1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “Amerika, Askerî Vesayet Altında”
“Amerika, Askerî Vesayet Altında”

“Amerika, Askerî Vesayet Altında”

ABD ordusu kilit mevkilerde kendisine yer açarak dış politikada giderek daha fazla söz sahibi oluyor.

A+A-

Bruce Ackerman / Yale Üniversitesi Hukuk Profesörü / 15 Eylül 2010

ABD ordusu kilit mevkilerde kendisine yer açarak dış politikada giderek daha fazla söz sahibi oluyor. Ulusal güvenlik danışmanlığı artık Brzesinski gibi dış politika entelektüellerine değil, emekli askerlere ayrılıyor. Genelkurmay başkanı da ordu adına konuşan siyasi bir aktöre dönüştü

Amerika'nın dünyaya hâkim olduğu bir asrın ardından başkanlık, Theodore Roosevelt ve Woodrow Wilson zamanlarında olduğundan büyük ölçüde farklı bir kurum. Gelecek birkaç on yıl aynı ölçüde dönüştürücü olacak, fakat bu dönem ABD dış politikasının akla yatkın formülasyonu açısından büyük zorluklara da sahne olacak.

Bir dizi siyasi, bürokratik ve askeri gelişme, başkanlığı dış politikada karizmatik aşırılıkçılık ve ani savrulmalar
yaşayan bir zemin haline getirme tehlikesini doğuruyor. Barack Obama'nın merkezciliğinin ve anayasalcılığının önemi kısa vadede bu tehlikeleri gizleyebilir.

Fakat bu durum başkanın uzun vadeli tehlikeleri görmezden gelmesine yol açmamalı. Görevde geçirdiği vakti belli başlı hastalıkları tedavi edecek reformları desteklemek için kullanmalı. Aksi takdirde bir Sarah Palin(Cumhuriyetçilerin son başkan yardımcısı adayı) veya onun soldaki bir muadili günün birinde iktidara gelip başkanlığı yıkıcı radikalizmin motoru olarak kullanabilir.

Aşırılık tehlikesi yüksek

Başkanlık ön seçim sistemiyle başlayalım. Mevcut sistemimizin benimsendiği 1972'den önce parti liderleri, siyasi merkezdeki ağırlıklarını azamiye çıkartacak simaların adaylığına çalışırdı. Fakat yeni kurallar dengeyi aşırılıkçılık yönünde değiştirdi. Aşırılıkçılık doğrultusundaki bu eğilim, seçmenlerin kutuplaşan niteliğiyle yükseliyor: Demokratik taban daha keskin izolasyonistler, Cumhuriyetçiler ise militaristler haline geliyor. Başarılı adayların, ön seçimda tabanlarının bu niteliğine ayak uydurmaktan başka pek az seçeneği kalıyor. Beyaz Saray'ı kazanınca enternasyonalist merkeze yönelebiliyorlar. Fakat her zaman merkeze yönelmeyebilirler; bu da, her seçimle birlikte bir aşırı uçtan diğer aşırı uca savrulan bir dış politika üretilmesine yol açabilir.

Bu noktada devreye bir ikinci kurumsal gelişme giriyor: Başkanlar artık kendilerini aşırı sadık bir Beyaz Saray ekibiyle kuşatıyor. Franklin D. Roosevelt ekibinde altı 'başkanlık asistanının' kullanma hakkını ancak 1939'da elde etmişti. O güne dek başkan kabinesi üzerinden yönetiyor, birimlerin kendisine verdiği danışmanlara nadiren başvuruyordu.

Roosevelt'ten sonra gücün Beyaz Saray'da toplanması hızlandı. Başkan ekibinin önde gelen isimlerini kendi başına atasa da, Dışişleri ve Savunma birimlerindeki kilit mevkilere yaptığı atamalar Senato onayı gerektiriyor - ki bazen bu atamalar bitmek bilmez ertelemelere tabi kalıyor. 1979-2003 arasında Senato onaylı pozisyonların yüzde 25'i açık kalıyordu. Senato kimsenin atanmadığı mevkileri nihayet doldururken diğerleri açılıyor, bu da birimlerin düzgün işlemesi için gereken ekip çabasına zarar veriyor.
Bunun tam tersine, başkan yorulan Beyaz Saray çalışanlarını yeni isimlerle kolayca değiştirebiliyor. Yeni alınanların sadakatlerine yakından bakılsa da, bu kişiler uzun zamandır görevde olan uzmanların tavsiyelerini ciddiye almayabiliyor. Bu da, başkanlık 'vizyonu' açısından güçlü, fakat gerçek dünyaya dair tecrübesi zayıf bir karar sürecinin reçetesi oluyor.

Başkanlıkla ilgili bu değişen durumu üçüncü bir kurumsal dönüşüm dengeleyebilir ama bunun bedeli de hayli yüksek. Sivil karar alıcılar gelip giderken, askeri liderlik iktidarda çok daha uzun kalıyor ve eskiden sivillere ayrılan mevkilere demir atmak konusunda dikkat çekici bir başarı sergiliyor. 1980'den önce ulusal güvenlik danışmanları, McGeorge Bundy, Walt Rostow, Henry Kissinger ve Zbigniew Brzesinski gibi dış politika entelektüelleriydi. Bunlar Lyndon Johnson, Richard Nixon ve Jimmy Carter'ın başkanlıklarında dışişleri
bakanlarını bile gölgede bırakan isimlerdi. Tek istisna, Kissinger Dışişleri'ni adeta tekeline almışken Gerald Ford'un danışmanlığını yapan emekli general Brent Scowcroft'tu.

Ronald Reagan döneminde işler değişti. İki ismi bilinmeyen danışmanla çalıştıktan sonra Reagan yüzünü orduya çevirdi. Albay Robert 'Bud' McFarlane'i seçti, onu Tuğamiral John Poindexter takip etti. İran-Kontra skandalına rağmen Reagan ve George Bush bu yeni uygulamayı, Colin Powell'ı ve tekrar Scowcroft'u atayarak devam ettirdi. İkisi de Kissinger veya Brzezinski'nin entelektüel gücünü gösteremedi, fakat McFarlane ve Poindexter'ın bıraktığı felaket örnekleri silecek kadar iyi iş çıkardılar ve bu konumu sonraki dönemlerde askerin tekeline girecek bir olgunluğa kavuşturdular. Obama eski komutanı James Jones'u ulusal güvenlik danışmanlığına atadığında, kimse tercihin uygun olup olmadığını sorgulamadı. Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki bu üst düzey mevki artık özellikle sivillere ayrılmıyor.

Ordu diğer kilit mevkilerde de kendine yer açıyor. Bütün istihbarat mesaisini koordine etmekle görevli ulusal istihbaratın yeni direktörlüğünü ele alalım. Bush'un ilk tercihi bir sivildi, fakat onu üç emekli ordu mensubu takip etti. Aktif görevdeki üst komuta çok daha saldırgan bir siyasi rol için de yanıp tutuşuyor. 2. Dünya Savaşı sonrasındaki ilk nesilde genelkurmayın sivil patronları karşısında birleşik bir cephe oluşturma kapasitesi yoktu. Genelkurmay birimler arası rekabetin zeminiydi, her komutan hararetle kendi biriminin çıkarlarını korurdu. Fakat 1986 tarihli Goldwater-Nichols Yasası bu durumu değiştirdi, Genelkurmay Başkanı'nı, ordunun tamamı adına konuşabilen siyasi bir aktöre dönüştürdü. Colin Powell bu yeni fırsatı kullanmakta hiç vakit kaybetmedi ve sonrasındaki genelkurmay başkanları da siyasi sözcüler olarak davranmak konusunda onun izinden gitti.

Son örnek McChrystal Dışişleri çalışanlarıysa tam aksine giderek önemi azalan bir rol oynuyor. Tüm bunlar temel bir dengesizliğe katkıda bulunuyor. Siviller gelip giderken, üst düzey askeri liderlerin siyasi nüfuzları artıyor. Her başkan dünya sahnesine kendi ekibini taşısa da, daha genel siyaset müessesesi ulusal çıkarların sivil yanlarından ziyade giderek askeri yanlarını vurguluyor.

Peki büyük resim ne? Uzun vadede, aşırılıkçılığın zıt yönlerine savrulan, sorunun dar askeri veçhelerini vurgulayan partizan bir Amerikan dış politikası bekleyebiliriz. Bilhassa da düşüşe geçmiş bir ülke için iç açıcı bir resim değil. Bir süper güç düşüşe geçtiğinde, güvenilmezliği nedeniyle, yükselen güçleri daha muteber ortaklar aramaya sevk edecektir. Peki başkanlığın bu hastalıklarına derman bulmak için bir şey yapılabilir mi?

Şu ortada: Amerika, mevcut hastalıkların önemine dair daha geniş bir idrak olmaksızın hiçbir yere varamaz. McChrystal olayı (Afganistan komutanı sivil liderlerle ilgili ağza alınmayacak laflar sarf etmişti), saftirik bir generalin geçici bir boşboğazlığı olarak es geçilmemeli; bu, sivil-asker ilişkilerindeki tehlikeli değişimlerin belirtisi. Sorunun derinliğini ve ölçeğini anlamak, uzun vadeli, yapısal çözümler bulmak yönünde ilk adım. ABD böyle bir tartışmanın çok uzağında; seçim saati de işliyor. Oval Ofis'ten ulusa bir aşırılıkçının seslendiği günler kim bilir ne zaman gelecek?

(Kaynak: Foreign Policy / Çeviri: Radikal)

HABERE YORUM KAT