Alpler’in En Başından En Sonuna ve En Tepesinden En Aşağısına –2

30.07.2008 16:10

İbrahim Sediyani

Federal Deutschland Cumhuriyeti’nin en yüksek dağı olan 2962 m’lik Zugspitze’nin zirvesi oldukça soğuktu, bir de sert bir rüzgâr esiyordu. Ben “akıyor mavi” kökenli bir göçmen olarak önceden tedbirimi almış ve kalın giyinmiştim. Zira bu ülkede zirvelerin göçmenler için hep soğuk olduğunu ve buralarda sert rüzgârların estiğini biliyordum. Hem kabul edilmelidir ki, bu “dağcılık” sporunda Almanlar’la kıyas bile edilemeyecek derecede şanssız bir insanım. Almanlar’ın benim ülkemin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’na çıkması Türkiye ve Almanya gündeminin ilk sırasına oturur ve onları dağdan indirmek için tüm yetkililer seferber olur, fakat ben Almanya’nın en yüksek dağına çıktığımda kimsenin rûhu duymaz. Ancak kendim elime kalem alıp yaşadıklarımı yazacağım ki milletin haberi olsun.

Ben ülkeleri, coğrafyaları çok seviyorum, hatta deli gibi seviyorum ama ne hikmetse devletlerle yıldızım pek barışmaz. Sebebini ben de tam olarak çözemedim ama barışçı, uysal ve her ortama uyarlanabilir, her zevke göre monte edilebilir yapıma rağmen, yine de böyledir.

İlginçtir ve dahi tuhaftır ama, hangi ülkeye gitsem, kendimi başka bir insan olarak hissediyor ve mutlaka “alt kimlikte” kalmayı tercih ediyorum. Kendimi, Türkiye’ye gidince “Kürt”, Almanya’ya gidince “Türk”, Avusturya’ya gidince “Macar”, İsviçre’ye gidince “Romanş”, Fransa’ya gidince “Cezayirli”, Belçika’ya gidince “Faslı”, Hollanda’ya gidince “Surinamlı”, Mısır’a gidince “Sudanlı”, Suudî Arabistan’a gidince “Yemenli” ve Pakistan’a gidince “Beluc” olarak hissediyorum. Dünya üzerinde, bir tek Liechtenstein’a gidince “normal kimlik” taşımanın keyfini yaşıyor ve gönlümce “ski” yapıyorum, anlayacağınız.

Coğrafya, toprak insana karşı çok cömert ve sevecen, ancak devletler hep “çıkar” esasına göre yönetiliyorlar ve çok nankörler. Türkiye’de ve Almanya’da yaşadım. Her iki devlete de çok hizmet ettim ama ikisi de bana karşı nankör davrandı. 15 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti devletine “rejim muhalifi” olarak, 15 yıl boyunca da Federal Almanya Cumhuriyeti’ne “arbeitslos” (işsiz) olarak büyük hizmetlerde bulundum ama her ikisi de benim kıymetimi bilemedi.

Allâh’tan marjinal grupların arasına karıştım da, çevremde ilişki kurabileceğim, birlikte oturup kalkabileceğim hatırı sayılır pek çok arkadaşım oldu.

Zugspitze’nin zirvesi hakikaten soğuk ve rüzgârlıydı; hemen altımdaki caféye inip sıcak birşeyler içmek istiyordu canım. Aşağı indim, içerisi sıcacıktı. Önce restoranı gezmek istedim, merak ediyordum. Ancak lokantanın içi boştu, hiç kimse yoktu. Bu normaldi tabiî ki, sabah vakti lokanta açık olmazdı. Çalışma saatlerine baktım, öğle 12’de açılıyormuş. Ben boş olan restoranın içinde dolaşıp resimler çekerken, yanıma gelen ve bu dağın tepesindeki lokanta, pastane ve cafélerin tamamının şefi olduğunu söyleyen Alman bir bey, ismini söyleyip kendini tanıttıktan sonra, “Lokantamız çok güzel ve temizdir. Öğle vaktinde yemekler pişmeye başlar” dedi. Ben de kendisine, “Benim ismim de İbrahim ama arkadaşlar kısaca Gazeteci – Yazar İbrahim Sediyani derler” dedim. “Gazeteci olduğunuzu anlamıştım zaten” diyen şef, bir Türk gazetecisini burada görmekten dolayı onur duyduğunu söyleyerek (“popüler kültür” işte, n’olcek!?), “Pastanemiz açıktır. Buyurun, sıcak bir şeyler için” diye teklifte bulundu. Ben de zaten niyetimde olduğunu, onun için aşağı indiğimi ama restoranı merak edip görmek istediğimi belirttim. Şefle birlikte pastaneye doğru yürürken, yolda bana bazı bilgiler vermeye çalışıyordu. “Biliyor musunuz” dedi, “Restoranımızın baş aşçısı Türk”.Bunu duyunca şaşırdım, sevindim ve kendisine “Öğle vakti burada olursa tanışmak ve konuşmak isterim” dedim. Ancak şef, kendisinin üç gün önce yemek hazırlarken bıçakla parmağını kestiğini ve bu yüzden evde kaldığını, hastalık iznine ayrıldığını dile getirdi. (Mutfakta soğan doğrarken parmağını kestiğini öğrenince baş aşçının Türk olduğuna kesin olarak inandım, tabiî ki)

Pastane ve café harikaydı. Bir fincan sütsüz ama şekerli kahve ve yanına da bir dilim kirazlı yaş pasta istedim. Tam hesabı ödemeye çalışacakken, büyük şef, “Çıkarın elinizi cebinizden. İstediğiniz kadar yiyip içebilirsiniz. Misafirimsiniz” demez mi? Allâh Allâh! Dondum kaldım, bunları bir Alman mı söylüyor? Şaşkın halimle kendisine teşekkür edip “İsa sizden razı olsun” dedim.

Almanlar, Türkiye’den buraya gelen göçmenleri “entegrasyon” (uyum) adı verdikleri “özümleme politikasıyla” asimilasyona uğratmayı pek beceremediler ama, övünmek gibi olmasın, biz bu ülkenin sahipleri olan Almanlar’ı epey bir asimile etmeyi başardık. Birine birşeyler ısmarlamayı bizden öğrendiler meselâ. Sadece bu mu? Millî maçlarda kazanılan galibiyetlerden sonra arabayla korna çalıp şehir turu atmayı ve bayrak sallamayı da bizden öğrendiler. Karı - koca dışarıda yemek yediklerinde herkes kendi yediğinin parasını ödemiyor artık; Alman erkekler de karısının veya sevgilisinin hesabını ödemeyi biliyor. Hatta bazı Alman ailelerde eve girildiğinde kapının önünde ayakkabı çıkarılıyor.

Almanlar bunların hepsini bizden öğrendiler. Fakat bu konuda yine de tam olarak “özümlendikleri” söylenemez. Daha çok eksiklikleri bulunuyor, bizden öğrenmeleri gereken daha çoook şey var. (Meselâ, sokakta gördüğü güzel bir bayana laf atmak, yerlere tükürmek, sakız çiğnerken balon yapmak, sinemada çekirdek yemek, gazetenin bulmacasını başkalarına sora sora doldurmak, pantolonun arka sol cebine tuttuğu futbol takımının renklerini taşıyan saç tarağı yerleştirmek, rüzgâr külleri uçurmasın diye kül tabağının içine su koymak, sigara paketini çorabının içine saklamak, kışın rastladığı her kardan adama uçan tekme atmak, kartopunun içine taş koymak, trafikte direksiyon sallarken yolda rastladığı arkadaşının üzerine arabayı sürmek, bir arkadaşını görünce çok sevindiği için ona arkadan yanaşıp elleriyle gözlerini kapatmak ve “bil bakalım ben kimim?” diye sormak, otoban kenarındaki yeşillikler üzerinde gazete kâğıtları serip piknik yapmak, dükkânlara ve özellikle aile lokantalarına dizi film isimleri koymak, evdeki her eşyanın üzerine dantel örtü sermek, havaalanında yapıştırılan etiketlerle yetinmeyip bavulların üzerine ayrıca kalın keçeli kalemle isim yazmak, çöpe atılması istenen bir şeyi yerinden kalkmadan çöp bidonuna doğru basket yapmaya çalışmak, yolda yürürken taşlarla futbol oynamak, karpuzu kesmeden önce belli bir süre suyun altında bekletmek, fırından aldığı ekmeği eve getirene kadar köşesini yemek, esnaflık yaparken hiç tanımadığı müşteriye “senin hatırın için şu fiyata olur” demek, kâğıt mendili kumaş mendil gibi günlerce buruşuk şekilde cepte taşımak, kulak içlerini kurşun kalem veya dantel tığıyla temizlemek, televizyon kumandasının üzerini naylonla kaplayıp saydam ambalaj yapmak, kendi dilini öğrenmek isteyen bir yabancıya ilk olarak küfretmesini öğretmek, sahilde mayosunu kabinde giymek yerine arkadaşlarına havlu tutturarak giymeye çalışmak ve bir de arkadaşlarına “bakmayın lan!” diye çıkışmak, evine misafir olan aileyi uğurlarken “bunu saymıyoruz” demek, herhangi bir yere hesap öderken arkasını dönüp gizli gizli para saymak, “suyun altında nefessiz ne kadar kalabiliyorum?” diye deneyip denizde boğulma tehlikesi geçirmek, uzak bir yere mektup yazarken mektubun sonunda kâğıda küçük çocuğunun elini çizdirmek, daha telefonun birinci zili çaldığında başında dikilmek ama ahizeyi kaldırmak için telefonun mutlaka ikinci kez çalmasını beklemek, okul çağındayken sınavlarda çektiği kopyaları ve bayan öğretmenin eteğinin altına nasıl ayna koyduğunu anlatıp bunlarla övünmek, bir yerde hesap öderken aynı paradan birkaç banknotun olması durumunda içlerinden en eski olanını seçip kasiyere uzatmak, tuvaletin duvarına ideolojik propaganda içerikli yazılar ve elden ele dolaştığını bildiği için kâğıt paralar üzerine ayıp şeyler karalamak, ne kadar matrak ve neşeli bir kişiliği olursa olsun kendisiyle aynı siyasî ve ideolojik çizgideki arkadaşlarıyla beraber olduğunda mümkün olduğunca ciddî ve ağırbaşlı bir insan görüntüsü vermeye çalışmak ve çok konuşmayıp dâvânın sorunlarını dert edinmiş edasıyla düşünceli durmak – özellikle İslamî kesimdeki bireylerde çok yaygın olan bir davranış şeklidir -, başkasına ait otomobille hava atmak, 3 bin YTL değerindeki bir arabanın içine 5 bin YTL değerinde CD – Player takmak, alışveriş merkezlerindeki güvenlik kameralarına el sallamak ve önünde saç taramak, yerli filmlerdeki kötü karakterler vicdanlarında en ufak bir merhamet duygusu barındırmayan ve normalin çok çok üzerinde kötü kişiler olduklarından toplumda herkesin kendisini “iyi insan” zannetmesi, yanında hânımı olan bir arkadaşını gördüğünde, çok yakın bir arkadaşı bile olsa ona selâm vermeyi ayıp bir davranış olarak görmek ve aynı hizaya geldiklerinde görmezlikten gelmek, Hacc’a mutlaka ihtiyarladığında ve “yaşı geçmiş – işi bitmiş” olduğunda gitmek ve döndüğünde diğer hacıları kötüleyip gerçek Müslümanlık’ın yalnızca kendi ülkelerinde yaşandığını anlatmak, Mekke ve Medine’de dünya kadar para ödeyerek satın aldığı hediyelik eşyaları komşu ve akrabalara çok cömertçe dağıtmasına karşın orada bedava dağıtılan ve hiçbir ücret ödemediği zemzem suyunda cimrilik edip içine normal su karıştırmak, bütün komşu ülkeleri düşman olarak görmek, çocuk severken onu dişleyip canını acıtmak ve ağlatmak, müslüman olmayan milletlerde namus olgusunun olmadığına inanmak, yemek yerken önce diğer karışımları bitirip etleri en sona bırakmak, erkek olarak evde kendi hânımına çay doldurmayı bile gururuna yedirmezken dışarıda yabancı bir bayanın sigarasını yakmak ve bineceği arabanın kapısını açmak, kadın olarak ise bütün gün televizyon başından ayrılmadığı halde kocasının işten gelmesine dakikalar kala ev işlerini yapmaya başlamak ve eli işteyken kapıdan giren kocasına “bütün gün pestilim çıktı, iki dakika oturamadım vallah” demek, Cuma akşamları sakız çiğnemenin büyük günâh olduğuna ve böyle yapmakla ölülerin etini çiğnediğine inanmak, çay içerken yoğurt yemenin insanı zehirlediğine inanmak, dînen haram olduğu için domuz etine televizyonda gördüğünde dahi bakmaktan kaçınmak ama alkol tüketiminde diğer bütün milletleri geride bırakmak, gazetede resminin yayınlanmasını veya televizyona çıkmayı kıskanılacak derecede büyük bir başarı olarak görmek, bütün gün hiç aklına gelmeyen şeyleri namaz kılarken hatırlamak gibi)

Kahvemi ve “yangında ilk kurtarılacak” yaş pastamı alıp güzel bir yerde oturmaya gittim. Özellikle cam kenarındaki bir masada oturdum ki bir yandan da dışarıdaki muhteşem manzarayı “dünya gözüyle” seyredeyim. Her şey mükemmeldi, 3 km yüksekteydim, bulutlara değecek kadar yüksek olan sıradağlar benden daha alçakta duruyorlardı, dışarıda kar, rüzgâr ve buz gibi soğuk hava vardı ama oturduğum café sıcacıktı, kahvem mis gibi kokuyordu ve albenili pasta ise “al beni” diyordu.

Bulunduğum yerin benzersiz güzelliğinden ötürü fotoğraf çektirmek niyetindeydim ve bunu masamdaki yaş pastayı henüz parçalamadan, kahve fincanını boşaltmadan yapmak istedim. Yanımdaki masada iki genç bayan oturmuş sohbet ediyorlardı. Englişçe konuştukları için Alman olmadıklarını anlamıştım, üstelik bunlar Avusturyalı da olamazdı, çünkü Avusturyalılar da Almanca konuşurlar. (KAYNAK GÖSTERİYORUM: Bakınız, “Avusturya Üzerine Sosyolojik Anekdotlar” adlı benim kendi yazım)

Tek günâhları benimle aynı zamanda orada bulunmuş olmak olan kızlara, Türkiye’deki öğrencilik yıllarımdan kalma “I’m student, you’re theacher, this is a sıra dayağı” İngilizce’yle sohbet etmeye başladım ve nereli olduklarını sordum, “USA” (ABD) cevabını verdiler. Ben ise, “Amerikalısınız demek. Biliyor musunuz, benim oğlumun adı Malcolm” dedim. Bunu duyunca şaşırdılar, içlerinden biri “Öyle mi? Siz de mi Amerikalısınız?” diye sordu. Bunun üzerine ben (içimden, “Amerikalı senin babandır ulan!” diyerek) onlara “Hayır, ben Türkiye’den geliyorum. Malcolm X’i çok sevdiğim için çocuğuma O’nun adını verdim” dedim. Şaşırdılar ve kendileri de Malcolm X’i çok sevdiklerini söylediler, ancak bendeniz, beyazların “çatal dilli” olduğunu anlatan bir sürü kitap okumuş bir insan olduğum için söylediklerine inanmadım, sadece inanmış gibi yaptım.

Kızlardan birine fotoğraf makinâmı verdim. Kalemim kadar sevdiğim makinâmı aldı ve “ne kadar çok mutlu çift olursa tirajı o kadar artan” Beyaz Duvak adlı derginin “gel bizim kızların telli duvaklı resimlerini çek” diyerek tâ Amerika’dan İstanbul’a getirttiği fotoğrafçı Kevin Kramer’i aratmayacak denli profesyonel bir şekilde benim fotoğraflarımı çekti.

İsmi Candy olan kız ABD’nin Virginia eyaletinden, ismi Ashleen olan da Pennsylvania eyaletindendi. 20’li yaşlarda falan idiler ve öğrenci olduklarını söylüyorlardı. Hatta Candy, okuduğu mektebin adını da söyledi: Virginia High School. Doğrusunu söylemek gerekirse mektebin ismini bir hayli garipsedim. Ya Allâh aşkına, hiç böyle mektep ismi olur mu? Oysa bizdeki mektepler “Tewhidî, İnqılâbî, Hizbullahî, Hûseynî” gibi isimler taşıyor. Onların mektepleri acayip, ilginç isimlere sahipler. “Virginia High School”? Allâh akıl fikir versin, derlerdi de inanmazdım, şu Amerikalılar harbiden tuhaf insanlar!

Ben onların ülkesi ABD hakkında çok şeyler biliyordum ama onlar Türkiye hakkında inanılmaz derecede az bir bilgiye sahiptiler. Sadece birkaç temel bilgi dışında benim ülkem hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Türkiye hakkında tek bildikleri, işte dış dünyada “Türkiye” denince ilk akla gelen “İstanbul, Antalya, Kapadokya, Haksöz, Kudüsyolu, Velfecr” gibi şeylerdi.

Bırakın Türkiye’yi tanımayı, inanın, kendi ülkeleri hakkında bile pek bilgileri yoktu. Sözde, bir de öğrenci olacaklar! Bizdeki “high school” öğrencileri dünyanın diğer ucundaki Açe Sumatra, Eritre, Kongo ve Angola için gösteriler ve yürüyüşler düzenlerken, Latin Amerika ve Uzakdoğu’daki devrimci hareketlere destek vermek amacıyla İstanbul’daki dükkânların camlarını taşlayıp sokakları savaş alanına çevirirken bunların kendi ülkelerinden bile haberleri yoktu.

Meselâ, onlara Amerika’daki Kızılderililer’in bundan beş ay önce, 20 Aralık 2007 tarihinde ABD’nin Nebraska, Güney Dakota, Kuzey Dakota, Montana ve Wyoming eyaletlerini kapsayan topraklarda bağımsızlık ilân ettiklerini ve “Lakota” adıyla bir devlet kurduklarını söyleyip bu konuda ne düşündüklerini sorduğumda ikisi de şaşırıp kalmış ve sadece “What?” demişlerdi; ardından başlarını iki elinin arasına alıp “Oh my God!” diye söylenmişlerdi. Anlaşıldı ki bu solukyüzlü bacılarımızın olaydan haberi bile yoktu. Gerçi onların bu olaydan haberlerinin olmamasına pek şaşırmadım. Çünkü benim Haksöz’deki “Kızılderililer Bağımsızlık İlân Etti” adlı makalem o tarihte henüz “The Lakota Sioux Indians Declare Independence” adıyla İngilizce’ye tercüme edilip BM dergisinde yayınlanmamış olduğundan onların böyle bir gelişmeden haberlerinin olmaması normaldi; bunun için onları ayıplamadım.

(Düşünün, bu sohbetin gerçekleştiği günün tarihi 10 Nisan 2008… Yani henüz, ne benim Lakota yazım İngilizce’ye tercüme edilmiş, ne Avustralya’daki Aborjinler ve Yeni Zelanda’daki Maoriler Haksöz’e abone olmuş, ne Avustralya’da yaşayan ve ilk başta beni “tasavvufçu” zanneden “businesswomen”lerin şiirlerime yazdığı “sinirlendiren” yorumlardan korkan Avustralya hükûmeti Aborjinler’den özür dilemiş, ne Zaman gazetesi Hamza Türkmen abimizle röportaj yapmış ve kuzu kuzu oturmanın ”out”, bomba patlatmanın “in” olduğu bu kritik zamanda O da “Bizim bir siyasal modelimiz yok” bombasını patlatmış, ne kendisini takip ederken bile yorulduğumuz ama kendisi yorulmak nedir bilmeyen ve çalışkanlığıyla hepimize örnek olması gereken Asım Öz kardeşimiz Leyla İpekçi ile sohbet edip kadının “başını” belaya sokmuş, ne Haksöz camiâsının “birinci derecede öncelikli” yayın organı olan derginin yazarı Hasan Soylu, “ikinci derecede öncelikli” yayın organı olan sitenin yazarı İbrahim Sediyani’ye “Sizce tesettür şart mıdır, değil midir?” diye sormuş, ne Selahaddin Eş Çakırgil abimiz gecenin geç vakitlerinde mektup yazmakla meşgul olmuş ve bu yüzden uykusuz kalmış, ne Türkiye’de yaşayan “Eflatun Vatandaşlarımız” ile Avustralya’da yaşayan “Uzaktaki Yakınlarımız” MSN Messenger’de “Haksöz Üzerine Sosyolojik ve Sediyani Üzerine Platonik Chat’leşmeler” yapmış, ne Haksöz okuyucularını akıllara durgunluk veren bir “İsmet Özel merakı” sarmış, ne “mavi yolculuğa” çıkarak dünya gezisi yapan “modern seyyâh”ın yolu bir şekilde Nusaybin’e de düştü diye “kavmiyetçilikle” suçlanmış, ne yıllardır “Kayıp Aranıyor” ilânıyla “her tarafta” aradığımız Abdulkerim Süruş birdenbire Mehdi gibi zuhur etmiş, ne Almanya’lara kadar gelen Rıdvan Kaya abimiz ancak ayrılıp memlekete geri döneceği zaman telefon açıp “İbrahim kardeşine” burada olduğunu haber vermeyi aklına getirebilmiş ve 2 yıl önce aynı “İbrahim kardeşinin” kendisini görebilmek için Türkiye’de üç gün fazla kaldığını ve cenazesini bile bırakıp tâ Elâzığ’dan kalkarak İstanbul’a kadar geldiğini unutuvermiş, ne “Vatanı, Kavmi ve Devleti Uğrunda Ölen ‘Şehîd’ Olur Mu?” diye soran Mehmet Pamak abimize insanlar hep bir ağızdan “E herıld yani” cevabını vermiş ve Pamak bile artık internet ortamında makale kaleme almanın “Yazık Oluyor Bunca Çabaya” olduğunu anlayıp devamını getirmek istememiş, ne Ashâb-ı Kiram’ın hayatını o kendine özgü edebî üslûbuyla anlattığı çalışmalarını minnet ve gıpta ile okuduğumuz Ali Değirmenci kardeşimiz üç günde bir yazı yazmaktan yorulmuş olacak ki “Çizgi Film Şirinler Üzerine İdeolojik Anekdotlar” kaleme almış ve bazıları “Şirine”, bazıları da “Şipşirin” olan bu sevimli mavi kahramanlar Haksöz ailesine dahil olmuş, ne  “Bozkırdaki Çekirdek” adlı nefis yazısıyla Sivas’ın toprağını ve havasını koklatan Ali Emre kardeşimiz bu yazıdan sonra her Sivaslı gibi bohçasını toplayıp gurbete çıkmış ve uzun bir süre ortalıktan kaybolmuş, ne Bahadır Kurbanoğlu abimiz “sadece önemli konulara ilgi duyan ve gereksiz gündemlerle meşgul olmayı pek sevmeyen” Bülent Şahin Erdeğer kardeşimize ömrü boyunca kütüphanesinin en güzel köşesinde saklayacağı bir mektup yazmış, ne bir zamanlar “dağlara tırmanmaktan” bıkmış olan Yasin Şafak kardeşimiz İstanbul trafiğinde motorsiklet sürmekten de sıkılmış olacak ki eline kalem alıp tekrar yazarlığa başlamış, ne her edebiyatçının İslam adına ahkâm kesemeyeceğini bunca yıllık birikimine rağmen öğrenememiş olan Yıldız Ramazanoğlu ablamız Türkiye’de tecavüze uğrayan bir kadının hakkını savunmaya kalkışırken ulemâ ve ukelâdan değerli İslam büyüklerimiz “kamyona binen ve kocasından izin almadan Filistin’e destek olan” bir müennesin “kirletilmesinin vacip” olduğunu kendisine hatırlatmış, ne yazılarını okuya okuya büyüdüğümüz, sohbetlerini dinleye dinleye bilinç kuşandığımız ve 25 yaş altındakilere O’nun kaleminden çıkan bir yazı okumanın nasip olmadığı, yazarlık mesleğini hânımına, kızına ve damadına devreden Burhan Kavuncu abimiz, kendisine “Burhan abi, namazlar hangi vakitlerde ve kaç rekât kılınmalıdır?” diye soracak olan gençlere “Sabahları aç karınla 1 rekât, akşamları da yemekten sonra 3 rekât” diyecek duruma gelmiş, ne Kanal D ekrânlarındaki “32. Gün” programına çıkan Grup Yürüyüş solisti M. Ali Aslan kardeşimiz canlı yayında “Bir sevgilim yok, anlıyor musun?” deyince programın sunucusu olan adaşı M. Ali Birand kendisine Yıldız Tilbe’nin “Ama evlisin, benim değilsin” şarkısını okuyarak karşılık vermiş, ne Avrupa Futbol Şampiyonası boyunca evde “bu ne Allâh aşkına, her gün futbol izlemek zorunda mıyız?” diye şikâyet eden ve kendisinin de maç seyretmesine müsaade etmeyen hânımının etkisinde kalan Sami Gören kardeşimiz turnuva sona erince büyük bir sevinçle “Euro 2008 Bitti Evdeki Gündem Normale Döndü” başlıklı bir yazı kaleme almış, ne aramızdaki ilk iletişim bağının benim “Bedensel Engellilere Karşı Niçin Anlama Engelliyiz?” adlı makalem vesilesiyle sağlandığı Murat Kayacan kardeşimizle aynı platformu paylaşmak nasip olduğu halde kendisi “Ehven- i Şer” tartışmalarına kapılıp gittiğinden karşılıklı bir selamlaşma yapmamıza bile fırsat olmamış, ne bütün bu keşmekeş içerisinde en müsbet çıkışları yapan iki kardeşimiz olan Bengin Boti bizi “Adil Şahitler Olmayı Başarabilme”ye dâvet ederken Fatma Gülbahar Mağat da “Ey İmân Edenler, İmân Ediniz!” çağrısı yapmış, ne İmâm Humeynî’nin vefât günü olan 3 Haziran ve Şeyh Sâîd’in şehâdet günü olan 28 Haziran günü kendisinden haklı olarak “anma” ve “hatırâlarını yâd etme” adına iki satır yazı beklediğimiz Haksöz sitesi tıpkı geçen yıl ve ondan önceki yıl olduğu gibi yine bu tarihleri es geçmiş, bu konuda hiçbir şey yazmamış ve bizi üzüntüye sevketmiş, ne Ferda için kanat çırpan Perperok derdini dökeceği sırdaşlar bulmuş, Perperok’u “ferdası” günü terk eden Ferda’nın yerini alan tek damla Asrin bile buna hayret edip “Daha pesferda günü bu yapılır mı? Pes Ferda!” demiş, ne Ergenekon terör örgütü ülkenin gündemine “bomba” gibi düşmüş, ne iş bu ve “ne iş bu?” Ergenekon çetesinin Diyarbakır ve Batman’daki “93 Harbi”nde parmağı olduğu ortaya çıkmış, ne Ergenekon terör örgütünün üst düzey mensubu olan ve evinde yapılan aramada el bombaları, makinâlı silâhlar ve korkunç suikast planları ele geçirilmiş olan tutuklu, kendisine “Sizi neden tutukladılar?” diye soran gazeteciye “Atatürkçü olduğum için” cevabını vermiş, ne aynı operasyon çerçevesinde gözaltına alınan Mustafa Balbay serbest kalınca buna İbrahim Sediyani sevinmiş, ne Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan ve Tiyatrocu – Sanatçı Suna Pekuysal aramızdan ayrılmış, ne % 47’si AKP’li, % 53’ü de Aziz Nesin ile aynı IQ’ya sahip olan Türk halkı Viyana’daki futbol maçında Hırvatistan’ı yenmeleri halinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’da kaybettiği bütün toprakların geri alınacağına inandırılmış, ne İspanya La Liga Gol Kralı Daniel Güiza Türkiye Süper Ligi’ne transfer olmuş, ne üzerine sarı – lacivertli formayı geçiren Emre Belözoğlu bundan sonrası için kendisini bu seviyelere getiren sarı – kırmızılı tribünlere el – kol işaretleri yapma kararı almış, ne Beşiktaş’ın eşşek kadar olmuş kaptanları İbrahim Üzülmez ve İbrahim Toraman Avusturya kampında çocuklar gibi kavga etmiş ve 55 derece efendi olan Ertuğrul Sağlam her ikisinin de plakasına tekmeyi vurmuş, ne kulüpteki görevinin ne olduğunu kimsenin çözemediği Sinan Engin gazetecilerin karşısına geçip “Bizim Bobo 3 tane Güiza eder” şeklinde demeç vererek yeni sezonda da kendi işi dışındaki tüm işlere burnunu sokacağının işaretini vermiş, ne Almanya’ya teşrif eden Meclis Başkanı Köksal Toptan 5 yıldızlı bir otelde benimle oturup “Ne olacak bu memleketin hali?” sohbeti yapmış, ne dokuz insanımızın fecî şekilde yanarak can verdiği Ludwigshafen’daki yangın soruşturması “Deutsche Derin Devleti” tarafından kapatılmış ve “sebebini biz de bilmiyoruz ama yabancı düşmanlığı değil” açıklaması yapılmış, ne Türkiye’ye giden İngiltere Kraliçesi II. Elisabeth majesteleri Bursa Ulu Câmiî’ni ziyaret etmiş ve Fas’tan Endonezya’ya kadar olan İslam topraklarının üçte ikilik büyük kısmını “müslümanlaştıran” şanlı ecdâdının yolunu sürdüren âzîz milletimiz çizgi film kahramanı Heidi’nin babaannesinin başını örttüğü gibi İngiltere kraliçesini de tesettüre sokmuş, ne yıllardır İslam ahlâkı ve helâl – haramlar hakkında yazılar yazıp konferanslar veren Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez, Anadolu müslümanlarına ve Osmanlı torunlarına “çocuk sevgisinin” fıtratında var olduğunu göstermiş, ne Bosna’da 35 bini çocuk olmak üzere 312 bin kişinin katledilmesinde ve 50 bin müslüman kadının tecavüze uğramasında başrolü oynayan, halihazırda yaşamakta olan en büyük katil olan Radovan KaraPiç, sur’atında canavar tüyleri olduğu halde enselenmiş, ne Referans gazetesine verdiği demeçte “Türkler Almanya’nın yeni Yahudîleri’dir” diyen TAM Vakfı Direktörü Faruk Şen’e haddini bildiren Alman devleti “Almanlar da Almanya’nın siyonistleridir” mesajı vererek kendisini yönettiği kurumun kapısından kovmuş ve bu olaydan daha üç ay önce “Almanya’ya da bir Erdoğan gerekli” açıklaması yapan NRW Göç ve Uyum Bakanı Armin Laschet işsiz kalan Şen’in elinden tutup “Farukçuğum, sen şu Yahudîler’e fazla kafayı taktın, boşver. Gel seni İzmir’deki üniversitenin başına getirelim” teklifinde bulunmuş ve bu öneriyi “lang lang” düşünen Sayın Şen de kabul etmiş, ne kadınlara seçme ve seçilme hakkının 5 Aralık 1934 tarihinde tanındığı Türkiye’de yeni bir yasal düzenlemeye gidilerek “mankenler ile dağdaki çobanların oylarının bir olamayacağı” hükme bağlanmış, ne Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlük her geçen gün daha bir “derin”leşirken Türkiye ve Yunanistan et derdine, KKTC ve GKY can derdine, “kalem sahibi” ise lokum derdine düşmüş, ne Ortadoğu’da bir “Türk – Kürt – Fars Federasyonu” kurulmuş ama bu devlette kimin kimin nesi olduğu bilinmediğinden ve herkes gerçek kimliğini gizlediğinden “Brezilya dizisi” haline gelmiş,… - Devam Edecek -)   

Almanya’nın zirvesi şimdi ısınmıştı benim için. Demek ki soğukluk, insanın bazı şeyleri içine atmasından kaynaklanıyormuş, demek ki insan içindekileri dökünce vücût ısısı da kendiliğinden normale dönüyormuş.

Demek ki “şâir”, doğruyu söylüyormuş; muhâtabın “gözlerini kapadığında” ve seni bu dağ başında kendi kaderine terk ettiğinde gerçekten “üşüyormuşsun”. İşte o zaman “çırılçıplak” hissediyormuşsun kendini; “çırılçıplak, yani suskun ve kalemsiz”.

Demek ki sana söylenen onca kırıcı ve incitici sözlerin tamamını dağ başında bir fincan kahve içerek kolayca unutabilirken, senin ağzından çıkan yalnızca bir kırıcı ve incitici sözü başkası dağlar eriyip gitse bile unutamayabiliyormuş.

Demek ki “ne kimseye zerre miktarınca iyiliğim dokundu, ne de kimseye zerre miktarınca kötülüğüm dokundu; zira ne iyilik yaptımsa kendime yaptım, ne kötülük yaptımsa da yine kendime yaptım” diyen ilim ve irfan erbâbı doğruyu söylüyormuş.

Demek ki “ikinci ve üçüncü tekil / çoğul şahıslar” yalnızca birer kurguymuş ve dünya üzerinde “birinci tekil şahıs” dışında hiçbir canlı türü yaşamıyormuş.

ibrahim.sediyani@hotmail.de

FOTOĞRAFLAR

 

Sıradağlar bulutlara değecek kadar yüksek ancak hepsi de benden daha alçakta. Çünkü ben en yüksek olanın zirvesindeyim. (ALMANYA)

 

“Yapayalnız kaldı beyaz sayfalar / Üşüdü şiirin mısraları / Savruldu göğsümde yükselen dağlar / Karlar düştü eteklerine düşlerin / Hayâllerimi düşürdüğüm denizler / Dert ortağım nehirler / Ve dûâyla ellerimi kaldırdığım gökyüzü / Girmiş yetim bir çocuğun gözlerine / Bakıyor mavi” (ALMANYA)

 

 “Gezmekle bitiremedim gurbet coğrafyaları / Tırmanmakla aşılmıyor Alpler’in zirveleri / Yalnız kaldığımda sen hep benimlesin / Özlemler bilirim en uzaklardan haber bekleyen / Ve sevgiler vardır hiç dile gelmemiş / Bir kez olsun umuda yaslanmamış / Şimdi bir haber gönder beni sevindirecek / Sıladan sıladan / Bir tebessüm et bitsin bu bitmez geceler / Ve sakın kapama gözlerini / Üşürüm sonra” (ALMANYA)

 

 “Susuzluğumu gidermeli bu yaz yağmurları / Anasütüyle beslenen çocukları / Ve gözyaşıyla sulanan toprakları / Vardır yurdumun çünkü / Çocuklar bu toprakların geleceği / Gece bırakmaz ki uyku girsin gözlerime / Gecenin karanlığı sırdaşımız bizim / Siyâha sevdâlıyım anlıyor musun / Ve haykırırım söylenmemiş sözleri / Mavi Urmiye / Yeşil Çukurova / Ülkemin Vankedisi gözleri.” (ALMANYA)

 

Zugspitze’nin tepesindeki restoran. 2962 m yüksekte yemek yemek nasıl bir duygu acaba? (ALMANYA)

 

Restoranın içi olağanüstü, lambalar ve ahizeler oldukça büyüleyici. Ben gündüz oradaydım ama bu lokantada akşam yemeği yemenin zevki bir başka olsa gerek. (ALMANYA)

 

2962 m yüksekteki caféde oturup sıcak kahvenizi yudumlamak ve dağları seyretmek, kelimelerle anlatılır gibi değil. Hemen arkamdaki manzaraya lütfen dikkatlice bakar mısınız? (ALMANYA)

 

Saydam ve ince bir duvarın iki yüzü. Camın öte tarafı buz gibi soğuk, bu tarafı ise sıcacık. (ALMANYA)

 

Yaşadığınız ülkenin en yüksek noktasına çıkmanın mutluluğunu anlatacak kelime yok. Hemen sağımda, camın üzerinde “2962” yazıyor. Sayıdaki 9 rakamının kırmızı yazılmış olmasının sebebi, bu Matematik dilinin hem dağın yüksekliği olan “2962 m” olarak, hem de “2 Eylül 1962” (2.9.62) olarak okunması. Gün, ay ve yıl olarak 2962 sayısını oluşturan 2 Eylül 1962 tarihinde burada bir dizi kutlamalar gerçekleştirilmiş ve o günün anısına cama bu işaret çizilmiş. (ALMANYA)

 

Zugspitze’ye çıkan insanlar burada saatlerce kayak yapıyorlar. Öyle sıradan, herhangi bir kayak pisti değil burası. Garmisch – Partenkirchen, şu anda sıkı bir şekilde 2011 yılına hazırlanıyor. Üç yıl sonra, Dünya Kayak Şampiyonası  (FIS Alpine World Ski Championships) burada düzenlenecek. (ALMANYA)

 

Kayak pistleri profesyonel tesislerdir ve halka açıktır. İsteyen istediği zaman gelip bu keyfi yaşayabilir. (ALMANYA)

 

Türkiye’de kış aylarında sadece Avrupalı peruklular Uludağ’da, İranlı çarşaflılar da Palandöken’de “ski” yapma imkânı bulurken, yaz aylarında ise yalnızca etekli başbakanlar ve cübbeli hocalar denizde “jet – ski” yapma şansına sahipken, Almanya’da hangi sosyal sınıftan ve hatta asosyal sınıftan olsun, her insanın böyle bir olanağı vardır. (ALMANYA)

 

Kayak pisti insanı adeta kendine çekiyor. Fakat ben bu zevki tadamadım. Kayak takımlarımın olmamasından değil, normalde hiç umursamazdım bile, gider ayakkabılarla kayardım ama ayakkabılarıma güvenemiyordum. Gazetecilerin ayakkabılarının altı deliktir, bilirsiniz. (ALMANYA)

  • Yorumlar 35
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim