Amerikan toplumu ne yapabilir?

08.11.2008 15:16

Yasin Aktay

Barack Hüseyin Obama'nın seçim kampanyasına yön veren en önemli sloganı “evet, yapabiliriz” (Yes, we can do!) idi. Bu slogan öyle görünüyor ki, Amerikan demokrasi tarihinde en azından son elli yıldır bütün toplumu etkisi almış bulunan bir ruh halini çok iyi yakalamış ve bunu çok iyi dağıtan bir etki yapmış.

Son elli yıldır bilebildiğimiz seçimlere katılım oranı neredeyse yüzde ellileri nadiren geçiyordu. Seçimlere katılım oranının düşüklüğü Amerikan toplumunda en iyi kanıksanmış mevzulardan biridir. O kadar ki, Türkiye'de yüzde yetmişlerin üstü seksenlerin altındaki bir katılımla gerçekleşen bir sonucun temsil veya meşruiyeti hakkındaki sorular hemen Amerika'daki bu alışıldık teamüle atıfla cevaplanabiliyor.

Oysa ABD'de de seçimlere katılımın düşüklüğü, şimdi çok daha iyi anlaşılıyor ki, seçim sonuçlarına dair kötümser inançla ilgilidir. Seçim sonuçlarının bir şeyleri değiştirebileceğine dair hiçbir umut olmadığı için insanlar seçimlere katılmakta çok istekli davranmıyor, demokrasi süreci seçim aşamasında bile nüfusun en fazla yarısının dahil olabildiği heyecansız ve rutin bir işleme dönüşüyor. Bu açıdan ABD seçimlerinden Obama'nın temsil ettiği özellikleriyle etkileyici bir zaferle çıkmış olmasından çok daha önemli olan seçimlere bu kadar heyecanlı ve kapsamlı bir katlımın gerçekleşmiş olmasıdır. Aynı katılımla sonuç tam tersi, yani McCain lehine gerçekleşmiş olsaydı da aynı anlamı geçerli olacaktı.

Bu seçimlere kadar, bir bakıma Amerikan toplumunun üstüne serpilmiş bir ölü toprağı vardı. Son zamanlarda sosyologlar bu toplum hakkında “kaygısız toplum” şeklinde tipolojiler, kavramlar, modeller üretmeye başlamışlardı. Tocquiville'in 1800'lü yılların başlarında “sivil toplumun cenneti” gibi tasvir ettiği Amerika'nın, bugün itibariyle evinin önünde adam doğrasalar olayı kılını kıpırdatmadan seyreden ve dönüp televizyonunu seyre devam edecek kadar bencil bireylerden oluşan bir toplum haline gelmiş, sosyal sermayesi tükenme noktasına gelmiş olduğu üzerinde duruluyor.

Siyasal yabancılaşmanın bilinen en önemli sebeplerinden biri insanların eylemleriyle bir şeyleri değiştirebileceklerine olan inançlarını yitirmeleridir. İnsanlar yaşadıkları hayatı değişme ihtimali bulunmayan bir kader gibi benimsediklerinde, ister olumlu ister olumsuz olarak, her türlü katılıma da uzaklaşıyorlar.

Buna karşılık Obama'nın seçim kampanyasını “evet, yapabiliriz!” sloganı üzerine oturtması, Amerikan toplumunun yaşadıklarını bir kader olarak benimsemiş olsa bile Obama'nın söyleminde gerçekten de bir şeyler yapabilme ihtimali, bir huruç ihtimali görmüş olmasının çok büyük payı var.

Obama'nın, kampanyasının kabuklarını Washington sokaklarında değil de Des Moines'in arka taraflarında, Concord'un oturma odalarında, Charleston'un verandalarında kırmış olduğunu belirtmesi bu açıdan çok önemli. Kendilerini değişmez, sabit bir sistem karşısında “çaresiz kader kurbanları” gibi gören kitleleri bir şeyler yapabileceklerine, kendi kaderlerini değiştirebileceklerine inandırdı. Zafer konuşmasında “Amerika'nın gerçek gücünün silahlarına veya ekonomisine değil, demokrasi, özgürlük, fırsat ve asla boyun eğmeyen “umud”a dayandığını” ifade etti.

Belki de Obama'nın kişisel özellikleri ve söylemiyle dahil olduğu bu seçim, Amerikan tarihinde seçmenlerin ilk defa gerçekten birbirinden çok farklı seçenekler arasında tercih yapacakları duygusunu verdi. Obama'yı seçmek ile McCein'i seçmek arasında gözle görülür bir fark oluştuğu için her iki tarafın seçmenleri bu farkın gerçekleşmesine gerçekten katılabileceklerini hissederek sandığa koştular. Aslında Türkiye'den de bunun örneklerini biliyoruz. Partiler arasında ciddi farklar hissedildiği zaman insanların siyasete katılımı hem daha gergin, hem daha heyecanlı hem de daha fazla oluyor.

Peki, Obama ne yapabilir? Obama'yı seçmek suretiyle Amerikan toplumu ne yapabilir. Gerçekten bir fark ortaya koyabilir mi?

Esasen siyasette herkesin katılımının mutlaka gerçek bir karşılığının olduğuna inanıyorum. Obama'nın neyi ne kadar değiştireceği kuşkusuz ayrı bir sorundur, ama daha şimdiden yürüyen sistemin hiçbir şey olmamış gibi devam edeceğini söylemek basit bir politik kadercilik, iflah olmaz bir sinizmden başka bir şey değil.

Obama Türkiye'ye veya ABD'ye yönelik politikalarıyla Bush'tan bile daha kötü bir performans sergileyebilir. Ancak, bunu henüz bilmiyoruz. Dahası ,tam aksini söylemek içinse bugün elimizde çok daha fazla veri var.

Obama'nın temsil ettiği değerlerle Beyaz Saray'a seçilebilmiş olmasını basitçe ABD'deki sistemin veya güç odaklarının bir zaferi olarak nitelemek mümkün ama caiz değil. İnsana bir nebze inanç duyan bir siyasi itikat açısından caiz değil. Hiçbir sistem bu kadar çok faktörü bu kadar büyük bir harekâta çıkaracak kadar akıllı değildir. Öyle bir aklı varsaymak İslam'ın veya Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin hâlâ taşıdıkları kadarıyla tevhit inancına da aykırıdır. İnsanın iradesini bağlayan, bütün yaptıklarını etkisiz bırakacak bir şeytan bile yoktur.

Artık daha iyi bilmemiz gereken şey, siyasetin asgari oranda bir “umut” gerektirdiğidir ve ABD seçimleri kendi toplumu nezdinde siyaseti, dolayısıyla bizatihi insan varoluşunu mümkün kılan en büyük kaynak olan umuda bir yelken açmıştır.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim