1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Anadilde Eğitim Ayrıştırır mı?
Anadilde Eğitim Ayrıştırır mı?

Anadilde Eğitim Ayrıştırır mı?

"Kürtçenin öğrenilmesi ve öğretilmesi anadilde eğitim anlamında toplumsal bir istektir ve yeni anayasada bu hakkın önü açılmalıdır."

A+A-

Fatih Üniversitesi öğretim görevlisi Engin Şahin, Türkiye'de anadil önündeki yasakların kaldırılmasının herhangi bir sorun teşkil etmeyeceğini, bilalis toplumun zaten bunu içselleştirdiğini belirtiyor.

Anadilde eğitim ayrıştırır mı?

Engin Şahin / Zaman 

Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası, defalarca değişikliğe uğramasına rağmen, siyasetin asli konularının başında topyekûn/sil baştan yeni bir anayasa yapılması ihtiyacı giderilebilmiş değildir.

Çünkü yapılan değişiklikler 1982 Anayasası'nın çağdaş, modern, çoğulcu, demokratik ve insan haklarına saygılı bir anayasa çizgisine ulaşmasına yeterli olmamıştır. Son dönemde gerek 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumu öncesinde, gerekse 12 Haziran 2011 genel seçimleri öncesinde siyasi partilerin Türkiye'nin yeni anayasa ihtiyacını vurguladıklarına ve daha katılımcı, daha demokratik yeni anayasa vaat ettiklerine şahit olduk. Bilinen ve şüphe götürmeyen gerçek Türkiye, yapılması planlanan yeni anayasasında birçok sorunu çözmek zorundadır. Bu sorunların başında vatandaşlık, kimlik sorunu, din ve vicdan hürriyeti, merkezî ve yerinden yönetimler, vesayet kurumları ve asker-sivil ilişkileri gelmektedir.

Vatandaşlık ve kimlik sorunu birbirine sıkı sıkıya bağlı ve birisi çözülmeden diğerinin çözümü mümkün olamayacak problemlerdir. Türk anayasa tarihinde vatandaşlık Cumhuriyet'in kuruluş ideolojisi çerçevesinde oluşturulmuş ve referans noktasını etnisiteden almıştır. Diğer bir ifadeyle devletin vatandaş algısı, vatandaşı tanımlaması ve kabul etmesi etnik kimlik üzerinden olmuştur. Örneğin 1982 Anayasası'nın siyasi haklar ve ödevler kısmını düzenleyen dördüncü bölüm 66. madde birinci fıkrada "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." ibaresi yer almaktadır. Birçok gelişmiş devlet anayasalarında vatandaşlık hem tarafsız hem de sadece devlet ve vatandaş arasındaki bağı ifade ederken (ve hatta bazılarında tanım dahi yoktur) 1982 Anayasası'ndaki bu tanım oldukça enteresandır. Birey İtalyan, Fransız veya İngiliz olsa dahi Türkiye Cumhuriyeti'nde vatandaşlık kazanacak şartları yerine getirip vatandaşlık elde ettiği anda aynı zamanda devlet gözünde Türk olmaktadır. 1982 Anayasası bu şekilde bir homojenleştirici yaklaşım ile hazırlanmıştır. Toplum içinde farklı din, dil, mezhep ve etnik grupları göz ardı ederek tüm bireyleri 'aynılaştırma' çabası içindedir. Aslında 1982 Anayasası'nın sürekli kriz haline gelmesine neden olan sebep işte tam bu noktada yatmaktadır: Bir ulus yaratma çabası içinde homojen ve tek tip toplum algısı ile kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nde farklılıkları göz ardı etmek ve çoğulcu toplum yapısını inkâr etmek! Bu durumu Prof. Levent Köker, 30 Nisan-1 Mayıs 2011 tarihlerinde Bolu Abant'ta 23. Abant Platformu-Yeni Dönem Yeni Anayasa başlıklı toplantısında 'Türkiye gibi çok farklı düzeylerde dinsel, mezhepsel ve inançsal olarak bölünmüş çoğulcu bir toplumda homojen bir millet yaratma, devlet eliyle yapmaya kalkma çok ağır bir yük' olarak ifade etmiştir.

1982 Anayasası'nın vatandaşlık tanımına tekrar dönersek Türkiye sınırları içinde yaşayan ve etnik kimlik olarak Türk olmayan birey veya grupların inkâr edildiği çok rahat anlaşılabilir. Kimliklerin göz ardı veya inkâr edilmesi aynı zamanda kimliği oluşturan unsurların da yok sayılmasıdır. Kimliğin oluşmasında en önemli faktör ise kuşkusuz dildir. Etnik kimliği bir arada tutan ve iletişimi sağlayan tutkal vazifesi yapan dilin kullanılması son derece önemli bir konudur. Türkiye'deki vatandaşlık tanımlamasından başlayan farklı kimlikleri inkâr politikalarına esasen bölünme, parçalanma korkularıyla meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. Farklılıkları zenginlik olarak görmekten çok uzak olan bu anlayış yıllarca amacına hizmet edecek şekilde başarılı da olmuştur. Ancak günümüzde 'Kürt sorunu/meselesi' olarak çözümü ertelenebilir veya göz ardı edilebilir bir hâl olmaktan çıkan kimlik ve dil sorunu çözülmeye çalışılmaktadır. AK Parti hükümeti bu taşın altına elini koymuş ve bu sorunun çözümü noktasında önceleri Kürt açılımı, sonra Demokratik açılım olarak isimlendirdiği çeşitli politikalar geliştirmiştir. Yeni anayasa sürecinde ise bu politikaların devam edeceği sinyalleri güçlü şekilde algılanmaktadır.

Peki, yeni anayasada anadil kullanım hakkı, anadilde eğitim gibi kimlik konusunun en hassas noktası nasıl çözümlenebilir? Anadilde eğitim veya iki dilli yaşam üniter devlet yapısına zarar verir mi?

ÜNİTER DEVLET YAPISI VE ANADİLDE EĞİTİM

Dünyada farklı etnik kimlikleri içinde barındıran ülkelerin de yaptığı gibi bu soruların dil konusundaki çözümü? resmî dilin tanımlanması ve diğer dillerin kullanımına izin verilmesidir. Resmî yazışmalarda hem ulusal hem de uluslararası platformlarda devlet resmî bir dil belirler ve bu dilin öğretilmesi ve öğrenilmesi mecburi kılınır. Bunun yanında farklı etnik grupların dilsel ayrımların temel hakkı olan dilini kullanabilmesinin önü açılır ve anayasal teminat altına alınır. Bu sayede devletin resmî dilinin yoksunluğundan söz edilemezken, toplumun her kesiminin kendi anadilini kullanmasına izin verilmiş olur. Her ülkenin kendi içsel sosyo-politik durumları olduğu gerçeğini inkâr etmeden dünyadan bazı örnekler vermek istiyorum. Geçtiğimiz mayıs ayında birçok sivil toplum kuruluşunun yaptığı gibi Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) 'Vesayetsiz ve Tam Demokratik Bir Türkiye İçin İnsan Onuruna Dayanan Yeni Anayasa' başlıklı bir rapor hazırladı. Raporda eğitimde anadil kullanan ülkelere örnek olarak Rusya, Slovakya ve Azerbaycan verilmiştir. Örneğin Slovakya Anayasası'nın 34. maddesinde resmî dil öğrenme hakkına ek olarak, bir azınlık dilinde eğitim görebilme hakkı tanınmıştır. Azerbaycan Anayasası'nın 45. maddesinde herkesin anadilini kullanma hakkı vardır ve herkese istediği dilde eğitim ve öğrenim görme, sanatsal faaliyetlerle uğraşma hakkı tanınmıştır.

Bu meseleyi Türkiye açısından değerlendirirsek Türkçe resmî dil olarak kalmalı ve eğitim hayatında öğretilmesi ve öğrenilmesi mecbur olmaya devam etmelidir. Ancak bunun yanında doğu bölgelerinde Kürtçenin öğrenilmesi ve öğretilmesi anadilde eğitim anlamında toplumsal bir istektir ve yeni anayasada bu hakkın önü açılmalıdır. 1982 Anayasası'nın 42. maddesinin son fıkrasında, "Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez" ifadesi yer almaktadır ve yasaklayıcı bir hükümdür. Türkiye'nin yeni anayasasında böyle yasaklayıcı bir hüküm yerine resmî dili tanımlayan ve sonrasında farklı etnik grupların anadillerini kullanmalarını sağlayacak bir hüküm çoğulcu toplum yapısına hitap edebilir. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmî dilinin Türkçe olduğu ve bunun yanında hiç kimsenin sosyal hayatında, kültürel, bilimsel, dini ve sanatsal faaliyetlerinde anadilini kullanma, anadilinde eğitim, öğrenim ve kamu hizmeti görme hakkından mahrum bırakılamayacağını içeren bir hükmün yeni anayasaya eklenmesi anadilde eğitimin resmî dil yanında kullanılmasına izin verebilir. Doğu coğrafyasında yaşayan insanların bu haktan yararlanmaları çoğulculuğun bir gereğidir.

Diğer taraftan bazı kesimlerin sıkça dile getirdiği Kürtçenin okutulması devletin bölünmez bütünlüğüne yani üniter devlet yapısına zarar verir iddiası tutarlı değildir. Zaten günümüzde doğu bölgelerinde trafik levhalarının, belediye binalarında odaların ve resmî devlet kurumlarında iletişimin Kürtçe ve Türkçe olduğu bir gerçektir ve toplum bunu yaşamaktadır. Bu durum üniter yapıya zarar vermemektedir. Anadilde eğitim Türkiye'nin üniter yapısı açısından bir sorun olmaktan çok, sorunun bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır. Asıl sorun belirli bir coğrafi bölgede tam anlamıyla demokratik özerklik adı altında bağımsızlık girişimleridir. Bu girişimler siyasi hareketlerdir ve üniter devlet yapısı için tehlikelidir. Özerkliği idari ve mali çizginin dışında siyasi alanda aramak bölünme hedefinden başka bir amaç güdemez. Burada anadilde eğitim talebinin bölünme tehlikesiyle ilişkilendirilmesinin sebebi, anadil talebinin ve demokratik özerklik çıkışının aynı coğrafyada ve aynı etnik kimliğe mensup bireyler tarafından ortaya atılmasıdır. Bu iki talebi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Aksi halde hazırlanması planlanan Türkiye'nin yeni anayasası da geçmiştekilerden çok farklı olmaz.

 

HABERE YORUM KAT