1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Alpler’in En Başından En Sonuna ve En Tepesinden En Aşağısına –5
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Alpler’in En Başından En Sonuna ve En Tepesinden En Aşağısına –5

A+A-

Avusturya’nın Tirol eyaletinin başkenti Innsbruck’tan ayrılmak üzere arabayı çalıştırdıktan sonra şehir içindeki tabelaları takip edip A 15 otobanına çıkmaya çalıştım.

Innsbruck’ta iki tane otoban var. Doğu – batı çizgisindeki A 12 otobanı kentin yanından gelip geçerken, kuzey – güney çizgisindeki A 15 otobanı Innsbruck’ta A 12 ile birleşir. Başka bir ifadeyle Innsbruck, benim şimdi girmeye çalıştığım A 15 otobanının başladığı (veya bittiği) noktadır ve bu iki yol bu kentte T şekli çizerler. A12’nin doğusu Almanya’ya, batısı Liechtenstein ve İsviçre’ye doğru giderken, A 15’in sizi götürdüğü yer, İtalya’dır.

A 15 otoyoluna girdim. Innsbruck çıkışının henüz 5. km’sinde “paralı geçiş” vardı. Hem de, kulübede oturan memura teşekkür edip yola devam edebilmenin bedeli, tamı tamamına 17 Avro (17 €). Ödedim ve Almanya’ya dönüşte şirkete vermek için faturasını da aldım.

İtalya sınırı, Innsbruck’a 40 km kadar mesafedeydi. Ben hem gideceğim ülkenin bana fazla uzak olmamasına, hem de otoyolda olmama dayanarak gönül rahatlığıyla aracımı sürüyordum, fakat her iki duruma da güvenmemem gerektiğini anlamam fazla uzun sürmüyor. Otoban ama, 4. vitesten 5. vitese atlamaya bile korkuyorum. Muhteşem Alp Dağları’nın üzerinde gidiyorum; coğrafî haritalar üzerinde koyu kahverengi renkle boyanmış yerlerden birindeyim şu anda. Hani nasıl desem, yağmurlu bir havada üstü açık bir arabayla veya bisikletle bu yolculuğu yapsam, saçımın bir teli bile ıslanmayacak. Çünkü bulutlar benim üstümde değil, altımda.

Avusturya’nın Innsbruck kenti ile İtalya’nın Bressanone kenti arasındaki bu yola “Brennerpaβ” (Brenner Geçidi) deniyor. Karadeniz’deki Zigana Geçidi bizde ne kadar meşhursa, Brenner Geçidi de burada öyle meşhurdur. Almanca’daki adı “Brenner”, İtalyanca’daki adı “Brennero” olan mıntıkada bulunduğu için geçidin ismi böyledir.

Brenner Geçidi, Avusturya ile İtalya arasında trafik yoğunluğunun en fazla olduğu yoldur. Deniz seviyesinin 1374 m üzerinde bulunan geçit, bütün bir Alp Sıradağları’nda en alçak seviyede yer alan geçittir.

Brenner, ismini bu bölgede eski çağlarda yaşamış olan ve “Breuni” veya “Brenni” denen bir topluluktan alır. Ortaçağ’ın sonlarında ve Yeniçağ’ın başlarında buranın adı “Mons Brennus” idi.

Mesafe 40 km kadar olmasına rağmen 200 km gitmişim gibi uzun süren bir yolculuk sonunda Avusturya – İtalya sınırına ulaştım. İtalya sınırını görünce heyecanım öyle bir yükseldi ki, sanki kalbim göğsümü delip dışarı fırlayacaktı.

Bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek, her ne şartlar altında ve her ne için olursa olsun, her zaman için heyecan vericidir. Hele hele, gittiğiniz bu ülke, daha önce hiç görmediğiniz, ilk defa gideceğiniz ve ilk defa ayak basacağınız bir ülke ise, bunun heyecanını, güzelliğini anlatmak kelimelerle mümkün değildir. Benim için Avusturya da, İsviçre ve Liechtenstein da yeni bir şey değildi ama İtalya’yı ilk kez görecektim. Bu güne kadar 16 ülke gezdim, birkaç dakika sonra 17. ülkemin topraklarına ayak basacaktım.

Sınırda pasaport kontrolünden geçtik, İtalya’ya giriş ücreti olarak 2 € ödedik. İtalyan polisi, bazı sürücülerin sadece kimliklerine baktıktan sonra “geç” diyor, bazılarının üstlerini ve arabalarını arıyordu. Benim pasaportuma baktıktan ve İtalya’ya geliş sebebimi sorduktan sonra arabamı köşeye çekmemi söylediler. Dediklerini yaptım, arabayı, gözlerine kestirdikleri arabaları çektikleri alana çektim ve kontağı kapatıp temiz hava almak için dışarı çıktım. Açık havaya çıkar çıkmaz ilk olarak derin bir nefes aldım ve durup polisleri bekledim.

Avusturya’dayken Tirol eyaletindeydim; şimdi ise İtalya’nın Trentino – Alto Adige (Trentino – Güney Tirol) bölgesinin Bolzano iline bağlı Vipiteno ilçesinin Avusturya sınırının sıfır noktasında bulunan Brennero köyündeydim.

Biraz sonra üç polis memuru yanıma geldi. Arabanın bütün kapılarını ve bagajı açmamı söylediler. Dediklerini yaptım. Polislerden biri başımda dikilip bana çeşitli sorular sorarken, diğer ikisi arabanın altını üstüne getiriyorlardı. Koltuk altlarına, tekerleklerin içine kadar arıyorlardı. İtalyan polisinin bana karşı bu derece hassas davranmasının elbette ki bir sebebi vardı; İtalyanlar sık sık İtalya’ya kaçak veya çalıntı otomobil sokuyorlardı; bunları da Almanya’dan getiriyorlardı. Benim altımdaki araba hem Alman plakası taşıdığı ve hem de lüks olduğu için işkillenmeleri doğaldı. Almanya’da İtalyanlar’la birlikte yaşadığımdan bu durumu daha önce bildiğim için hiçbir heyecan taşımıyor, gayet sakin ve rahat bir şekilde davranıyor, polislerin görevlerini yapmalarını bekliyordum.

Polisler aramayı bitirdiler. Arabanın içinde, ön camı kırılmış bir cep telefonu, şoför koltuğunun yanındaki koltuğun altına atılmış bisküvi ve çikolata ambalajları, belki yolda bir şeyler atıştırırken dişlerimin arasına bir şey kaçar diye düşünerek tâ en son yemek yediğim yer olan Garmisch – Partenkirchen’deki restorandan arakladığım ama henüz hiç kullanılmamış olan iki adet kürdan, büyük çoğunluğunun üzerindeki yazı ve isimlerin başka, içindeki sanatçı ve şarkıların başka olduğu kasetler, her geziye çıkmadan önce “boş anlarımda okurum” diyerek yanıma aldığım ama bu fırsatım olduğu halde daha bir kez olsun kapağını bile açıp bakmadığım birkaç kitap, arka koltuğun üzerine attığım ve her ani frende yerlerinden fırlayıp aşağıya savrulan ve parçaları ayrı bir yere dağılan kâğıtlar, İtalya sınırına az bir mesafe kala içindeki meyvesi yenmiş ancak pencereden dışarı fırlatmak için müsait bir anın henüz yakalanmadığı muz ve elma kabukları dışında birşey görmedikleri için beni bıraktılar ve “İtalya’da hoşça vakit geçirmenizi diliyoruz” dediler. Kendilerine teşekkür edip yolculuğuma devam ettim.

Benim hedefim olan, gitmek istediğim Vipiteno kenti sınırdan 15 km içerideydi ancak bu şirin yerleşim birimi bir çukurun içinde olduğu, ben de yüksekte bulunduğum için tâ bulunduğum yerden görebiliyordum, bakınca. Büyük bir sevinç ve heyecanla o yerleşim birimine doğru yol aldım; Brennero, Terme di Brennero ve Colle Isarco köylerinden geçerek birkaç dakika içinde orada oldum.

İtalyanca adı “Vipiteno”, Almanca adı da “Sterzing” olan kentin merkezine girince bir meydandaki geniş ama paralı bir park yerine girdim ve arabayı park ettim. İçinde fotoğraf makinâm ve not defterimin bulunduğu siyâh çantayı – ağzı olsa da konuşsa! -  aldım ve üzerime siyâh montumu geçirip ayrıldım arabadan. Hiç vakit kaybetmeden doğruca “Città Nuova” (Yenişehir) adını verdikleri ilçe merkezine doğru yürüdüm.

Şu anda İtalya’nın en kuzeydeki bölgesi olan Trentino – Alto Adige bölgesindeyim. İtalya, “Regionı” olarak isimlendirilen 20 ayrı bölgeye ayrılmış bir ülkedir. Bu bölgelerden 5’inin İtalyanca’da “Statuto Speciale” olarak adlandırılan özel bir statüleri vardır ve geniş bir otonomiye sahiptirler. İşte bu özel statüye sahip 5 bölgeden biri de benim şu anda bulunduğum Trentino – Alto Adige’dir (diğerleri Valle d’Aosta, Friuli – Venezia Giulia, Sardegna ve Sicilia). Yani anlayacağınız, şu anda Sardunya ve Sicilya adalarının sahip olduğu statünün aynısına sahip olan bir bölgedeyim.

Trentino – Alto Adige (Trentino – Güney Tirol) bölgesi, adından da rahatlıkla anlaşılacağı gibi, yarısı (kuzeyi) Avusturya’ya, yarısı (güneyi) da İtalya’ya ait olan ve iki ülke arasında parçalanıp bölüştürülmüş olan Tirol coğrafyasının İtalya’daki kesimidir (Yazımızın bir önceki bölümünde gezdiğimiz coğrafyanın “öteki yarısı”dır).

İtalya’nın resmî dili İtalyanca’dır (kaynak: Google). Fakat Güney Tirol halkı Almanca konuşur. Çünkü Alman (kökenli)’dırlar. Yaşadıkları ülkenin dilini değil, komşu oldukları ülkenin dilini konuşurlar (tıpkı Yunanistan’ın kuzeydoğusundaki Türkler, İran’ın kuzeybatısındaki Azerîler, Pakistan’ın batısındaki Patanlar gibi). Güney Tirol’da her yerleşim biriminin, bütün şehir, ilçe, köy, dağ, göl ve nehirlerin biri İtalyanca olan “resmî ismi”, biri de Almanca olan “gerçek ismi” vardır ve devlet onları tüzel adlarıyla, halk ise kendi dilindeki gerçek adlarıyla çağırır (tıpkı Türkiye’nin doğusundaki Kürtler gibi).

Trentino – Alto Adige bölgesinin iki vilayeti vardır. Biri güneydeki Trento, diğeri de benim şu anda elimde 33’lük tesbihle sokaklarında dolaştığım, İtalyanca tüzel ismi “Bolzano”, Almanca güzel ismi “Bozen” olan ildir.

Şu anda bulunduğum yerleşim birimi, Bolzano (Bozen) iline bağlı bir ilçedir ve İtalyanca adı “Vipiteno”, Almanca adı “Sterzing” şeklindedir. Şehre “Vipiteno” ismi, İtalya devleti tarafından “İtalyanlaştırma” politikasının bir sonucu olarak 1923 tarihinde verilmiştir (politika da, tarih de ilginç). Kent, İtalyanca adı “Isarco”, Almanca adı da “Eisack” olan ırmağın üzerinde kurulmuş bir yerleşim birimidir. 96 km uzunluğundaki Isarco (Eisack) Nehri, Avusturya sınırı yakınındaki Brenner’de, Alpler’in 1990 m yükseğinde doğar ve İtalyanca adı “Adige”, Almanca adı “Etsch”, Ladince adı “Adiç”, Latince adı da “Athesis” olan ırmağa dökülerek akıntısına son verir. Adige (Etsch) Nehri’nin bir yan koludur.

Deniz seviyesinin 948 m üzerinde kurulmuş bir ilçe olan Vipiteno, 33, 18 km²’lik bir alanı kapsar. 6 bin 35 kişilik bir nüfûsa sahip olan Vipiteno’da halkın % 75, 28’i Almanca, % 24, 29’u İtalyanca, % 0, 44’ü de Ladince konuşur. (Ben söylemesem sormak kimsenin aklına gelmeyeceği için kendim açıklayayım: “Dolomitya Ladincesi” olarak da anılan Ladince, Hind – Avrupa dil ailesine ait bir dildir ve İtalya’nın kuzeyinde konuşulur. Sadece 30 bin kişi tarafından konuşulan bu dil, Sater Frizce, Kuzey Frizce, Faroca, Samca ve Bündik Romanca’dan sonra Avrupa kıt’âsının en küçük 6. dilidir. Avrupa Birliği tarafından “azınlık dilleri” arasında sayılmamış olan Ladince, bu kategoriye alınmış dillerin sahip olduğu haklardan da mahrumdur)

M. Ö. 14. yy’da kurulmuş olan Vipiteno (Sterzing), M. S. 1280’de “kent” statüsü kazanmıştır. Şehrin sembolü, kent merkezinde bulunan (ve aşağıda boy boy resimlerini gördüğünüz) La Torre Delle Dodici” (Onikiler Kulesi)’dir.

İşte şimdi bu Vipiteno kentinde, Città Nuova’dayım. Yani, kentin tam merkezinde. Tam karşımda ise, La Torre Delle Dodici. Müthiş bir an, bu an: Viva Haksöz, Forza Sediyani.

Vipiteno kent merkezinde yürüyorum. Tek başına gelmişim, yanımda hiçbir arkadaşım yok. Hayatımda ilk defa geldiğim bir ülkede, hiçbir köşesini bilmediğim ve hiç kimseyi tanımadığım bu kentte, çantamı omzuma asmış, her iki elimi de cebime koymuş, yürüyorum. Şehre, dükkânlara, tabelalara, insanlara ve hepsinin de altında mutlaka bir bisiklet olan çocuklara bakarak yürüyorum. Yürürken bir yandan hayâllere dalıyor, düşünüyor, bir yandan da mırıldana mırıldana şarkı söylüyorum. Aklımda neler yok ki, neler? Kafamda, Büyük Ortadoğu Projesi, Ali Şiâsı – Safewî Şiâsı, Emewî Sünnistifikası, Hasan Sabbah Terörizmi, Keramite Sosyalizmi, DDR Kapitalizmi, İdi Amin Despotizmi, Tek Adamlı Türk Demokrasisi, Yunus Emre Şiirlerindeki “Şekeristan” Kelimesi, İslam Ansiklopedisi’ndeki “Su” Maddesi ve dilimde DJ Şenol’un “Trabzon Kolbasti”si…

Şehir merkezinde yürüyüş yapıyorum. Öylesine ilginç bir sosyolojik yapıyla karşı karşıyayım ki, aptallaşıp kalmışım, taaccüb içindeyim. Burası İtalya ama sokaktaki herkes Almanca konuşuyor. Dükkânların önündeki masada oturmuş kahvelerini içen, sigaralarını tüttüren erkekler, vitrindeki elbiseleri, ayakkabıları inceleyen kadınlar, bisikletleriyle tıpkı Ağustos böcekleri gibi etrafımda fır dönen çocuklar, herkes, herkes Almanca konuşuyor.

Bu ülkenin tek resmî dili var ama herkes başka bir dil konuşuyor, kendi anadilini (tıpkı Türkiye’nin doğusundaki Kürtler gibi). Kentteki bütün trafik işaretleri, bütün tabelalar, bütün cadde isimleri, bütün dükkân isimleri ise çift dille yazılmış, her iki dildeki isimleri birden yazılmış (tıpkı Türkiye’nin doğusunda olmadığı ve bu faşist kafayla gidilirse hiçbir zaman da olmayacağı gibi).

Binalara, evlere bakıyorum, sokaklarını seyrediyorum. Herşey, herşey İtalyan. Bütün yapılar tipik İtalyan mimarîsi, sokaklar İtalya’ya özgü ve İtalya ile özdeşleşmiş olan tipik daracık sokaklar. İnanın, sizin gözlerinizi kapatıp uçağa bindirseler ve getirip burada indirseler, gözlerinizi açıp size “burası neresi?” diye sorsalar, bir bakışta “İtalya” dersiniz. Evler, sokaklar, dükkânlar, her şey İtalya. Fakat insanlar, insanlar, onlar değil, erkekler, “sinyor”lar, kadınlar, “sinyorita”lar, çocuklar, konuştukları dil, saçlar, gözler, simalar, hepsi Alman.

İnanılmaz bir sosyolojik yapıya şâhid oluyorum şu anda. İlginç, ama, tam bana göre, tam da ilgi alanıma hitâb ediyor. Seviyorum böyle yerleri. Allâh’ın yarattığı her şey (erkek, kadın, çocuk ve evet, dil, bir de dil) Alman; beşerin inşâ ettiği her ne varsa (bina, ev, dükkân) İtalyan.

İnanın ki / bawer bıkın kû, bu şehirde, hayretler içinde dolaşırken, bir yandan da yazacağım gezi yazısı / nvîsa gerandê içinde, burayı, bu şehri / vi bajari nasıl yazacağımı düşünüyordum. Ben gezinin bu bölümünü bilgisayar klavyesiyle yazamazdım. Mümkün değildi. Mecburen elle yazacağım, mecburen el yazısıyla. Çünkü bu son bölümde, canlı olan herşeyi “Germanistik”, cansız olan herşeyi de “İtalik” yazı stiliyle kaleme almam gerekiyor.

Bütün sokaklarını, her köşesini gezdim Vipiteno’nun. Adım adım, karış karış. Öyle ki, görmediğim, adım atmadığım hiçbir caddesi, sokağı kalmamasına özellikle dikkat ederek. Resimler çektim bol bol. O gün orada, o şehirde, “canlı” olduğu halde “Alman” olmayan tek bireyin, “cansız” olduğu halde “İtalyan” olmayan tek nesne olan fotoğraf makinâsıyla çektiği resimler; benim çektiğim resimler…

Şehrin sembolü olan La Torre Delle Dodici… Ne biçim bir saat kulesi bu yaa? Upuzun, ama incecik! Kardeşim, siz de hiç mi orantı diye bir şey yok? Hiç mi aklınızla, mantığınızla hareket etmeyi öğrenemeyeceksiniz? Oriana Fallaci okuya okuya düşünme melekeniz “muerte” olmuş. Hem, Fallaci öldü ki, yaşamıyor artık. Bundan böyle ben “Doğmamış Çocuğa Mektuplar” yazıyorum.

46 m yüksekliğindeki La Torre Delle Dodici, kentin en uzun yapısı. 1468 – 72 yılları arasında, 4 yıl içinde inşâ edilen bu saat kulesi, 1867 tarihinde yanmış.

 “Bir ülkeyi ilk defa görme” duygusunu en son Haziran 2006’da bir haftalığına Mısır’a gidince yaşamıştım. Bugün bu duyguyu tekrar tattım. Şu ana kadar 16 ülke görmüştüm. İtalya benim “Veni Vidi Vici” yaptığım 17. ülke. Böylece bendeniz de, Can Bartu, Ferzan Özpetek, Mehmet Ali Ağca, Murat Didin, Abdullah Öcalan, Hakan Şükür, Okan Buruk, Ümit Davala, Emre Belözoğlu, Recep Tayyip Erdoğan ve Reha Erus ile birlikte “Çizme hatırası olan Türkiyeliler” listesine dahil oldum.

Epey bir yürüdükten, dolaştıktan sonra yorulduğumu anladım. Çaresi belli: Bir fincan kahve. Kent merkezindeki ana caddede, Città Nuova’da kahve içebileceğim bir café arıyorum. Ya, var, çok var da, ben en güzelini arıyorum. Sonunda birini gözüme kestirdim, vitrini, sandalyeleri ve pastanenin ismi hoşuma gitti. İsmi, “Café Piccolo”. Harika bir yerde. La Torre Delle Dodici’yi arkanıza alıp yürüdüğünüz zaman, Città Nuova’nın sağ tarafına düşüyor. İsmi, “Café Piccolo”. Oturacağım pastanenin isminin güzel olmasına, kulağa hoş gelmesine özellikle dikkat ediyorum. Efendim, isminin ne önemi mi var? Ya, hayret birşey, makalemizde ismini yazacağız ya, fiyakalı olsun!

Girdim içeri. Bazı masalarda müşteriler oturuyordu ama boş olan masa da bir hayli vardı. Fakat benim niyetim buraya kapanmak değildi, dışarıdaki masalardan birinde oturmaya daha pastaneye girmeden karar vermiştim.

Dedim ya, herkes Almanca konuşuyor. Resmî dilini bildiğim Türkiye’de çokça yaşadığım, resmî dilini bildiğim Almanya’da çokça yaşadığım “dil sorunu”nu, resmî dilini bilmediğim İtalya’da yaşamayacağım. Bu iyi. Pastanede çalışan yaşlı kadına, bir fincan kahve içeceğimi, yanına da bir dilim çilekli yaş pasta istediğimi söyledim ve ekledim: “Kahvenin yanına süt istemiyorum. Dışarı getiriniz lütfen, dışarıda oturacağım.” Yaşlı kadın “tamam, siz buyurun oturun, biz getiririz” dedi. Ben kendisine, buradaki herkesin neden Almanca konuştuğunu sormak istiyordum. Bunun neden böyle olduğunu elbette ki biliyordum, fakat yine de, bunu oranın sakinlerinden dinlemek insana farklı bir perspektif kazandırabilirdi. “Affedersiniz, bir şey soracağım, merak ettiğim bir konu var. Burası İtalya, fakat neden herkes Almanca konuşuyor? Neden kimse İtalyanca konuşmuyor?” Sorduğuma bin pişman oldum. Öyle ters bir bakış fırlattı ki, nerdeyse dövecek diye korktum. Kaşlarını çatan pastane çalışanı, sorduğum bu gayet masumca soruya karşılık bana aynen şu cevabı verdi: “Siz derdinizi yalnızca İtalyanca anlatabiliyorsanız, sorun değil, sizinle İtalyanca konuşuruz”. (Hiciv falan yok; yaşadığım olayı olduğu gibi anlatıyorum)

Şok oldum, dondum kaldım. Yüzümde, Galatasaray’ın eski kalecisi Hayrettin’in Beşiktaşlı Sergen’den frikik golü yedikten sonraki şaşkınlığın aynısı var. (Gençler pek bilmez ama akranlarımız iyi hatırlarlar: Beşiktaş, Galatasaray kalesine serbest vuruş kullanacak. Kaleci Hayrettin, GS’li defans oyuncularına barajı kurduruyor. Topun başında “profesör” Sergen Yalçın var, topa o vuracak. Hayrettin kalesinde dikkatle bekliyor, bacaklarını ve kollarını yarım açmış, sırtını yarım eğmiş, gözlerini dikmiş, Sergen’in topa vurmasını bekliyor. Önündeki barajdan dolayı Sergen’i görmüyor tabiî ki. Prof. Sergen, her zamanki gibi usta bir vuruşla topu ağlarla buluşturuyor; top içeride. Hayrettin golü yemiş ama topu bile göremediği için bundan haberi yok. Beşiktaşlı futbolcular sevinç yumağı oluşturmuşlar; Hayrettin ise hâlâ bekliyor, Sergen topa vuracak diye.)

Beni hakikaten Hayrettin’in durumuna düşüren bu “hayret” diyalog, bana iki gerçeği öğretti: Birincisi, bu insanlar her ne kadar İtalya vatandaşı olsalar da, “alt kimlik” oldukları için kendi dillerini sahipleniyorlar, İtalyanca’ya karşı bir tavırları var, karşı duruş sergiliyorlar. İkincisi, bu insanlar her ne kadar Alman kavmine mensup olsalar da, dillerini, an’anelerini, kültürlerini korumuş olsalar da, karakter olarak Almanlık ile bir ilgileri kalmamış. Alman, seni sevmese ve hoşlanmasa bile yüzüne karşı tebessüm eder, senden nefret etse bile seninle güleryüzlü sohbet eder, tatlı bir dille konuşur. İçindekini dışarıya yansıtmaz, olduğundan farklı gösterir kendini. Fakat İtalyanlar öyle değil, içi nasılsa dışı da öyledir. Akdeniz ülkeleri, yani Türkiye, Yunanistan, İtalya, İspanya, karakteristik olarak aynıdır; insanları dobra dobradır, rol yapmayı, işi görülsün diye sahte gülücükler dağıtmayı, olduğundan farklı görünmeyi pek beceremezler. Kalbinde ne varsa dilinde de o vardır. Demek ki buranın insanı, her ne kadar etnik köken ve dil olarak Alman olsalar da, karakter olarak İtalyanlaşmışlar, Akdenizlileşmişler. Tamam, bunlar da “soluk yüzlü”, kabul, fakat kesinlikle “çatal dilli” değiller. Beyaz Avrupa değil, Esmer Akdeniz. (Abi! İşte bunları orada öğrendim, “o bölgeden olan insanlarla” konuşarak öğrendim; “ansiklopedik bilgi” değil yani.)

Dışarıya çıktım, kapı önündeki masalardan birine oturdum ve siparişlerimin gelmesini bekledim. Biraz sonra çalışanlardan biri, başka bir yaşlı kadın, kahvemi ve çilekli pastamı getirdi. Bu, içeride konuştuğum kişi değildi, diğer bir çalışandı. Masaya koydu ve “Guten appetit” (Afiyet olsun) dedi, Almanca. Ben ise Almanca değil, İtalyanca karşılık verdim ve “Grazie” (Teşekkürler) dedim (bu “dil” işi inada bindi ya!). Kadın işinin başına geri dönüyordu ki, kahve fincanının altındaki tabakta süt olduğunu gördüm. Hemen seslendim, “Aspetta” (Bekleyin)! Ne olduğunu anlamak için durdu. Kendisine “Ben kahveyi sütsüz istemiştim, ama süt getirmişsiniz, alın ben istemiyorum” diyerek sütü uzattım. Fakat kadın hiç elini bile oynatmadı ve bana, hiç biraz abartmıyorum, kelimesi kelimesine aktarıyorum, bana, daha doğrusu sur’atıma aynen şu cevabı yapıştırdı: “Ya sen de amma uyanıksın haa! Süt almayınca daha az para vereceğini mi sanıyorsun? Sütlü de içsen, sütsüz de içsen kahvenin fiyatı aynı. Hiç boşuna çırpınma! Aha sütü koydum oraya. İçer misin, döker misin, çantana koyup kendinle birlikte Almanya’ya mı götürürsün, sen bilirsin! Ne yaparsan yap ama böyle zırt pırt rahatsız etme insanı. Görüyorsun ki işimiz gücümüz var, çalışıyoruz.”

Var ya, tam bir şok geçiriyorum. İnanın günâhını aldım, kaleci Hayrettin Demirbaş bile benim yanımda “muzaffer komutan” gibi durur. (Sahi ya, Hayrettin abimiz, geçen gün “teknik direktör” olarak bizim Bingölspor’un başına geçmişti. Adam iki hafta sonra istifa etmek zorunda kaldı, her ne olduysa orda!? Allâh onları başımızdan eksik etmesin, boşuna demiyoruz Zazalar için, “onlar direk Merkez’e bağlıdırlar” diye; “Yahudîler Hz. Yakub’un soyundan, Araplar Hz. Mûhâmmed’in soyundan, Kürtler Hz. Nûh’un soyundan, Türkler Yecuc – Mecuc’un soyundan gelirler, Zazalar ise direk Merkez’e bağlıdırlar”.)

 “Bir fincan kahve içeyim de bende 40 yıl hatırı kalsın” diyerek uğradığım caféde birkaç dakika arayla yaşadığım iki şok dalgası karşısında 5 duyum da iflas etmiş durumda, şu anda. Hakikaten 40 yıl da geçse unutamam ben bu kahveyi. Ya, bu nasıl diyalog, müşteriyle bu şekil konuşulur mu? Hem, fiyattan bahseden kim? Sadece “süt içmiyorum, al ziyan olmasın, israf olmasın” dedim. Ben ne yaptım ki, güzel teyzeciğim? “Kahraman ırkıma bir gül yahu! Ne bu şiddet, bu celâl?” İnanılmaz bir şey bu, ama gerçek – TDK uydurmacası Türkçe’yi yaşatmayı “Kürtçülüğün Esasları” arasında sayan Kürt aydınlarının yazdıkları her makalede mutlaka kullandıkları ifadeyle “gerçeklik” - , burada gerçekler böyle. Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de müşteriye böyle davranan bir satıcı işten kovulur. Ama buranın insanı bambaşka, buranın kültürü muhteşem, harika. Ben de kalkmış, yazılarımda, yok “gazetenin bulmacasını başkalarına sora sora doldurmak”mış, yok “kışın rastladığı her kardan adama uçan tekme atmak”mış, yok “kendi dilini öğrenmek isteyen bir yabancıya ilk olarak küfretmesini öğretmek”miş, uzuuuuun paragraflar oluşturarak kendi milletimle övünüyorum. Oysa bunlar, samimî söylüyorum, bunlar bizden daha manyak!

İşte bunu seviyorum, böyle insanları seviyorum, böyle coğrafyaları seviyorum. Böyle bir hayatı seviyorum ben. İşte bunun içindir ki ben Akdeniz ülkelerini ve Akdeniz insanlarını her zaman için diğer ülkelerden ve diğer insanlardan ayırt ederim. Akdeniz ülkeleri, benim için, dünyanın en güzel ülkeleridir, en “yaşanası” coğrafyalardır. Akdeniz insanı esmer tenlidir ve cildinde esmerliğin her çeşit güzelliğini taşır. Akdeniz insanı sıcakkanlıdır, delikanlıdır, aklıyla ve mantığıyla değil, yüreğiyle hareket eder. Beyaz Avrupa toplumları gibi ikiyüzlü değildir, kalbinde başka şey vardır ama dili başka şey söyler değildir, insanî ilişkilerini ve dostluklarını menfaat ve çıkar üzerine kurmaz. Akdeniz insanında ilişkiler insanî, bu topraklardaki yaşam ise gerçekten yaşamdır.

Bir ülkeyi gezmek başka, orada yaşamak başka bir şeydir. Sırtınızda çanta, boynunuzda fotoğraf makinâsı (bu sözcüğü her yazışımda lâ’net olası bilgisayarım onu otomatik olarak “makine” şekline sokuyor, ben de her seferinde inatla ve ısrarla sözcüğü tekrar “makinâ” haline getiriyorum) ve elinizde defter – kalemle “turist” olarak gezdiğiniz zaman, dünyanın neresine ve hangi ülkesine giderseniz gidin, büyük keyif alır, müthiş bir mutluluk duyarsınız. Fakat “bir ülkede yaşamak”, “bir ülkeyi gezmek” gibi değildir. Her ülkede yaşayamazsınız meselâ. Hatta, dünyada yaşayabileceğiniz, sıkılmadan, bunalmadan yaşayabileceğiniz ülke sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Bunu herkes için söylüyorum.

For example, Almanya’da da, diğer Beyaz Avrupa ülkelerinde de gezmeyi çok severim, bundan büyük mutluluk duyar, keyif alırım. Fakat şu anda yaşadığım Almanya’da, geldiğim günden beri bunalıyorum, patlıyorum. Ben Almanya, Avusturya, İsviçre, Fransa, Belçika, Hollanda gibi herşeyin “kurallar ve yasalar çerçevesinde” hareket ettiği, insanların sabah yataklarından kalkma ve akşam yatağa girme saatlerinin bile devlet veya işyerleri tarafından belirlendiği, nizam ve intizamın tam olarak oturduğu ülkelerde yaşayamam. En ideal yaşama alanı, benim için, “yasaların çiğnenmek için çıkartıldığı” Akdeniz ülkeleri. Çoook geceler şöyle yalvarmışımdır Râbbim’e: “Allâh’ım! Neden geldim böyle monoton bir ülkeye? Neden bir Akdeniz ülkesinde, İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye, Lübnan, Mısır veya Cezayir’de yaşamıyorum?”

Café Piccolo’da yarım saat kadar oturduktan sonra hesabı ödedim – içmediğim kahve sütü de dahil tabiî – ve kalktım. Vipiteno’da 3 saat kadar kalmışım. Geri dönecektim. Dönüşüm, bayağı zahmetli olacak ve uzun sürecek. Çünkü gelirken parça parça (Garmisch – Partenkirchen, Innsbruck, Vipiteno) gelmiştim, geze geze, dinlene dinlene. Şimdi hiç mola vermeden dönecektim Almanya’ya. Hiç mola vermeden bir baştan bir başa kat edecektim Avusturya’yı.

Bugünün tarihini (10 Nisan 2008), hayatım boyunca unutmayacağım. Avrupa’nın en büyük sıradağları olan Alpler’in en kuzey yamaçları olan Bavyera (Almanya)’da başladığım geziyi, Alpler’in en güney yamaçları olan Alto Adige (İtalya)’de bitirdim. Ayrıca Zugspitze’ye çıktım, dağların zirvelerine çıktım, eteklerindeki şehirlere indim, içlerinden akan ırmaklara şiirler yazdım. “Alpler’in En Başından En Sonuna ve En Tepesinden En Aşağısına” gittim. Hepsini bir gün içinde yaptım. Sabah belirlediğim hedefe ulaşmış, başarmıştım.

Bu bir günlük gezim hakikaten çok bereketli geçmişti. Asla unutamayacağım anılarla geri dönüyordum. 10 Nisan 2008 günkü bu gezinin toplam bilançosu şöyle: 3 ülke (Almanya, Avusturya, İtalya), 2 eyalet (Bavyera, Tirol), 1 özel coğrafya (Tirol), 1 bölge (Trentino – Alto Adige), 1 eyalet başkenti (Innsbruck), 1 sıradağ (Alpler), 1 göl (Eib Gölü ), 2 nehir (Inn, Isarco), 1 geçit (Brenner Geçidi), bir kahvaltı, bir öğle yemeği, 20 fincan kahve ve 2 dilim yaş pasta.

Tıpkı bir kelebeğin (perperok) ömrü gibi sadece bir gün süren ancak bu kısacık zamanda 3 ülkeyi kapsayan gezimiz sona ermişti.

Perperok, sadece bir gün yaşıyordu ve gün bitince onun ömrü de sona eriyordu. O’nun için “ferda” (yarın) yoktu ve ancak bir özlem olarak kalıyordu.

Gün bitmişti benim için. Yarın ise hiç yoktu ve olmayacaktı da.

 

BİTTİ

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

 

     FOTOĞRAFLAR

 

Vipiteno kent merkezinin girişi. Arka planda otopark ve ön planda otobüslerin kalkış yeri. (İTALYA)

 

Vipiteno kent merkezinin adı Città Nuova (İTALYA)

 

Città Nuova (İTALYA)

 

Şehrin sembolü olan La Torre Delle Dodici (İTALYA)

 

46 m yüksekliğindeki La Torre Delle Dodici, kentin en uzun yapısı. 1468 – 72 yılları arasında, 4 yıl içinde inşâ edilen bu saat kulesi, 1867 tarihinde yanmış. (İTALYA)

 

Sokaklardaki en ilginç görüntülerden biri. Kendilerini tamamen gümüş suyuyla boyayan bu insanlar bütün gün aynı noktada hiç hareket etmeden durabiliyorlar ve yanından geçenler kendisine para atıyorlar. İtalya gibi Avrupa’nın birkaç ülkesinde bunu meslek olarak yapanlar var. (İTALYA)

 

Vipiteno belediye binası (İTALYA)

 

İtalya’ya özgü tipik dar sokaklardan dolayı buranın bu ülke olduğunu fotoğrafa bakarak bile anlayabilirsiniz (İTALYA)

 

Città Nuova’da bulunan Café Piccolo (İTALYA)

 

Burası Alpler’in güney yamaçları (İTALYA)

 

 “Şu dağlarda kar olsaydım olsaydım / Bir asi rüzgâr olsaydım olsaydım” (İTALYA)

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum