Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

Anadil

A+A-

Ahmet Türk'ün BM'nin "21 Şubat Uluslararası Anadili Günü" dolayısıyla DTP Grup Toplantısı'nda Kürtçe konuşması üzerine "DTP'nin derdi ne?" diye soruyordu bir köşe yazısı başlığı.

Konu "Kürtçe konuşmak" olunca DTP Genel Başkanı dertlenmesinden kim dertlensin?

Türk, derdini, hapishanede geçirdiği dönemi hatırlatarak açıkça anlatmış da zaten:

"Ailelerimiz ziyarete geliyordu., başka dil bilmedikleri için Kürtçe konuşmak istiyordu. Ancak Kürtçe konuşmanın hem bize hem de kendilerine yönelik baskı aracı olduğunu ve bu yüzden dayak yediğimizi bildikleri için Kürtçe konuşmuyorlardı. Biz buna rağmen bazen 'nasılsın anne' diyorduk; onların yüreği kurulmadan dönmelerini istiyorduk. Sonra da bunun için dayak yiyorduk. O zaman kendi kendime 'bir gün, resmî bir toplantıda anadilimle konuşacağım' diye söz verdim."

Görüyorsunuz durumu; bu durumun arkasında duran sistemin adına "totaliter" mi dersiniz, "faşizm" mi dersiniz, siz karar verin.

Var mıdır bir benzeri diye dolaştım biraz, ama bir benzerini bulamadım.

Demek ki ne kadar övünsek azdır.

"Bunların derdi ne?" diye soranların az biraz "empati" ile bu manasız sorgulamadan vazgeçebileceklerini sanıyorum. Hele bir düşün biraz: Kapısında "T.C. Cezaevi" yazan bir cehenneme düşmüşsün ve ziyaretine gelen annene "nasılsın" diyemiyorsun. Dersen de bir ton dayak yiyorsun.

Demek ki, Ahmet Türk'ün "bir gün, resmî bir toplantıda anadilimle konuşacağım" diyerek dert edindiği "şey"i, sen de dert edinmelisin.

"Anadili" meselesi son derece derin bir konu. Bu son derece önemli mesele siyasetten-hukuktan çok önce psikolojinin-psikanalizin konusudur. "Her şey gider geriye anadil kalır" demiyor muydu düşünür. Bir çocuğun kişiliğinin-dilinin oluşumunda anadilinin yeri-önemi nedir? Arkadan gelen dillere kıyasla anadilin belirleyiciliği nedir? Anadilsiz anne-çocuk ilişkisinin ne şekil alacaktır? Romanlar niçin anadilde yazılır. Çevirilerin anadile yapılması niçin tercih sebebidir? Derin bir konu, siyasetin-hukukun hele de devletin elinin uzanmaması gereken derin bir konu yani.

Şimdi de gelelim "Meclis'te bir anadil olarak Kürtçe" meselesine.

Benim düşüncem şöyle: Türk'ün Meclis'te Kürtçe konuşması (grup toplantısında olsa bile) bir "ilk" olarak "empati" ile yaklaşılması gereken bir davranıştır. Bu "ilk"in "provokasyon" olarak değerlendirilmesi ve Genelkurmay'ın görev alanına girmesi yanlıştır. Ama bu davranış "alışkanlık" haline gelirse o zaman iş başka; böyle bir alışkanlık beraberinde içinden çıkılması son derece zor sorunları beraberinde getirecektir.

Bunun nedeni MHP Genel Başkanı'nın olayı fırsat bilerek ard arda sıraladığı gerekçeler değildir tabii ki. Bunun nedeni bu türden heyecanlı nutuklarda ifade edilenlerden uzak biçimde "birlikte konuşma-tartışma" zemininin ortadan kalkacak olmasıdır. Meclis'in varlık nedeni konuşup-tartışmak ise, herkesin derdini herkesin anlayabileceği bir dille (dillerle) yapmasından tabii bir şey olamaz.

Ben bu nedenden dolayı Hasip Kaplan'ın "Meclis kürsüsünde başka dille konuşulamazsa İsrail Devlet Başkanı gelip İbranice konuşmadı mı? Clinton gelip İngilizce konuşmadı mı? Onlar konuşabiliyor ama 20 milyon yurttaşı olan ülkede Kürtçe konuşmak yasak. Bu anlayışı tartışmak lazım" şeklindeki açıklamasının tartışmaya çok açık olduğunu söyleyeceğim.

Kaplan'ın "Cumhuriyetin ilk günlerinde tutanaklara bakın, Kürdistan mebusları Kürtçe konuşuyor, Lozan'da Kürtçe konuşulması özgürce. Peki niye yasak" eleştirisini de tartışmaya çok açık nitelikte buluyorum.

Her şeyden önce bu akıl yürütme ile bir yere varabilmek imkansızdır.. İbranice, İngilizce ve başka dillerden Meclis'e hitap eden kişiler her şeyden önce bu ülkenin"yurttaşı" değillerdi. Ve birer devlet başkanı oldukları için Türkçe bilseler bile Meclis'e kendi dilleriyle hitap etmek mecburiyetindeydiler. Ayrıca TBMM de benzerleri gibi dili-dilleri belirlenmiş "ulusal" bir meclistir. Bu belirlenmişliği anayasa ve yasalarda altı çizilmiş "resmi diller"i düşünerek hatırlatmıyorum. Bu belirlenmişlik "parlamento" sözcüğünün etimolojisinden hareketle birlikte "konuşmak-tartışmak" fiillerine imkan tanıyan sınırlar içinde olmalıdır. Dolayısıyla TBMM de Avrupa Parlamentosu gibi çok dilli bir meclis olmadığına göre, onun dilinin-dillerinin de herkesin konuşup yazıp-okuyup-konuşup-anlayacağı nitelikte olması gerekir. "Clinton İngilizce konuştu ise ben de pekâla Kürtçe konuşabilirim" demek farklı düzlemlerde olan iki konuyu birbirine karıştırmak değil midir?

Demek ki, Türk'ün yaptığı gibi "Kendime söz verdim bir gün resmî bir toplantıda Kürtçe konuşacağım" deyip bunu gerçekleştirmek ne kadar anlaşılması ve bizi (acı da olsa) gülümsetmesi gereken bir davranış ise, Kaplan'ın konuya ilişkin akıl yürütmesi de –açıklamasının amacını yanlış yorumlamıyorsak eğer- anlaşılması o derece imkânsız bir tavırdır.

Buraya kadar söylediklerimden hareketle Meclisler'in tek ya da iki dile mahkûm olduklarını ileri sürdüğüm anlaşılmasın. Böyle bir tezi savunmak giderek önem kazanan "anadili" meselesinin gelecekte önümüze ne türden yeni oluşumlar getireceğini hesaba katmamak olur. Oysa biliyoruz ki "anadil" meselesi en az bizim kadar dünyanın da gündemindedir. Hem de mesela Fransa örneğinde olduğu gibi sadece "bölgesel diller" çerçevesinde değil. "Bölgesel dilleri" bir biçimde tanımaya başlayan (yeni öğrendim: Fransa'da 23 Temmuz 2008 tarihinde yapılan bir anayasa değişikliği sonucu, şu madde anayasaya girmiş durumda: "Bölgesel diller Fransa'nın ortak mirasına dahildir.") Avrupa kültürü de –göreceksiniz- fazla uzak olmayan bir gelecekte bu kıtada yaşayan göçmenlerin dillerini de bir biçimde resmi dolaşıma sokmak zorunda kalacaktır.

Peki o halde soralım: Kürtçenin bugün ve yakın gelecekte TBMM'de ikinci dil olarak kullanımına geçilmesini beklemek gerçekçi bir umut mudur?

Bu soruyu da yarınki yazıda gözden geçirelim.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT