1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Amasya’dan Yola Çıkan 7 TIR Suriye’ye Ulaştı
Amasya’dan Yola Çıkan 7 TIR Suriye’ye Ulaştı

Amasya’dan Yola Çıkan 7 TIR Suriye’ye Ulaştı

Amasya’dan Yola Çıkan 7 Tır İnsani Yardım Malzemesi Suriye’yeli İhtiyaç Sahiplerine Ulaştı.

A+A-

 FOTO GALERİ 

İHH Amasya Temsilciliği ile Hızır-Der ve Özgür-Der Amasya Temsilciliğinin, Amasya Merkez ile komşu Merzifon, Havza, Erbaa ilçelerinin İHH Gönüllüleri ile müşterek yürüttükleri Suriye’ye yardım organizasyonu ile,  duyarlı halk kesimleri ve işadamlarının gönüllü bağışlarıyla oluşturdukları 7 tırda bulunan 185 ton un ile 150 adet ikinci el ortopedik yatak, Suriye’deki ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı.

Yardım tırlarından 2’si Pazartesi günü Serdal Benli ve Serkan Akın'nın refakatinde Kilis Öncüpınar sınır kapısından geçirilerek, taşıdıkları 55 ton un tampon bölgede Suriye tırlarına aktarıldı. Bu 55 ton un, Öncüpınar Sınır Kapısının Suriye tarafındaki sınır kapısı olan Babus Selam sınır kapısına yaklaşık 5 km mesafede bulunan, İHH'nın kurmuş olduğu Şemmarin kampında hizmet veren ekmek fırınına teslim edildi. Şemmarin kampında, Halep baskınından kaçarak gelen ve çoğu eşlerini kaybetmiş dul kadınlar ile yetimlerden oluşan 2000 civarında aile yaşıyor.

Benli ve Akın, aynı gün İHH'nın bu bölgede kurmuş olduğu Babus Selam prefabrik köyü, 1500 ailenin kaldığı Babun Nur kampı, 30.000 ailenin kaldığı Babus Selam çadır kenti, yapım aşamasında bulunan 1000 Ailenin kalacağı Siccu Konteyner Kentini de ziyaret ettiler. 10 bin kişinin yaşayacağı Konteynır Kentte Hastane, Cami, Çocuk Parkı da bulunacak. Aynı gün, hemen hemen her gün Esed uçaklarınca vurulan yerle bir olmuş binaların bulunduğu Halep'in Azez İlçesi de ziyaret edildi.

Serdal Benli ve Serkan Akın Salı sabahı Hatay’ın Reyhanlı ilçesine geçtiler ve İHH Reyhanlı ofisinde bekleyen 5 tırda bulunan 135 ton un ile 150 adet ikinci el ortopedik yatağın malzemesinin Cilvegözü sınır kapısından geçtikten sonra tampon bölgede bulunan Suriye tırlarına aktarılmasına nezaret ettiler. Suriye tırlarına aktarılan yardım malzemeleri, Benli ve Akın’ın nezaretinde, İHH'nın Suriye Babul Hava sınır kapısı yakınında bulunan deposuna indirildi. Unlar buradan İHH'nın Halep bölgesinde kurmuş olduğu ekmek fırınları ve mazlum Suriye halkına ulaştırılacak.

Serdal Benli ile Serkan Akın Salı günü Halep'e bağlı Atme İlçesi civarında bulunan çadır kentleri de ziyaret ettiler. Zeytin bahçeleri ve dağ yamaçlarına kurulmuş bu çadır kentlerde yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor.

YARDIM KONVOYUNUN BÖLGEYE İNTİKALİNDE VE YARDIMLARIN YERİNE ULAŞTIRILMASINDA HAZIR BULUNAN SERKAN AKIN’IN, SINIRIN HER İKİ TARAFI İLE İLGİLİ İZLENİMLERİ ŞÖYLE;


MERHAMETİN KAPISI

"Ey Rabbim, adını mukaddes kıl! Saltanatın ruhumda hüküm sürsün. Öyle ki; varlığımda, bütün varlığımda Sen hüküm sür, artık Sana yüreğimi vermek için pazarlık etmeyeceğim.” (Andre Gide - Dar Kapı'dan)

Amasya'dan çeşitli derneklerin organizasyonuyla Suriye'ye yardım için hazırlanan yedi tırdan beş tanesi Göksun Mevkiinde bizden ayrılıp Reyhanlı'ya doğru yönelirken, Kilis'e bir kaç km kala, dinlenmek üzere bir istasyonunda duruyoruz.

Karmakarışık bir duygunun içindeyim, bu yüzden olsa gerek uyku tutmuyor. İstasyon çalışanını bulup Suriye'ye yardım için geldiğimizi söylediğimde ilk fikirle(?) tanışıyorum;

 -Bi doyuramadılar şunları! diyor.

Biraz önce namaz kıldığına da şahit olduğum istasyon görevlisinin bu sözlerinin altında saklanan acımasızlığı soğukkanlılıkla karşılayarak;

-Savaş devam ettiği müddetçe acıkacaklar, yardımımıza ihtiyaçları var, diyorum mahzunca...

Onu bu cevabımın tatmin etmesini beklemiyorum. Zira her ne kadar söylediklerime ilişkin ikna olmuşçasına, yörenin ağzıyla "he canım!" dese de "doymadılar" olarak anlaşılabilecek bu sözlere fena halde kırılıyorum. Ne kadar bencilce, ne kadar düşüncesizce bir söz! Kadınlar, çocuklar ve zayıf bırakılmış erkekler yaşadıkları şehirleri, can korkusuyla terk ederken kim bilir hangi nimetleri de arkalarında bırakmak zorunda kalmışlardı? Suriye halkı dilenmiyordu, henüz tüm insanlıkla bağını koparmamış insanlardan yardım bekliyordu.

Bu arada ne gökyüzünün ne de toprağın farklılaşmadığı bir coğrafyanın sınırları olduğunu öğreniyorum. İstasyon çalışanı ayağa kalkıp Suriye topraklarını gösteriyor.

-"Şu köy bizim, şurda gördüğün dağlar Suriye’nin. Bazen bomba sesleri geliyor. camlar sarsılıyor." diyor. Biraz durduktan sonra koltuğuna otururken ;

-Ama bu aralar sakin...! diye ekliyor.

Savaşı hiç müşahede etmemiş benim için bu sözler sadece kelimelerden ibaret kalıyor.

İnsan muhabbetine hasret bu istasyon çalışanı kimi zaman sorularımla kimi zamanda daha ben sormadan Suriye'ye ilişkin düşüncelerini sıralıyor. Şehirde kira fiyatlarının arttığını; iki katı üç katı kiraların olduğunu, parklarda, bahçelerde yatan Suriyelilerin artık belediye tarafından toplandığını ama rahatlarına çok düşkün olduklarını, yardımların içerden alınıp tekrar Türkiye'ye ucuz fiyatla satıldığını vs. Bu iki ileri bir geri düşünceler Suriye yardımlarını dağıtma sürecinde sürekli aklımda bekliyor.

MERHAMETİN KAPICISI: İHH

Kilis'te, İHH görevlisi tarafından karşılandığımızda yardım edenlerin doğal refleksiyle, pek çok insanda eksik olan empati, diğerkam düşünme, kendini; güzel bir selam, tanışma ve "acıkmışsınızdır, önce kahvaltı yapalım" sözleriyle gösteriyor. İHH görevlileriyle tanışıp konuştukça kendimizi bir emniyet kordonunun içinde hissediyoruz. Her şey güzelce planlanmış. Önce depoyu görüyoruz sonra İHH'nın gelen yardımları koordinasyon içinde ve yeni projelerle nasıl sınırdaki muhtaç Suriyelilere ulaştırdığını dinliyoruz. Ama bu teorik bilgilerin hemen ardından minibüsle pratiğini görmek üzere sınıra, Öncüpınar Kapısı'na ulaşıyoruz.

Bütün sınır kapılarında olduğu üzere burası da insanların kaderlerini aradığı, çaresizce, başlarının üzerine koydukları çuvallarıyla, ellerindeki valizleriyle ve çevrelerindeki baba ve annelerinin kaderlerine bağlı sarı, siyah çocuklar giriyorlar, çıkıyorlar. Bir diğer yol araçlar için.. Sanki yaya olanlara oranla daha şanslı gibi görünen bunların da arka koltuklarının tıka basa eşya ile dolduğunu, kim bilir daha nelerini almak istedikleri halde sığdıramadıkları için arkalarında bıraktıkları ama daha da fenası alıştıkları, özdeşleştikleri vatanlarından uzaklaşmanın kederini yaşayamadan hayata sarılmalarının bilincinde ilerliyorlar. Bir diğer göze çarpan şey ise, tırlar ve taşıdıkları çimentolar...Her şey o kadar açık ki... Esad yıkarken bir diğer taraftan da halk yapıyor.

İçeriye giriyoruz. Hemen sınırda çadır mahalleler, çadır semtlerle tanışıyoruz. En önemlisi de bu mahallelere, semtlere ulaştırılacak yiyecek için kurulmuş ekmek fabrikasını geziyoruz. Şemmarin kampındaki yetim çocuklarla buluşuyoruz, ardından da Babül Selam'daki çok kötü şartlar altında yaşayan insanları görüyoruz. Öyle ki, hayatın öldüğünü sandığımız bu yerlerde hayatın yaşadığına şahit oluyoruz. Berberler, ayakkabıcılar, tamirciler, pazarlar... Hayat tıpkı normal koşullarda yaşanıyormuşçasına nefes alıyor. Çocuklar parklarda sallanıyor, kimileri koşuyor, gülüyor. Aslında başka ne beklenebilir ki? İnsanın olduğu yerde umut var. İşte bu umut insanı bütün olumsuzluklara rağmen yaşamaya, ilerlemeye, hareket etmeye çağırıyor.

Yolda giderken arkadaşlar bizi bilgilendiriyor.

Parmağıyla göstererek "şurada", "garaj deniyor buraya, bir hafta önce seksen kişi öldü" diyor. Boş bir bekleme alanına benzeyen garajda sanki bir hafta önce hiç de böyle bir şey olmamışçasına insanların bekleştiklerine şaşırıyoruz.

Halep'in Azez ilçesine geliyoruz ki, burası savaşın başladığı günden beri sürekli el değiştiren, neredeyse Suriye'deki tüm güçlerin eline geçip kaybettiği yer! Önünde tank enkazlarıyla Azez'in merkez camisine sığınmış,  Esad'ın iki keskin nişancısının burada nasıl ele geçirildiğinin hikayesini hatırlıyoruz. Sokaklar içinde ilerlerken büyük bir çukurla karşılaşıyoruz. Zira Esad kaybettiği yerleri muhakkak uçaklarıyla ya da füzeleriyle vuruyor. Bu çukur da bir Scud füzesinin çukuru ki, boşluğa isabet ettiği halde çevresindeki en az on tane evi yerle bir etmiş vaziyette...

Babül Selam'a dönüyoruz. Burada Babül Siccu'dan bahsediliyor. Buralar hep kapı! Selam Kapısı, Su Kapısı, bizimkisi de Öncüpınar Kapısı...Aklıma Andre Gide'in "DAR KAPI"sı geliyor. İHH'nın bu kapıları genişleterek pek çok mağdur, mazlum insana "merhametin kapılarını" açtığına şahit oluyoruz.

Getirdiğimiz malları boşaltmak üzere Öncüpınar kapısına döndüğümüzde Halep tarafından ambulansların geldiğini görüyoruz. Merakla savaşçıların yaralandığını düşünerek yaklaştığımda, küçük çocukların kanlar içindeki halleri, muhtemelen babası olan genç adamın bağırışları, kiminin ayakta hala tedavisinin sürüşü, kiminin başları sargılı bekleyişleri, her tarafın kan, morluk, şişlik, kırıkla dolduğunu ama daha da kötüsü Türkiye tarafından gelecek olan ambulanslara kadar çoğunun kan kaybından yaşamını yitirdiğine bizzat tanık oluyoruz.

KORKU HÜKÜMDARI: ESAD!

İnsanı ümitsizliğe sevk eden, hüzün dolu anlardan sonra Reyhanlı'ya doğru yola çıkıyoruz. Reyhanlı'ya varmak için Kilis'ten iki araba değiştirmek zorundasınızdır. Mümbit bir arazi olan Amik Ovası, her şeye rağmen ışıtan ve ısıtan güneş, bütün doğa, şahitliğe devam ederken sanki suskun, masum bir çocuk edasıyla kavruluyor dünya.

Reyhanlı'da bizi Ayhan Altıntaş karşılıyor. Heyecanı dışına taşan, hızlıca konuşup çok şey anlatan, fedakar ve misafirperver biri. Onunla ertesi gün Atme Kampı'nı, Atme ilçesini, Kah kasabasını geziyoruz. Yüksek bir tepeden Hama'dan, Humus'tan, Halep'ten gelen insanların göz gördüğünce dağların arasına, eteğine, buldukları her yere çadırlarını kurduklarını, hayatlarını idame ettirdiklerine şaşkınlıkla seyrediyoruz.

Bu seyahatimiz esnasında Kah kasabasında yakın bir zamanda okula düşen varil bombasında 24 çocuğun öldüğünü, bu yüzden okulun boşaltıldığını gördükten sonra çocuklarla fotoğraf çektirmek istediğimizde ülkeye hakim olan şeyle "korkuyla" tanışıyoruz. Zira çocuklar o olaydan sonra korktukları için yabancılara karşı tedirginlik duyuyorlar. Esad'ın bir okulu, çocukları vurmasının nedeninin de her ne kadar bu civara hakim olamamasına karşılık "hala ben sizin hükümdarınızım" korkusunu yaymak olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Bütün zalimlerin kutsal kitabı olan ve dünyayı değiştiren on kitaptan biri olarak gösterilen Machiavelli'nin "HÜKÜMDAR" isimli eserinde Cicero'nun eskiden beri sorulan sorusu "korkulmaktan çok sevilmek mi iyidir, yoksa sevilmekten çok korkulmak mı?" sorusuna zalimlerin akıl hocası Machiavelli şöyle cevap veriyordu.

"İnsanlar kendisini sevdiren kimseye oranla, kendisinden korkutan kimseye zarar vermekten çok daha fazla çekinirler; çünkü, sevgi, insanoğlunun korkuya olan meyli karşısında çok zayıf kalan bir minnet duygusuna bağlıdır ve en küçük bir kişisel çıkar nedeniyle çözülüverir. Oysa, korku, ceza tehdidinden doğar ve bu tehdit sürdüğü müddetçe asla kaybolmaz."

Bunları söyleyen Machiavelli özellikle ülkesinin dağılma aşamasındaki bir hükümdarın birliğini bir arada tutması için kendisine "zalim" denilmesinden çekinmeden "acımasızlığa" devam etmesini öğütler. Zira korkutmak zalim bir hükümdarın elindeki en büyük kozdur.

Son tahlilde; yaşadığımız coğrafyadaki tarih gün geçtikçe acımasızlık, şiddet sarmalına dolanmakta ve çözümü imkansızlaşan, her şeyin birbirini yok ettiği, öğüttüğü bir sürece doğru evrilmektedir. İçinde pazarlıksız bir vicdan, iman, insanlık taşıyan herkesin merhametin kapılarını sonuna kadar açarak, giderek daralan kurtuluş yolunu genişletmesi görevi olmalıdır.

Etiketler : , , ,

HABERE YORUM KAT