Anayasa ve Laiklik Tartışmaları

08.05.2016 22:48
Anayasa ve Laiklik Tartışmaları
Demokrasinin İslâmîsi olur, ama laikliğin İslam'a uyarlanması mümkün değildir. Bunu yapmaya çalışanların hem laikliği hem de İslam'ı bozarak yaptıklarını görüyorum ve bunun teoride ve pratikte geçerliği olmayacağını düşünüyorum.

Hayrettin Karaman / Yeni Şafak

Meclis Başkanı sayın İsmail Kahraman'ın yaptığı bir konuşmadaki laiklikle ilgili sözlerinin çarpıtıldığı anlaşılıyor. Yıllardan beri “bu ülkede laiklik olmalı mı, olmamalı mı, olursa nasıl olmalı ve anayasada nasıl yer almalı” konusu tartışılıyor. Gün geliyor laikliği tartışanlar hapse atılıyor, parti ise kapatılıyor, gün geliyor “laiklik anayasadan ve uygulamadan kaldırılsın, ülkede şeriat uygulansın” diyenler oluyor ve bunlara kimse dokunmuyor.

“Hangisi daha sağlıklı ve faydalı” sorusuna benim cevabım ikincisidir; bugünkü dünyada ve şartlarda bir ülkede vatandaşlar şiddete ve hakarete yönelmeden ve yöneltmeden düşünce ve inançlarını serbestçe ifade edebilmeliler ve insanca tartışabilmeliler. Düşünceye ve inanca baskı, bunu yapanları amaçlarına ulaştıramaz, kaçınılmaz sonucu diyalogların kesilmesi, köprülerin yıkılması, gruplaşma ve gruplar arası gerginlik, hatta çatışma olur.

Anayasa konusu da böyle, bildiğim kadarıyla cumhuriyetin ilanından beri ülkemizde demokratik bir anayasa olmadı. Totaliter yönetimler kapalı kapılar arkasında ve bazen kapıyı kapatmaya bile ihtiyaç duymadan seçtikleri adamlarına anayasa metinleri hazırlattılar, sonra bazılarını, “ya kabul et ya daha kötüsüne razı ol” kabilinden iki seçenekle kamuoyuna sundular.

Bugün demokratik bir ortamda anayasa tartışılıyor; bakıyorum da -benim devamlı olarak tahammülsüz olduklarını söylediğim- gruplar bu tartışmaya da razı olmuyor, “şuna değdirtmem, buna dokundurmam, endişe duyuyoruz, kaygılıyız, nereye gidiyoruz…” kabilinden marazalar çıkarıyorlar.

Anayasa ve laiklik konularındaki şahsi görüşümü yazmayı erteleyerek TÜSİAD'ın tepkisini tahlil edeceğim.

Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmiş:

“Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temel değerlerinden laiklik ilkesinin yeni Anayasa'dan çıkarılmasına yönelik TBMM Başkanı'nın açıklamasından büyük bir üzüntü ve rahatsızlık duyduk. Laiklik ilkesinin yeni Anayasa'dan çıkarılması önerisini kaygı verici ve kabul edilemez buluyoruz.”

“Laiklik başta olmak üzere akıl, bilim, hukuk ve özgürlük üzerine inşa edilmiş Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmaya devam edeceğiz.”

Bu açıklamayı ben iki paragrafa ayırdım. Birinci paragraf tartışamadan kaçan, dayatmacı, “üzüntü, rahatsızlık, kaygı” gibi duyguları işe karıştıran ve bunları tekeline alan başkalarına ise bu duyguları meşru görmeyen, daha da önemlisi “kabul edilemez” kesin hükmü ile tartışmayı bitiren bir yaklaşımı temsil ediyor.

İkinci paragrafa gelince:

Demokrasinin var olduğu bir ülkede siyasi, sosyal, ideolojik, dini grupların ve bireylerin düşüncelerini açıklamalarını, belli değerlere sahip çıkmalarını ve bu değerleri koruyup savunmak için meşru yöntemler kullanarak çaba göstermelerini demokrasinin gereği olarak görüyorum, ancak bu hak belli bir gruba değil, bütün fertlere ve gruplara ait olmalıdır. Komünistler, dindarlar, farklı fikir ve ideolojilere sahip olanlar da “kendi değerlerine sahip çıkacaklarını ve bunu yaymak için meşru yoldan çaba göstereceklerini” serbestçe açıklayabilmelidirler.

Atatürk ilke ve inkılaplarına dayalı bir sisteme ve bu sistemin değerlerine sahip çıkanların hür, mesela dînî değerlere sahip çıkanların yasaklı olduğu ülkede demokrasi yoktur.

Şu halde “kaygıyı, rahatsızlığı, üzüntüyü” bir yana bırakıp soğukkanlılıkla konuşalım ve tartışalım.

Demokrasinin İslâmîsi olur, ama laikliğin İslam'a uyarlanması mümkün değildir. Bunu yapmaya çalışanların hem laikliği hem de İslam'ı bozarak yaptıklarını görüyorum ve bunun teoride ve pratikte geçerliği olmayacağını düşünüyorum.

Yukarıda kurduğum cümle benim düşüncem ve inancımdır. Bir şahsın düşünce ve inancını açıklaması başkadır, bunun topluma teklif ve tahmil edilmesi (yüklenmesi) başkadır. Demokrasilerde birincisi için imkan vardır, olmalıdır ve bundan kavga da çıkmaz, çıkmamalıdır. Ama ikincisi böyle değildir; halkının da pek çoğu ile birlikte seküler demokrasiyi benimsemiş olan bir ülkede gerçekleri ve şartları kaale almadan ikide bir de “laikliği kaldırmaktan, şeriat düzenine geçmekten” söz etmek, “Kur'an'a dayalı bir anayasa metni hazırlayarak bunun kabulünü ilgili mercilerden talep etmek” en yumuşak bir ifade ile söyleyeyim “akıl kârı değildir”. Biz bu filmi daha önce de izledik, sonu hüsran oldu, kazanımların kaybı oldu, bir daha toparlanabilmek için yılları vermek gerekti ve gerekiyor.

Şeriat düzeni isteyenlerin bu düzeni uygulamaya kendilerinden başlamaları gerekiyor. Önce Müslümanım diyenler gerçek manada ve bütünüyle Müslüman olacaklar, olmak için ellerinden geleni yapacaklar. İşleri, davranışları, işlemleri, hayatları –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olacak. “İslâmî olanı” olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak. Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam'ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek. Diyelim ki, yeterli sayıda insanı ikna etmek mümkün olmadı “şiddete, baskıya, silaha sarılarak”, bunun kaçınılmaz sonucu olacak iç savaş ve çatışma çıkararak amacı gerçekleştirme yolunu seçmek de yol değildir. Bırakın bugünün Türkiye'sini ve dünyasını, asırlarca öncesinde bile İslam alimleri (fukaha), İslam'dan sapan yönetimi yola getirmek isyansız ve silahsız olmuyorsa “iç savaş, kargaşa, düzenin bozulması, daha büyük zararlara uğranılması” manasındaki “fitne”ye sebep olmamak için sabredip beklemek gerektiğini söylemişlerdir.

Bugün samimi ve akıllı Müslümanların yapacağı iş/hizmet, fert ve aile olarak iyi Müslümanlar olmaya çalışmak, uygun olan her aracı kullanarak halka İslam'ı anlatmak, öğretmek, yaşamalarına yardımcı olmaktır. Bugün insanların zihniyet ve ahlakını etkileyen amillerin “İslamlaşma” faaliyeti bakımından büyük engel olduğunu ben de biliyorum ve defalarca yazdım, ama bunu kısa sürede değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini de bilmemiz gerekiyor. Koskoca Sovyet Rusya imparatorluğunu transistörlü radyonun yıktığı söylenir, bunu unutmamak gerekiyor. İletişim sınırlarını dünyaya kapatan, kapattığını sanan ülkelerin halklarına bakın, nasıl dünya ile iletişim kurmanın ve etki yüzünden şiddetlenen tepki ile daha ziyade bu çekime kapılmanın içine düştüklerini görün. Bu modern Deccal'ın hakkından gelmenin yolu safları sıklaştırmaktır, uygun çevreler oluşturmaktır, eğitimi sağlam bilgiye dayanarak yapmaktır, iletişim ve bilişim araçlarının içini kendimize ait olanla doldurmaya yönelmektir.

Bu satırları Sayın Meclis Başkanına kasten yamanan sözler sebebiyle yazmadım, o maksadını açıkladı, aşağıda birkaç cümlesini yazacağım. Yazımın sebebi yüzme bilmediği halde denize, paçaları sıvamadan dereye girmeye kalkışanlardır. Maksadım denenmişi tekrar denemeyi önlemeye yardımcı olmaktır.

Sayın Başkan maksadını yazılı olarak şöyle açıkladı:

“Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak dercedilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.

“Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır. Mevcut anayasamızda Türkiye'nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır. Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir. 'Anayasanın dindar olması' beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzı ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir.”

Ve Başkanın maksadı laiklikle İslam'ı bağdaştırmak değil, herkes ve her kesim için en geniş ölçüde din ve düşünce hürriyetini sağlamaktır.

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim