğunu anlatıyor.

Ve işte bütün bunların bileşiminden tekrar beslenen inanılmaz bir kibri var ve bu kibirle, bütün bunları konsantre bir vaziyette barındıran devleti var.

Ve bizim devletimiz, modernliğin şablonlarını, “sonuçlarını” ithal etti, “bizim modernizmimizi” kurdu; yaptığı işi çaktırmadan, ince teknolojilerle değil, göstere göstere yaptı. Bir türlü “eski”den kurtulamamış olan her şeyden utanan, “eski”yi ve “farklı” olanı hatırlatan her şeye karşı kibir ve öfkeyle saldıran bir ruh hali yarattı.

Kürtleri, Ermenileri, Müslümanları en yetkili ağızlardan her türlü aşağılamış kurucu bir felsefeyle kuruldu bu modernizm. Cumhuriyet tarihi, kendilerini üstün yaratıklar, başkalarını böcek gibi gören başbakanlarla, Adalet, İçişleri bakanları ve daha bilumum etkili ve yetkili şahsiyetle dolu.

Bizim modernizmimiz kendinden çok utanan, aşağılık kompleksiyle yüklü ve bu yüzden kibir konusunda tavan yapan bir modernizm. Bu yüzden ovaları betonlarla, şehirleri beton kulelerle donatmak, akarsuların boğazını kelepçeyle sıkarak öldürmek, insanları dümdüz etmek konusunda hiçbir izan tanımayan; itiraz edenleri “şu ya da bu ilkemize, ilerlemeye, vatana-millete aykırı” diyerek, derdest edip, her türlü muameleyi meşru gören bir modernizm...

Anayasanın “konuşulur gibi” yapıldığı bir dönemde aklıma geldi bütün bunlar... Bir toplumun “adını koymanın” belgesi olan Anayasa’yı belki bu gözle bir daha okumak ve yeni anayasayı düşünürken belki şu kibirden biraz sıyrılıp, yerine “başkalarının”, başka canlıların da “biz en akıllı” ve “en yücelerle” eşit olduklarını, onların da belki düşündükleri arasında “akla” yatkın bir şeyler olduğunu düşünerek biraz “tevazu” pratiği yapabiliriz belki...

ferhatkentel@gmail.com

TARAF 

YAZIYA YORUM KAT