Amin Maalouf‘un Kimlik Halleri

16.03.2009 19:23

Asım Öz

Yazarlarla neden söyleşi yapılır? Bu soruya ayrıntılı, inandırıcı ve gerekçeli yanıtlar vermeden, tanınan yazarlarla söyleşi yapıp yayımlamanın anlamı nedir? Kuşkusuz her söyleşi yapan kişi bu sorular üzerinde düşünmek zorunda da değildir. Kuşku yok ki, Eco'yu ya da Maalouf'u, içeriğin yanı sıra salt dil (langue) olarak değil söylem (discours) olarak da Türkçe, İtalyanca ya da İngilizce okumak farklı okumalar ("lecture"ler) gerektirir. Amin Maalouf kendini geniş ve ayrıntılı bir şekilde kitaplarında anlattığı kadar özellikle yabancı basında, Fransız, İngiliz edebiyat, kültür-sanat dergilerinde yayımlanan söyleşilerinde neredeyse söyleyeceği her şeyi söylemiş olan yazarlardan. Amin Maalouf’un romanlarını adadaki bir eve kapanıp yazdığını Ragıp Duran’dan öğrendiğimde hayret etmiştim. Daha sonraları pek çok roman yazarının bir tür kapanma ile roman yazdıklarını öğrenince Duran’ın aktarımını daha iyi kavramıştım.

Edebiyat ve edebiyat dışı çalışmalar, 'tarih'in dipdiri kalmasında, hep ilgi odağı olmasında azımsanmayacak görevleri üretmiştir. Bizde de 'tarih' romanlarda, oyunlarda işlenmiştir. Ama 'tarih'e bilinçli bir biçimde eğilme ve orada kitleleşerek taşlaşmış, özünü, özelliğini, ayrıntısını yitirmiş kimi yaşantıları çözmek, yeni bir ruh vererek canlandırmak, gizli kalmış kimi gerçekleri kurcalayarak 'o günlere, o döneme' değişik bir açıdan bakarak değerlendirmek, Gülün Adı romanının Türkçeye çevrilmesiyle başladı. Gülün Adı, tarihi roman nasıl yazılmalı konusunu gündeme taşıdı. Tartışmalar, yapılandırma söyleşileri, girişimler, kaynak aramalar çoğaldı. Gülün Adı’nın etkilerini yaygınlaştıran başka bir yazar, Amin Maalouf geldi bütün kitaplarıyla ve 'tarihi roman'a ilişkin zemini sağlamlaştırdı.

Kitaplarında genellikle, çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin inanç, yaşayış, tarih ve söylencelerini başarıyla işleyen yazarın, ilk kitabı olan ve 1983 yılında yayımlanan "Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri" adlı araştırmasıyla tanındığını ve bu kitabın büyük bir ilgi görerek pek çok dile çevrildiğini biliyoruz. Afrikalı Leo, Semerkant, Işık Bahçeleri, Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl, Tanios Kayası, Doğunun Limanları ve Yüzüncü Ad onun romanları arasında en tanınmış olanları. Ve bu zeminde kazılar yoğunlaştı, toplumsal tarihlerle bireysel tarihler irdelendi. Amin Maalouf'un son kitabı Yolların Başlangıcı roman olarak piyasaya sürüldü (Fransa'daki yayımcısı da kitabı roman kategorisinde yayımlamış) ama Maalouf bu kitabında bir romancıdan çok araştırmacı gazeteci rolünde görünüyor. 2000 yılında verdiği bir röportajda yazar aile geçmişi üzerinde inceleme yaptığını ve bir sonraki kitabının bunun üzerine olacağını söylemiş, ayrıca böylesi bir araştırmanın ona ne denli acı verdiğini de sözlerine eklemişti.

Amin Maalouf’un anneannesi İstanbul'da doğmuştur. Harun Nakaş adındaki büyük dayısı da yüzyılın başında Osmanlı başkentinde tiyatro oyunculuğu yapmıştır. Yapıtlarındaki tarih eşelenince şunları söyler: "Zaten tarih insanlığın belleğidir, tarihten kopmak kendi belleğinden kopmaktır, yazar ne yazsa, tarihsel bağlamdan kurtulamaz ki!/ Ben her şeyden önce romancı olmak istiyorum, ama aynı zamanda bir roman ele alındığında, onu politik bir çerçeveye, gündelik olayların bağlamına oturtmamak imkansız gibi. Benim istesem de istemesem de verdiğim politik mesaj, köken ve aidiyetlere sıkı sıkı sarılmayı reddetmekten geçer. Ama güncel politik olaylara asla değinmek istemiyorum./ Ben Lübnanlı'yım. Lübnan bildiğin gibi farklı farklı kimliklerin oluştuğu bir ülkedir. Kimisi kendini Finikeli diye tanımlar, kimisi Arap'tır, kimisi Osmanlı... Benimse parçalanmaktan kurtulmak, kendimle barışık yaşayabilmek için kendime seçtiğim aidiyet şudur: Ülkemin tarihine aitim ya da ülkemin tarihine ait her şey benim kişiliğimin bir parçasıdır. Lübnan'ın Roma, Grek, Arap, Osmanlı dönemlerinin hepsine sahip çıkıyorum, bütün bunların toplamı ve karışımıyım. Kitaplarımın tümünde, en geniş anlamıyla Doğu uygarlığı algılanır ve buna her zaman bir nebze Batılılık da eklenir, Doğu'yla Batı arasındaki bu gelgiti ben asla önceden planlamam, kendiliğinden oluşur. / Ömür boyu yazacağıma inanıyorum, zaten yazı esas vatanım benim. Belki de tek vatanım..."

Kül Öykü gazetesinin 21.sayısında yayımlanan Maalouf’la A. Rangarajan’ın yapmış olduğu söyleşiyi okuyunca Ali Değirmenci’nin Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat(Ekin Yayınları;2008) kitabında yer alan Maalouf’la ilgili değerlendirmelerinin ne kadar haklı olduğunu bir kere daha anımsadım. Önce söyleşide dikkat çeken kimi noktalar üzerinde durmak istiyorum. Irak ve Afganistan işgalleri ile ilgili sorularla başlayan söyleşi sorusuna Maalouf Berlin Duvarının yıkılmasından sonra uluslar arası ilişkilerin ahlaki güvenirliliğini yitirdiğine vurgu yapar. Küresel sorunlarla birlikte artık ihtiyacımız olan yönetim biçiminin sadece katılımcı değil aynı zamanda güvenilir ve etkili bir yönetim biçimi olduğunu vurgulama gereği duyar. Tarihi romanlarını kaleme alırken tarihe bu günün bilinciyle yaklaştığını gizleme gereği duymaz Maalouf. Çünkü “sadece bugünün gözünden bakarak geçmişteki anlamları görebiliriz. Tarihin tam bir yapımı söz konusu değildir, bunun için evrensel bir yol da yoktur. Ancak şuna katılıyorum, tarih, seçilmiş belli herhangi bir görüşü meşrulaştırmak ya da yok etmek için kullanılabilir. Ancak sonra kendimi olumlu efsanelerin dokumacısı olarak görüyorum. Şunu size garanti edebilirim ki, olumlu düşünceyi korumak istersek bu tür efsanelerden çok var” Ali Değirmenci adını andığım kitabında Maalouf’un Ölümcül Kimlikler kitabından hareketle şöyle der: “yazarın, geçmişteki İslam olgusunu bugünküyle mukayese edilemeyecek kadar olumladığını görebiliyoruz. Ancak ilk bakışta müslüman okuyucunun da gönlünü okşayabilecek olan bu sözler, bu görüşler, unutulmamalı ki diğer dinlerle mukayese edildiğinde bir anlam ifade ediyor. Yazar o dönemlerde Hıristiyanlığın daha kötü uygulamalara imza attığını belirtmeye çalışıyor. İslam’ın, özellikle Hıristiyan toplumlarının hiçbir şeyi hoş görmedikleri bir devirde bir "hoşgörü protokolü" düzenlendiğini ve bu protokolün yüzyıllar boyunca bütün dünyada yan yana birlikte yaşamanın en ileri biçimi olduğunu savunan Maalouf, bugünkü durumun gerçek nedenlerini araştırmada egemen Batılı bakış açısından sıyrılamıyor. Ona göre tarih, İslam'ın, içinde öteki kültürlerle yan yana birlikte yaşama ve verimli etkileşim konusunda sonsuz potansiyel taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Ama daha yakın tarih de, gerilemenin mümkün olduğunu kanıtlamaktadır. Bu yaklaşım, açıkça görüldüğü gibi uzlaşma ve demokrasiyi merkeze almaktadır. Tarihin böyle okunmasının doğru ve yanlış tarafları bir yana, yazar, vahiy orijinli dinleri romanlarında yaptığı gibi tarihi/kültürel malzeme olarak görülmekte, sadece pratik, maddi kimi yansımalarını dikkate almaktadır. Yazarın önemsediği zenginlik ve olumluluk, toplumun kendini güvende hissetmesinden kaynaklanmaktadır. Fakat yazar son yüzyıllarda İslam Dünyasına yönelik saldırıları, iç ve dış, maddi ve manevi güvenlik yitimini, emperyalist politikaları yeterince gündeme getirmemektedir. Olumlulukların, ıslah ve direniş çabalarının da üzerinde durulmadığını, kimi kötü karikatürlerin sürekli göze sokulduğunu söylemek mümkün. Maalouf, kimi zaman açıkça çarpık, tek taraflı ve indirgemeci oryantalist bir anlayışa da sahip olabilmektedir”

Bugünkü anlaşmazlıklar söz konusu olduğunda İslam dininin birlikte var olma ve çok kültürlülük adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirip getirmediği noktasındaki soruya tıpkı Ölümcül Kimlikler kitabında olduğu gibi yanıt verir Maalouf: “Benim kendi aileme ve atalarıma bakın. Biz Hristiyanız ve benim atalarım inançlarını tamamen bağımsız ve özgür bir biçimde yaşamışlar, hem de son 1400 yıldır tamamen Müslümanlar tarafından yönetilen bir bölgede. Milattan sonra 3.yüzyıldan beri, her türlü sınıftan Hristiyanlar Lübnan’da yaşamıştır. Buna benzer örnekleri İspanya’nın çeşitli şehirlerinde de verebilirim. Üstelik İspanya ya da Sicilya’da, orta çağlarda Hristiyanlık egemen olmaya başladığı dönemlerde güvence verilen Müslümanları düşündüğümde, onların yok olmasına neden olan talihsiz olayları hatırlayıp üzülüyorum. Tüm bunlara rağmen iki noktayı aydınlığa kavuşturmak istiyorum. İlki günümüz koşullarının yaşanan olaylarda büyük payı var. Şu anda yaşanan olayları görmezden gelerek geçmişe yönelmek çok doğru bir şey değil. İkinci olarak bir kişin dinine bakarak onun hoşgörülü ve demokratik ya da hoşgörüsüz ve zorba biri olduğuna karar vermek akıllıca değildir. Tarih bizi bu tür indirgemeci yargılar karşısında dikkatli olmamız için uyarıyor.” Amin Maalouf geçmişi değerlendirirken bugünkü yaşananları atlamamak gerektiği noktasında önemli bir tespit yapmakla birlikte Batılı değerlerin küreselliğine vurgu yaparcasına demokrasi içinden konuşmasıyla Ölümcül Kimlikler’deki yaklaşımını sürdürmekte. İlk yaklaşımını yani atalarının Müslüman toplumlarda daha hoşgörülü bir yaşam sürdüklerini ifade eden satırlarını Değirmenci şu şekilde alıntılamış:"Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya'daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya'daki Müslümanlara? Yok oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler."

Yazarın, geçmişteki İslam olgusunu bugünküyle mukayese edilemeyecek kadar olumladığını bundan dolayı da bugün de yaşamak istemediğini söyleşisinde de görebiliyoruz: “Aslında bu durum bir nostaljiden kaynaklanıyor. Bildiğiniz gibi 1975 yılında, gençliğimde gezdiğim dağlarımı ve topraklarımı arkamda bırakarak doğduğum ülkeyi terk etmek zorunda kaldım. Bu benim için çok acı bir deneyimdi. O yüzyıllarda, dünyanın benim içinde bulunduğum kısmı büyük bir dostluk, barış ve uyum içindeydi ki ben bunları şu an çok özlüyorum.”

Postmodern bir kimlik algısıyla tarihi değerlendiren Maalouf’un nostaljik yargıları ile ilgili çok önemli tespitlerde bulunan Değirmenci’den bir alıntı ile noktalamak istiyorum yazıyı: “ ilk bakışta müslüman okuyucunun da gönlünü okşayabilecek olan bu sözler, bu görüşler, unutulmamalı ki diğer dinlerle mukayese edildiğinde bir anlam ifade ediyor. Yazar o dönemlerde Hıristiyanlığın daha kötü uygulamalara imza attığını belirtmeye çalışıyor. İslamın, özellikle Hıristiyan toplumlarının hiçbir şeyi hoş görmedikleri bir devirde bir "hoşgörü protokolü" düzenlendiğini ve bu protokolün yüzyıllar boyunca bütün dünyada yan yana birlikte yaşamanın en ileri biçimi olduğunu savunan Maalouf, bugünkü durumun gerçek nedenlerini araştırmada egemen Batılı bakış açısından sıyrılamıyor.”

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim