1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Almanya Üzerine Sosyolojik Anekdotlar
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Almanya Üzerine Sosyolojik Anekdotlar

A+A-

10 – 14 Haziran 2008 günleri arasında gerçekleştirdiğimiz, 24 Aralık 2009 – 29 Mayıs 2010 tarihleri arasındaki uzun süre boyunca kaleme aldığımız ve 25 bölüm halinde okuduğunuz “Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur” adlı dizi yazımızda sizlere Avrupa’nın en yüksek sıradağları olan Alpler’in eteklerinde kurulu ülkeleri (Almanya, Avusturya, İsviçre, Fransa) gezdirmiş, bunu da o coğrafyayı sulayan iki büyük ırmak olan Ren ve Tuna nehirleri arasında mekik dokuyarak yapmıştık. Gezdiğimiz ülkelere ait güzellikleri sizlerle paylaşırken, bunları yalnızca yazıya dökmekle yetinmemiş, bu güzellikleri resimleyip, çektiğimiz fotoğrafları da ilginize sunmuştuk.

Gezi bittikten sonra da sizlere, nehirler, şelâleler ve göller arasındaki o “su gibi” gezimizde ziyaret ettiğimiz ülkeleri tanıtmaya, o ülkeler hakkında kaleme aldığımız makaleleri okutmaya başlamış, ilk durağımız olan İsviçre hakkında kaleme aldığımız dört makaleyi ilginize sunmuştuk.

Bu haftadan başlayarak, sizlere Almanya hakkında makaleler okutacağız. İlk yazımızda Almanya’yı çeşitli yönleriyle ve daha yakından tanımaya çalışacağız. Fakat Almanya benim sadece gezdiğim değil, aynı zamanda yaşadığım ülke olduğu için, bu kez her zamankinden daha canlı ve daha keyifli bir yazı okuyacaksınız, natürlich.

Yazı uzun ama sizin yerinizde olsam yine de okurdum. Goethe’nin dediği gibi; “Uzun yazdığım için hakkınızı helâl edin, kısa yazacak vaktim yoktu.”

- Avrupa kıt’âsında bulunan Almanya, Merkezî Avrupa bölgesindedir. Ülkenin başkenti Berlin, uluslararası trafik plaka remzi “D”, Avrupa Birliği (AB) üyesi olduğu için para birimi “Euro” (EUR)’dur (1 EUR = 100 Cent). Almanya, 357 bin 111 km² büyüklüğünde bir ülkedir. Beni saymazsak, nüfûsu 82 milyon 2 bin 356’dır.

- Almanya nüfûs bakımından dünyanın 13. büyük ülkesi, yüzölçümü bakımından ise dünyanın 61. büyük ülkesidir. Yüzölçümü Türkiye’den daha küçük, fakat nüfûsu Türkiye’den daha fazladır. Türkiye yüzünü Batı’ya, Almanya çatıya çevirmiştir; kiracılar çatı katında otururlar. Türkiye’nin nüfûsu daha yakışıklı, fakat Almanya’nın nüfûsu daha güzeldir. Almanya’nın nüfûsu “selvi boylum”, Türkiye’nin nüfûsu “al yazmalım”, Almanya’da yaşayan gurbetçilerin nüfûsu ise “selvi boylum al yazmalım”dır. Gurbetçiler ne çekmişse Türkiye’de enflasyondan, Almanya’da entegrasyondan çekmiştir. Gurbetçiler çok çalışkandır, karı – koca yıllarca çalışıp para biriktirmişlerdir; koca makinaları, karı paspasları temizlemiştir; çok çok çalışıp çok çok para biriktirmişlerdir, paralarını ne Hans’a, ne de Hasan’a koklatmışlardır fakat sonunda hepsini Kombassan’a kaptırmışlardır. Almanya’dakileri Alman devleti, Türkiye’dekileri Türk devleti, Türkiye’den Almanya’ya gelmiş gurbetçileri ise her iki devlet birden öpmüştür. Almanya’nın kalbi Alanya’da, Türkiye’nin kalbi Kreuzberg’de atmaktadır. Fazıl Say Türkiye’dekilerin korkusundan Alman’laşmış, Christoph Daum da Almanya’dakilerin korkusundan Türk’leşmiştir. Gurbetçiler yılda bir kez izin yapmakta, ayda bir kez maaş almakta, haftada bir kez alışveriş yapmakta, fakat günde 20 kez televizyon seyretmektedir; babalar oğullarıyla futbol maçı, anneler kızlarıyla pempe dizi bakmaktadır. Almanlar hafta sonları balkonda uzanıp güneşlenmekte, gurbetçiler ise misafirliğe gitmektedir; misafirlikte birlikte televizyon izlenmekte, iki paket çekirdek bitirilmektedir. Almanlar’ın en sevdiği yemekler lahmacun ve döner kebab, gurbetçilerin ise Nutella ve Milch Schnitte’dir. Yeni ehliyet alan Alman gençlerin arabalarında Tarkan CD’si, yeni ehliyet alan gurbetçi gençlerin arabalarında ise Monrose CD’si çalmaktadır; ikisi bir araya geldiklerinde ise ortak zevkleri olduğu için İsmail YK dinlemektedir. Almanlar kahvaltılarını Türk çayıyla, gurbetçiler de Alman kahvesiyle yapmaktadır. Gurbetçiler vatanı çok özlemekte, bu özlem konsolosluk önünde kuyruklar oluşturmaktadır. Gurbetçiler oğullarını ve kızlarını Almanya’da büyütmekte, fakat Almanya’da büyümüş oğlanlara ve kızlara kötü gözle bakmakta, Almanya’da büyümüş oğullarını ve kızlarını Türkiye’de evlendirmektedir; Türkiye’den getirtilen damatlar parasızlık, Türkiye’den getirtilen gelinler ise yalnızlık çekmektedir. Çocuklar babalarının, babalar kadınlarının, kadınlar da annelerinin sözünden dışarı çıkmamaktadır. Almanlar çok çocuk yapanları takdir etmekte, gurbetçiler ise hor görmektedir. Velhasıl uzatmaya gerek yok: Onlar biz olmuşlar, biz ise onlar. Burada herkes okula gitmekte, insanlar okuma yazma öğrenmekte, fakat hiç okuyup yazmamaktadır. Burada insanlar az evlenmekte, fakat çok boşanmaktadır; firma açan erkekler karılarını, Facebook adresi açan kadınlar da kocalarını boşamaktadır. Türkiye’deki bütün günlük ulusal gazeteler burada da çıkmaktadır; bu gazetelerimiz Türkiye’de “Türkiye Türklerindir” logosuyla, burada ise “Almanya Hepimizindir” logosuyla çıkmaktadır. Bu gazetelerimiz Türkiye’de “başörtü yasağını”, burada ise “başörtü özgürlüğünü” savunmaktadır; bu gazetelerimiz Türkiye’de “tek dil, tek ırk, tek ideoloji” propagandası, burada ise “farklılıklar zenginliktir” propagandası yapmaktadır. Almanya’nın durumu gittikçe kötüleşmekte, Türkiye’nin durumu da gittikçe iyileşmektedir. Eskiden burada Almanlar gurbetçilere hava atmakta, gurbetçiler de memlekete gidince Türkiye’dekilere hava atmaktaydı; şimdi ise burada gurbetçiler Almanlar’a hava atmakta, memlekete gidince de Türkiye’dekiler gurbetçilere hava atmaktadır. Türkiye ileriye gitmekte, Almanya geriye gitmekte, gurbetçiler ise iki ileri bir geri gitmektedir. Fakat yine de ne Almanya ne Türkiye, gönüllerin şampiyonu Sivasspor’dur.  

- Almanlar kendilerine “Deutsch”, Almanya’ya da “Deutschland” derler. “Karl May des Orients” (Doğu’nun Karl May’ı) tarafından kaleme alınan “Adını Arayan Coğrafya” kitabının 35. sahifesinde yazıldığına göre “Deutsch” (Alman) kelimesinin kökeni, Eski Almanca’da “halk” anlamına gelen “diota” sözcüğüdür. Gotça’daki “thiuda” ve Cermence’deki “theude” sözcükleri de aynı anlamda kullanılıyordu. Almanya’nın ve Almanlar’ın isminin bugün dış dünyada anılmasında, pekçok kişi farkında değildir ama, çok garip bir durum sözkonusudur. Bugün bu ülkede yaşayan kavmin ismi “Deutsch” (okunuşu Doyç) olup, bu kavim, tarihte yaşamış Cermen ve Alman (Alaman) kavimlerinin soyundandırlar. Yani biz bunlara her ne kadar Alman, dillerine Almanca, ülkelerine de Almanya diyorsak da, bunlar Alman değildirler. Cermenler ve Almanlar, bunların atalarıdırlar. Fakat onlar tarihte kaldı, artık yaşamıyorlar. Şu anda burada “Deutsch” (Doyç) kavmi yaşamaktadır ve bu kavim, tarihteki Cermenler’in ve Almanlar’ın soyundan gelen kavimdir. Ancak bugün dış dünyadaki insanlar, bu kavmi kendi isimleriyle değil de, tarihte yaşamış olan atalarının ismiyle anmaktadırlar. Bazı dillerde bu halk ve bu ülke, ataları olan Almanlar’ın ismiyle anılırken (örneğin Türkçe’de “Almanya”, Arapça’da “Almaniye”, Fransızca’da “Allemagne” gibi), bazı dillerde de bu halk ve bu ülke, yine başka bir ataları olan Cermenler’in ismiyle anılır (örneğin Kürtçe’de “Cermenistan”, Yunanca’da “Ğermania”, İngilizce’de “Germany” gibi). Oysa Almanlar da Cermenler de artık yaşamamaktadırlar; fakat bugün yaşayan Doyç halkının atalarıdırlar. Aslında dış dünyada böyle ilginç bir muamaleye maruz kalan tek ülke Almanya değildir. Meselâ İran da dış dünyada aynı muameleye tabi tutulmaktadır. İran’ın Almanca’daki ismi “Persien”, İngilizce’deki ismi de “Persian” şeklindedir. Almanca’da Farsça’ya ise “Persisch” denir. Halbuki Persler tarihte kalmış bir kavimdir ve şu anda yaşamamaktadırlar. Bugün orada yaşayan halk Fars kavmidir ve dilleri de Persçe değil Farsça’dır. Persler bunların atalarıdır. Persler de tıpkı Almanlar ve Cermenler gibi “En az 3 çocuk” kuralını ihlal ettikleri için Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır. Aynim punun kibi, Yunanistan’ın isminde de benzer bir karışıklık ortaya çıkmıştır. Burada da Yunan kavminin Yunan, Elen ve Grek isimlerinden kaynaklanan bir farklılık göze çarpmaktadır. Yunanlar kendi ülkelerini Elen ismiyle irtibatlandırarak “Ellás” diye anarken, örneğin Türkçe’de Yunan ismine dayalı “Yunanistan”, İngilizce ve Almanca’da Grek ismine dayalı “Greece” ve “Griechenland” isimleri kullanılmaktadır.

- Almanya’nın iki denize kıyısı vardır. Bunlar, kuzeybatıda Kuzey Denizi, kuzeydoğuda ise Baltık Denizi’dir. Almanya haritasını bir insan vücûduna benzetirsek, bu iki deniz, o insanın sağ ve sol omuzlarındaki iki su kovası gibi durur. Ancak Almanlar Baltık Denizi’ni bu ismiyle anmazlar; onlar bu denize “Ostsee” (Doğu Denizi) derler.

- Her iki deniz de adalar yönünden oldukça zengindir ve Almanya’nın ikisi üzerinde de pek çok adası vardır. Kuzey Denizi (Nordsee) üzerinde kıyıya paralel bir şekilde bir baştan bir başa Frizya Adaları uzanır. Bunlar batıdan doğuya (aynı zamanda güneyden kuzeye) Borkum, Lütje Hörn, Kachelotplate, Memmert, Juist, Norderney, Baltrum, Langeoog, Spiekeroog, Wangerooge, Minsener Oog, Oidoog, Alte Mellum, Neuwerk, Scharhörn, Trischen, Blauort, Nordstrand, Nordstrandischmoor, Südfall, Pellworm, Süderoog, Süderoog – Sand, Norderoog – Sand, Jarpsand, Hooge, Habel, Gröde, Oland, Langeneß, Amrum, Föhr ve Sylt adlı adalardır. Bunların haricinde yine Kuzey Denizi üzerinde, anakaradan uzak bir noktada Helgoland adası ile hemen yanıbaşındaki küçük Düne adası bulunur. Ancak ikisi birden de idarî olarak Helgoland olarak anılır. Helgoland, Almanya’nın “anavatana uzak olan” yegâne adasıdır. Ada yüzyıllarca Britanya egemenliği altında kalmıştır; ada halkı da Britanya kökenli olup “Almanlaşmıştır”. Helgoland adasında konuşulan Almanca kulağa çok ilginç gelir; ada halkı Almanca’yı İngilizce aksanıyla konuşmaktadır. Yani konuştukları dil Almanca olduğu halde sesleri çıkarırken sanki İngilizce’deki harfleri okuyormuş gibi çıkarırlar. Almanya’nın, diğer denizi olan Baltık Denizi (Ostsee) üzerinde de adaları vardır. Almanya’nın Baltık Denizi’ndeki ada sayısı, Kuzey Denizi’ndeki ada sayısından çok daha azdır ama ordaki adalara nisbeten çok daha büyüktürler. Bunlar batıdan doğuya (aynı zamanda kuzeyden güneye) sırasıyla Fehmarn, Hiddensee, Rügen, Vilm, Ruden, Greifswalder Oie ve Usedom adlı adalardır. Bunlardan 926 km² büyüklüğündeki Rügen, Almanya’nın en büyük adasıdır ve benim gibi uçak bileti bulamayan fukara Almanlar’ın tatil yaptıkları bir adadır. En doğudaki Usedom ise Almanya ile Polonya arasında ikiye bölünmüş bir adadır. Adanın batısı Almanya, doğusu Polonya topraklarıdır. Adanın Almanca adı “Usedom”, Lehçe (Polonya dili) adı “Uznam”, Venetçe adı ise “Uznjöm” şeklindedir. Şimdi diyeceksiniz ki, “Her yazıda ortaya yeni bir dil ve yeni bir kavim çıkartıyorsun. Bu Venetçe’yi hangi ‘venetler’ konuşuyor?” Öncelikle gösterdiğiniz ilgi ve alakadan dolayı çok teşekkür ederim. Ben şehîd olduktan sonra bu yazılarım da ajandaya koyulup kitaplaştırılacağı için, gördüğünüz gibi hiçbir kavim ve topluluğu ihmal etmemeye, dünyada konuşulan tüm dillerden mümkün mertebe söz etmeye çalışıyorum. Venetler, Batı Slav kökenli bir kavimdir ve bunlar 7. yy’da, bugünkü Kuzey ve Doğu Almanya topraklarının genişçe bir alanında yaşıyorlardı. O dönemlerde bu coğrafyanın adı da “Germania Slavica” (Slav Almanyası) şeklinde idi. Elbe Nehri kıyısında yaşadıkları için bunlar şu anda “Elbslaven” (Elbe Slavları) olarak anılırlar ancak sayıları yok denecek kadar azalmıştır.

- Kuzey Denizi’nde, Frizya coğrafyasına paralel şekilde ve hilâl gibi kavis çizerek batıdan doğuya (aynı zamanda güneyden kuzeye) uzanan Frizya Adaları, Frizya ülkesinin adalarıdırlar. Frizya, üç ülke (Hollanda, Almanya ve Danimarka) arasında üçe bölünmüş bir coğrafyadır ve bu coğrafyada Frizler yaşarlar. Avrupa tarihi boyunca Hollandalılar, Almanlar ve Danimarkalılar tarafından katliâmlara ve asimilasyon politikasına maruz kalmış, bu asimilasyon politikasının bu üç devlet tarafından halen dahi sürdürüldüğü bir kavim olan ve Frizce konuşan Frizler, Avrupa kıt’âsında Hristiyanlık dînini en son kabul etmiş olan topluluktur ve kılıçla, katliâmla kendilerine dayatılan Hristiyanlık’a karşı yüzyıllarca direnip mücadele ettikten sonra da gönüllü olarak değil, kılıç zoruyla ve baskıyla Hristiyanlaştırılmışlardır. Hollanda, Almanya ve Danimarka tarafından uygulanan asimilasyon politikaları sonucu bugün Frizce de tıpkı ülkemizdeki Lazca gibi tamamen unutulma ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Üçe bölünmüş ve parçalanmış olan Frizya (Friesland) ülkesinin batı toprakları bugün Hollanda’nın, doğu toprakları Almanya’nın, kuzey toprakları ise Danimarka’nın egemenliği altındadır. Ben Hollanda Frizyası’nı karış karış gezdim, Almanya Frizyası’na bir defa sadece gittim, Danimarka Frizyası’na ise henüz hiç ayak basmadım. Günün birinde tüm Frizya’yı adım adım gezip orada aylarca kalmayı, Frizya, Frizler ve Frizce hakkında kapsamlı bir çalışma yapmayı düşünüyorum; Frizya (Friesland), yaşadığım coğrafyadaki “kayıp ülke” olduğu için.

- Almanya’nın tam 9 tane komşusu vardır. Bunlar; kuzeyde Danimarka, batıda Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Fransa, doğuda Polonya ve Çek Cumhuriyeti, güneyde ise Avusturya ve İsviçre’dir (Danimarka ve Polonya hariç, hepsini gezdim). Almanya’nın güneyindeki her üç ülke de (Avusturya, İsviçre ve Liechtenstein) Almanca konuştukları için, Almanya’nın güneyinden ülkeyi nereden terk ederseniz edin, sınırın öte yanında dil sorunu yaşamazsınız. Çünkü ülkeyi güneyden terk ettiğinizde, sadece Almanya’yı terk etmiş olursunuz, Almanca’yı değil. Almanya’nın haritasına baktığınızda, aslında bu ülkenin de ne kadar stratejik bir konumda bulunduğunu hemen anlarsınız. Zira Almanya, dört ayrı kıt’â bölgesinin tam ortasındadır. Almanya’nın güneyi (kendisi de dahil olmak üzere) Merkezî Avrupa, doğusu Doğu Avrupa, batısı Benelux, kuzeyi ise İskandinavya topraklarıdır. Almanya, genelde komşuları tarafından sevilmeyen bir devlettir. Bunun tarihten gelen haklı sebepleri vardır, kuşkusuz. Sömürgecilik ve emperyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu 19. yy’ın ikinci yarısı ile 20. yy’ın ilk yarısında (o dönemlerde insanlar ve devletler göklere pek hâkim değildiler ve en büyük güç, suya hâkim olmaktan geçiyordu), İngiltere, Hollanda, Belçika, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi emperyalist devletler gemicilikte oldukça ilerlemiş ve üstün bir deniz gücüne sahip oldukları için, tâ Afrika, Asya ve Amerika kıt’âlarına uzanıp sömürgecilik faaliyetlerini icra ediyorlar, deniz gücüne sahip olmayan ve fakat aynı emperyalist karaktere sahip olan Almanya ise mecburen elindeki tek güç olan kara gücüyle bu işi götürmeye çalıştığı için ancak komşularına saldırabiliyor, Afrika ve Asya’ya uzanamadığı için ancak komşu ülke ve toprakları işgal edebiliyordu. Dolayısıyla, örneğin Afrika halkları için bugün İngiltere, Hollanda, Belçika, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz zihinlerde neyi çağrıştırıyorsa, Avrupa’nın “edilgen” halkları için de Almanya zihinlerde aynı şeyi çağrıştırıyor. (Güzel bir tesbit oldu bu; bir yere kaydedeyim, başka bir yazımda gene kullanırım.)

- Federasyonla yönetilen Almanya, 16 eyaletten oluşan federal bir cumhuriyettir. Bunlar; başkenti Münih (München) olan “benim canım memleketim” Bavyera (Bayern), başkenti Stuttgart olan Baden – Württemberg, başkenti Wiesbaden olan Hessen, başkenti Mainz olan Renanya – Palatina (Rheinland – Pfalz), başkenti Saarbrücken olan Saarland, başkenti Düsseldorf olan Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein – Westfalen), başkenti Hannover olan Aşağı Saksonya (Niedersachsen), başkenti Hansestadt Bremen olan Bremen, başkenti Hansestadt Hamburg olan Hamburg, başkenti Kiel olan Schleswig – Holstein, başkenti Schwerin olan Mecklenburg – Ön Pomeranya (Mecklenburg – Vorpommern), başkenti Magdeburg olan Saksonya – Anhalt (Sachsen – Anhalt), başkenti Erfurt olan Thüringen, başkenti Dresden olan Saksonya (Sachsen), başkenti Potsdam olan Brandenburg ve aynı zamanda federal cumhuriyetin de başkenti olan Berlin’dir. Almanya’da her eyalet içişlerinde serbesttir; ayrı parlamentosu, ayrı anayasası, ayrı hükûmeti, başbakanı, iç ve dış işler bakanı, milletvekilleri, ayrı bayrağı vardır. Yaşadığınız eyaletteki kanunlar hoşunuza gitmiyorsa veya ordaki rahatlık batıyorsa başka bir eyalete taşınıp yerleşebilirsiniz. Aslında Almanya dediğimizde bir değil, tam 16 ayrı devletten bahsetmiş oluyoruz.

- Almanya’nın cumhurbaşkanı geçenlerde ülkemizi ziyaret eden Christian Wulff, başbakanı dünyalar güzeli Angela Merkel, dışişleri bakanı Guido Westerwelle, içişleri bakanı Thomas de Maizière, oturduğum kasabanın muhtarı da Walter isminde bir adamdır. Bu Walter dediğim adam çok hoş bir insandır, yemin ederim siz de tanısaydınız çok severdiniz. Ne zaman karşılaşsak kendisine takılır, mahsus kızdırırım. Geçen sabah pastaneye gidip bröçin alayım dedim, baktım bizim reis Walter de orda. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra mahsus takılmak için “Walter, ne olacak şu Deutschland’ın hali?” dedim, “Bak eskiden biz sizin ülkenize gıpta ile bakıyorduk. Siz zengindiniz, biz fâkirdik. Bizim insanlarımız buraya gelebilmek için tarlasını, öküzünü satıyordu. Şimdi ise siz dibe vurdunuz, kriz belinizi büktü, her tarafta işsizlik. Türkiye ise tam tersine sürekli gelişiyor, dünyanın sayılı ekonomileri arasına girdi. Şimdi de siz bize gıpta ile bakıyorsunuz.” Öyle bir kızdı ki, pastanede herkesin içinde “Türken Raus, Türken Raus!” diye bağırdı. Baktım yatışacağı yok, dedim “Walter, ich bin kein Türke lan, ich bin Kurde, Kurde! Ich bin Elazığspor. Hani var ya, çayda çıra, cevizli sucuk, dut pestili, üzüm pekmezi.” Bunun üzerine daha da öfkelendi ve şöyle dedi: “Na und?? Was geht mich das an? Hepiniz Raus, hepiniz! Hepiniz burdan Raus”...

- Almanya’nın en büyük eyaleti olan “benim canım memleketim” Bavyera, aynı zamanda Almanya’nın en dîndar eyaletidir. Okullardaki sınıfların duvarlarına “Haç” asılmasının yasal olarak mecburî olduğu tek eyalettir. Ülkenin aynı zamanda en zengin eyaleti de olan Bavyera, “devlet içinde devlet” gibidir. Almanya’nın 16 eyaletinden 13’ü, belli bir coğrafyaya ve toprak parçasına sahip eyaletler iken, 3 tanesinin durumu biraz farklıdır. Başkent Berlin şehri, tek başına eyalettir (tıpkı Avusturya’daki Viyana, Belçika’daki Brüksel, Pakistan’daki İslamâbâd, Hindistan’daki Yeni Delhi, Endonezya’daki Jakarta, Avustralya’daki Canberra, Somali’deki Mogadişu veya Brezilya’daki Brasília gibi). Hamburg eyaleti ise ülkenin 2. büyük şehri olan Hansestadt Hamburg şehri ile Kuzey Denizi sularındaki küçücük ve üzerinde sadece 44 insanın yaşadığı Neuwerk ile hemen yakınındaki yine küçücük ve üzerinde insan yaşamayan Scharhörn ve Nigehörn adlı üç adacıktan oluşur. Bremen eyaleti de ülkenin 10. büyük şehri olan Hansestadt Bremen şehri ile Kuzey Denizi kıyısındaki Bremerhaven kentlerinden ibarettir. Yani Berlin eyaleti sadece bir şehirden, Bremen eyaleti iki şehirden, Hamburg eyaleti ise bir şehir ve ikisinde insan yaşamayan üç adacıktan oluşur. Trafik plaka remzi HH olan Hansestadt Hamburg ile trafik plaka remzi HB olan Hansestadt Bremen şehirleri kastedildiğinde genelde sadece Hamburg ve Bremen denilir. Oysa bu yanlış bir kullanımdır. Çünkü Hamburg veya Bremen dediğinizde kastedilen, eyaletler olmalıdır ve bu durumda Hamburg derken sadece bir şehir değil, bir şehir ve üç ada birden, Bremen derken de iki şehir birden (Hansestadt Bremen ve Bremerhaven) kastedilmelidir. Sadece şehirlerden söz edildiğinde Hansestadt Hamburg ve Hansestadt Bremen şeklinde zikredilmesi daha doğru bir kullanım olur. Çünkü işte o zaman sadece o şehri kastetmiş oluruz. (Almanya’nın 16 eyaletinden 12 tanesini şimdiye kadar gezdim; sadece dördünü görmedim.)

- Almanya’nın tek yerli kavmi Almanlar değildir; bu ülkede konuşulan tek yerli dil de Almanca değildir. Göçmen nüfûsun konuştuğu dillerin yanısıra, Almanca haricinde ülkede yerli azınlık halkların konuştuğu diller de vardır. Bunların başında, yukarıdaki paragraflarda da “dil”e getirdiğimiz Frizce gelir. Frizce, Frizya’da yaşayan Frizler tarafından konuşulur. Frizya ülkesi, Hollanda, Almanya ve Danimarka arasında üçe bölünmüş, parçalanmış ve halkı biribirinden kopartılmış bir ülkedir. Yüzyıllar boyunca Hollanda, Almanya ve Danimarka devletleri tarafından, bilhassa Almanya ve Danimarka tarafından asimilasyon politikalarına maruz kalan ve yok edilmek istenen Frizce’yi bugün ne yazık ki sadece yarım milyon kadar insan konuşmaktadır. Bunların da 450 bin kadarı Hollanda Frizyası’nda yaşarlar ki, yine bunların da 350 bin kadarı Frizce’yi günlük yaşamlarında anadil olarak konuşmaktadırlar. Hollanda devleti Frizler’e ve Frizce’ye karşı daha esnek, hoşgörülü ve özgürlükçü bir yaklaşım sergilemiştir (2001 yılında iki haftalık bir araba turuyla Hollanda Frizyası’nın tamamını gezdim; Texel adası da dahil olmak üzere), fakat Almanya ve Danimarka yüzyıllar boyunca tamamen asimilasyoncu ve düşmanca bir politika takip etmişlerdir ve mazlum Friz halkına karşı bu ırkçı – şoven politikalarını HALEN DAHİ DEVAM ETTİRMEKTEDİRLER. Frizler Hollanda ve Almanya’da anayasal olarak “etnik azınlık” olarak tanınmışlardır. Her iki ülkede “Friesland” (Frizya) adında birer vilayet vardır. Frizce, Hollanda’nın Friesland (Frizce adı Fryslân) vilayetinde (merkezi, Flamanca adı Leeuwarden, Frizce adı Ljouwert olan şehir) vilayetinde Flamanca’nın yanında ikinci resmî dildir. Almanya’nın Frizya bölgesinde de tüm resmî tabelalar ve trafik işaretleri Almanca ve Frizce’nin ikisiyle birlikte yazılır. Almanya’da diğer bir azınlık dili de, ülkenin en kuzeydoğusundaki eyaletlerde konuşulan Sorpça’dır. Sorplar, Batı Slav kökenli bir halktır ve Sırplar’la isim benzerlikleri de tesadüfî değildir; Sorplar ve Sırplar akrabadırlar (Almanya’daki Sorplar’ın bayrağı da Sırbistan bayrağıyla aynıdır. Sorplar bir Batı Slav topluluğu, Sırplar da bir Güney Slav topluluğudur. Zaten “Yugoslavya” ismi de, Sırpça’da “Güney Slavya” demektir.). Sorpça, Almanya’nın Brandenburg eyaletinde (Sorpça adı “Bramborska”), ayrıca Saksonya eyaletinin (Almanca adı “Sachsen”, Sorpça adı “Swobodny stat Sakska”) Sorpça konuşulan bölgelerinde devletin ikinci resmî dilidir. Almanya, bu ülkenin ilk yerlileri olan, Almanlar’dan bile daha önce bu topraklarda yaşayan Frizler’in konuştuğu Frizce’ye bile böyle bir hak vermemişken, sayıca Frizler’den çok daha az olan (Türkiye’deki bir ilçenin nüfûsu kadar) Sorplar’ın konuştuğu Sorpça’ya böyle bir hak tanımış olması oldukça ilginç ve hatta düşündürücüdür. Almanya’nın Saksonya eyaletinin Bautzen (Sorpça adı Budyšin) kentinde bulunan DOMOWINA adlı Sorp Enstitüsü tarafından açıklanan rakamlara göre bugün Sorpça’yı konuşan insanların sayısı 20 bin ilâ 30 bin arasındadır ve bunlar Almanya’nın kuzeydoğusunda yaşarlar. Sayıca bu kadar az olmalarına rağmen Sorplar, yaşadıkları bölgelerde pek çok gazete ve dergi çıkarmaktadırlar. “Serbske Nowiny” (Sorp Gazetesi) adlı günlük gazete, “Nowy Casnik” (Yeni Gazete) adlı haftalık gazete, “Rozhland” (Bakış) adlı aylık kültür dergisi, “Płomjo” (Alev) adlı çocuk dergisi, Katolik kilisesinin çıkardığı “Katolski Posoł” (Katolik Elçi) adlı gazete, Protestan kilisesinin çıkardığı “Pomhaj Bóh” adlı gazete (gazetenin ismini “Allâh yardımcın olsun” şeklinde tercüme edebiliriz) bu bahsimizde zikredebileceğimiz gazete ve dergilerdir. Bununla birlikte, DOMONIWA tarafından altı ayda bir yayınlanan “Lětopis” adlı bilim gazetesini ve ayrıca pedagoglar tarafından çıkartılan “Serbska Šula” (Sorp Okulu) adlı uzmanlık dergisini de listeye ekleyebiliriz. Yazılı basının yanısıra görsel ve işitsel basında da aktif olan Sorplar’ın televizyon ve radyo kanalları da vardır.

- Almanya’nın bayrağı, yukarıdan aşağıya doğru “siyâh – kırmızı – altın” renklerin dizildiği bayraktır ve bu anayasanın 22. maddesinin 2. paragrafında belirtilir. Bu renklerin kökeni, 1813 tarihinde Napoléon Bonaparte komutasındaki Fransız işgal kuvvetlerine karşı verilen Kurtuluş Savaşı’na kadar dayanır. İşgal kuvvetlerine karşı destansı bir kurtuluş savaşı veren kahraman Alman milletinin 1813 tarihindeki ulusal kurtuluş savaşına gönüllü olarak katılıp, asker olmadıkları halde Alman ordusunun saflarında yiğitçe savaşan ve harp esnasında büyük kahramanlıklar gösteren bir birlik vardı. “Lützowsche Freikorps” (Lützow Gönüllü Kolordusu)  adlı bu birlik, Prusya ordu kuvvetleri bünyesinde savaşan gönüllü bir birlik idi ve Major von Lützow komutasında oldukları için bu isimle anıldılar. Kurtuluş savaşında Lützow Gönüllü Kolordusu’nda savaşan bu gönüllülerin giydiği askerî kıyafetler “siyâh – kırmızı – altın” renklerinde idiler. Bu birlikler kurtuluş savaşında büyük kahramanlıklar göstermiş, gönülllü olarak katıldıkları savaşta sergiledikleri kahramanlıklar dilden dile dolaşmıştı. Haliyle, giydiği kıyafetler bile bir efsanenin sembolü haline gelmişti. Savaştan sonra, bu hatırâyı canlı tutmak adına, ilk olarak 1815 tarihinde Jena Üniversitesi, bu üç rengi, kurduğu öğrenci birliğinin renkleri olarak kabul edip yaşatma kararı alınca, bu renkler daha çok popüler oldu. Ardından, Renanya – Palatina (Rheinland – Pfalz) eyaletinin Neustadt an der Weinstraße (o zamanki adı Neustadt an der Haardt) kentinde bulunan Hambach Şatosu (Hambacher Schloß) altında 27 – 30 Mayıs 1832 günlerinde düzenlenen Hambach Festivali’nde bu renkler “Almanya’nın birliğinin sembolü” olarak kullanıldı. Daha sonra gittikçe sembolleşen bu renkler, Alman bayrağının millî renkleri olarak kabul edildi. (Yoruldum vallâh. Çok geç oldu, uykum geliyor. Yarın devam ederim. Hadi bana Şevbaş.)

- (Bir gün sonra) Alman İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi 18 Ocak 1871, bugünkü Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihi ise 23 Mayıs 1949’dur. Ancak o tarihten itibaren dünya haritasında iki Almanya birden vardı; çünkü Alman toprakları kapitalist ve komünist bloklar arasında bölüşülmüştü. Batıda Federal Almanya Cumhuriyeti (Bundesrepublik Deutschland / BRD), doğuda ise Alman Demokratik Cumhuriyeti (Deutsche Demokratische Republik / DDR). Almanlar, her iki Alman devletinin başharflerinden (BRD ve DDR) esinlenerek, iki Almanya’yı “Bernd ve Diederich adlı iki kardeş” olarak nitelemişlerdir ki, Bernd ve Diederich, ikisi de Alman erkek isimleridir... İlkinden yirmi yıl sonra, 1939’da başlayıp, 1945’e kadar süren İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanya, faşizan ve razist saldırganlığının cezasını çok ağır ödemişti. Adolf Hitler “führerliğindeki” Almanya’nın yenilgisiyle biten savaştan dört yıl sonra, 1949’da ikiye bölündü Almanya. Sovyetler Birliği, Mart 1952’de ABD, Büyük Britanya ve Fransa’ya bir “dostluk anlaşması” önerdi. Buna göre, Almanya yeniden birleşmeli ve tek devlet haline gelmeli, ama “yansız” olmalıydı. Doğu’ya da, Batı’ya da bağımlı olmamalıydı. Ancak, Batı Almanya’nın Batı Bloku’na bağımlı olmasında kendileri açısından yarar gören Batılılar, SSCB’nin bu önerisine yanaşmadılar. Zira Batılılar, bağımsız bir birleşik Almanya’nın, Doğu Bloku’ndan yana bir çizgiyi benimsemesinden korkuyorlardı. Üstelik o zamanki muhâfazakâr koalisyon hükûmeti, yani “Christlich Demokratische Union” (Hristiyan Demokrat Birlik / CDU), “Christlich Soziale Union” (Hristiyan Sosyal Birlik / CSU) ve “Freie Demokratische Partei” (Hür Demokrat Parti / FDP) de Batı Bloku’na bağlı kalmaya kararlı bir politika izliyorlardı. 1952’den sonra iki Alman devleti arasındaki ayrışma, her geçen zaman daha da büyüdü. 1956’da BRD ve DDR’in kendi özel orduları oldu. İki Alman devleti, düşman iki komşuydu sanki. DDR’de ekonomik sıkıntıların başgösterdiği yıllarda, BRD, ekonomik olarak günden güne daha da büyüyordu. Doğu Almanya (DDR) tam bir sefaleti yaşarken, Batı Almanya (BRD), Avrupa’nın en zengin ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Bu yıllarda binlerce Doğulu Alman, Batı Almanya’ya kaçtı ve iltica etti. Sonunda DDR, Batı’ya olan sınırını kapattı ve Batı Almanya ile olan sınırını silâh zoru ile korumaya başladı. 1961’de Berlin’de sınır duvarının inşâ edilmesiyle de Batı’ya olan son gedigi de kapattı, Doğulular. Bir nokta çok önemli: 1952 ile 1969 yılları arasındaki “soğuk savaş” boyunca iki Alman ülkesi arasında iktisadî kontakt vardır sadece. Haziran 1953’te Doğu Berlin’de ve DDR’in diğer şehirlerinde komünist dikta rejimine ve berbat ekonomik politikalara karşı büyük bir grev ve gösteri dalgası başgösteriyor. Asayişi yine Sovyet tankları sağlıyor. Batı’da ise tam tersi, halkın büyük çoğunluğu devletten ve rejimden hoşnuttu. Bununla beraber, altmışlı yılların sonlarına doğru Batı Almanya’da, kapitalist ekonomi politikalarına ve ABD’ye bağımlılığa karşı güçlü protestolar ve öğrenci gösterileri gerçekleşti. İki Alman devleti arasındaki politik görüşmelerin başlangıcı, 1969 yılındadır. Bu, dönemin başbakanı Willy Brandt ve O’nun sosyaldemokrat – liberal hükûmetinin “Ostpolitik” (doğu politikası) adıyla Alman siyaset literatüründe yer alan meşhur politikasının attığı ilk adımlardı. 1972’de DDR ve BRD arasında bir “Grundlagenvertrag” (Esaslar Sözleşmesi) imzalanıyor. Politik ve ekonomik kontaktlar, iki ülke arasında bu kontrattan sonra iyileşmeye başlıyor. Bu antlaşmaya göre, birçok Batılı Alman, DDR’deki akrabalarını her zaman ziyaret edebilir, ancak çok az sayıdaki Doğulu Alman, BRD’yi ziyaret edebilirdi. İlk bakışta hiç de adil olmayan ve Batı Almanya’dan yana gibi görünen bu anlaşma, sonraki yıllarda iki Almanya’nın da kaderini çiziyordu. 1989 güzünde beklenmedik bir olay oldu: Macaristan Cumhuriyeti (Magyar Köstársaság), Avusturya (Österreich) ile olan sınırını açtı. Böylece birçok DDR’li Alman’a, Batı Almanya’ya kaçma fırsatı doğdu. Binlerce Doğulu Alman, Macaristan ve Avusturya üzerinden Batı Almanya’ya firar etti. Uçaklarla, Macaristan’ın başkenti Budapeşte (Budapest)’ye giden Doğu Almanya vatandaşları, ordan da karayoluyla Avusturya üzerinden Batı Almanya’ya kaçıyorlardı. Batı Almanya’daki kaçaklardan haber bekleyen diğer “kaçak adayları” da, daha önce Batı Almanya’ya kaçmış olanların onlar için elde ettiği oturma ve ilticâ izni yardımıyla, Polonya (Polska)’nın başkenti Varşova (Warszawa) ve Çekoslovakya (Češk – o – Slovenská)’nın başkenti Prag (Praha) üzerinden uçakla Batı Almanya’ya kaçıyorlardı. Yakın bir zaman içinde başta Leipzig ve Dresden olmak üzere DDR’in büyük şehirlerinde yönetime karşı kitle gösterileri başlıyor. Bu gösteriler başta “özgür dış seyahat” (bilhassa Batı Almanya’ya serbestçe seyahat özgürlüğü), “özgür seçimler, seçme ve seçilme hakkı” ve “liberal ekonomi” için, bu üç olgu içindi. Ancak daha sonra gösterilerin rotası değişti ve kalabalık gösterici kitlelerinden “Wiedervereinigung” (yeniden birleşme) sloganları yükseldi ve her geçen gün bu sloganlar daha bir gür çıkıyordu gırtlaklardan. Bu muhâlefet grupları karşısında, “Sozialistische Einheitspartei Deutschland” (Almanya Sosyalist Birlik Partisi / SED) birkaç hafta içinde tüm gücünü ve iktidarını yitirdi. Berlin Duvarı yıkıldı, Doğu Almanya tarihe karıştı ve toprakları Federal Almanya Cumhuriyeti’ne eklemlendi, Almanlar da tek çatı altında birleştiler. 1961 ile 1988 yılları arasında 200 binden fazla insan DDR’den kaçtı, yaklaşık 410 bin insan da yasadışı yollardan seyahat ederek geldi Batı Almanya’ya. Sadece 1989 yılında 350 bin civarında Doğu Almanyalı kaçtı Batı Almanya’ya. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlerin sıcak ortamında, Batı Berlin Belediye Başkanı, bir basın toplantısında, 9 Kasım 1989 Perşembe günü, akşam saat 18:55’te şunu söylüyordu: “Bu gece dünyanın en mutlu halkı, Almanlar’dır.” Gönül isterdi ki bu mutlulukları öyle de sürsün ama, gelişmeler arzu edilenin tam tersi bir seyir izledi. Bugün itibariyle, dış dünyada eski itibarını yitirmiş, ekonomik krizle boğuşan, işsizlik sorununu bir türlü halledememiş, gerek kendi beceriksizliğinden ve bir “göç ülkesi” olduğunu geç kabullendiği için kendi hatasından, gerekse ülkedeki göçmen nüfûsun çeşitli kaygılardan kaynaklanan inatçı karşı koyuşundan kaynaklanan sebeplerle “entegrasyon” politikalarında da arzuladığı başarı seviyesini yakalayamamış mutsuz bir Alman halkı vardır.... Son bir şey daha: Berlin Duvarı’nın yıkıldığı (1989) ve o günden bu yana Almanya’da en büyük resmî bayram olarak kutlanan 3 Ekim günü için kullanılan “İki Almanya’nın birleşmesi” ifadesi yanlıştır. Çünkü “İki Almanya’nın birleşmesi” diye bir olay yaşanmamıştır; yaşanan, bir Almanya’nın tarihe karışması, diğer Almanya’nın ise topraklarını genişletmesidir. 3 Ekim 1989 tarihinde bu coğrafyada yeni bir devlet kurulmamıştır. DDR adlı devlet yıkılmış, 23 Mayıs 1949’da kurulmuş olan FAC ise o yıkılan devletin topraklarını da alarak daha da genişlemiştir. Federal Almanya Cumhuriyeti, 3 Ekim 1989’a kadar 10, 5 eyaletli bir ülke iken, o tarihten sonra 16 eyaletli bir ülke olmuştur. Fakat ülke aynı ülke, devlet aynı devlettir. İki devlet kendini feshedip birleşmemiş, Almanlar yeni bir devletin çatısı altında birleşmemiştir; bir devlet diğer bir devleti yutarak topraklarını genişletmiştir. 3 Ekim 1989’dan sonra FAC’nin sadece başkenti  değişmiştir; Bonn’dan Berlin’e alınmıştır. Zaten 3 Ekim günü Almanya’da “İki Almanya’nın birleşmesi” adıyla değil, “Alman Birliği Günü” (Tag der Deutschen Einheit) adıyla kutlanır. Zaten dikkat edilirse (ben ettim), eski Doğu eyaletleri bugün Almanya’da “yeni eyaletler” (neue Bundesländer) olarak da nitelendirilir.

- İki denize kıyısı olan Almanya, göller yönünden de oldukça zengindir. Almanya’nın en büyük gölü, Almanya – Avusturya – İsviçre arasında bulunan Konstanz Gölü (Bodensee)’dür. Biz bu platformdaki gezi yazılarımızda onlarca kez Konstanz Gölü’nden bahsetmiş, bu gölle ilgili pek çok yazı kaleme almıştık ki, siz bu gezi yazılarını ben Hakk’ın râhmetine kavuştuktan sonra kitap olarak da okuyacaksınız. 536 km² büyüklüğündeki Konstanz Gölü, Almanya’nın en güneyindedir. Almanya’nın ikinci büyük gölü ise, tamamı Almanya topraklarında bulunan Müritz Gölü’dür. Mecklenburg – Ön Pomeranya eyaletinde bulunan Müritz Gölü’nün büyüklüğü 117 km²’dir. Üçüncü sırada ise yine tamamı Almanya topraklarında ve “benim canım memleketim” Bavyera eyaletinde bulunan 80 km²’lik Chiem Gölü gelir. Lakabı “Bavyera’nın Denizi” olan bu güzel gölü de, “Bir Günde 4 Ülke ve Alpler’in Eteklerinde 4 Gün” adlı gezi dizimizin 4. bölümünde sizlere tanıtmış, fotoğraflarını çekip sizlerle paylaşmıştık. Dördüncü sırada ise Mecklenburg – Ön Pomeranya topraklarında bulunan 61, 54 km²’lik Schwerin Gölü gelir. Almanya’nın beşinci büyük gölü ise, yine Bavyera topraklarında, yine daha önceki gezi yazılarımızda sizlere tanıttığımız, fotoğraflarını çekip paylaştığımız (Türkiye’deki Meke Gölü gibi kuruduğu için, sadece gezi yazılarında değil, çevre bilinci ile ilgili makalelerimizde de sıkça andığımız) Starnberg Gölü’dür ve büyüklüğü 56 km²’dir. Akarsular bakımından da bir hayli zengin olan Almanya’ya “nehirler ülkesi” dersek, sanırım yanlış bir nitelemede bulunmamış oluruz. Avrupa’nın en uzun 2. ırmağı olan 2888 km uzunluğundaki Tuna Nehri (Donau), Almanya topraklarında doğar, Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Schwarzwald – Baar – Kreis (merkezi Villingen – Schwenningen) ilçesine bağlı Donaueschingen kasabasında akıntısına başlar ki, doğduğu yerleşim birimi de, zaten “Donau” (Tuna) adıyla anılmaktadır. “Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur” adlı gezi yazımızın 16. bölümünde sizleri Tuna’nın doğduğu kaynağa götürmüş, tam 10 ülkenin topraklarını sulayarak Karadeniz’e dökülen bu “dertli” akarsuyun toprağın altından nasıl doğduğunu sizlere fotoğraflarıyla göstermiştik. Gezi yazıları vesilesiyle yakından tanıdığınız diğer bir ırmak olan Ren Nehri (Rhein) ise, Almanya’nın 2. büyük akarsuydur. 6 ülke dolaşan Ren Nehri, en çok Almanya topraklarında akmaktadır. Aynı zamanda Almanya’nın iki ayrı ülkeyle (güneyden İsviçre, batıdan Fransa) sınırını da çizmektedir. Almanya’nın 3. büyük ırmağı ise, akıntısını bu ülkede, Hamburg’un Kuzey Denizi’ne açılan limanında tamamlayan Elbe Nehri’dir. Almanya, Tuna’nın doğduğu, Ren’in en çok aktığı, Elbe’nin ise bittiği ülkedir.

- Almanya coğrafî şekil olarak da çok ilginçtir. Ülkenin güneyi, tüm Avrupa’nın en yüksek bölgesi olan Alpler’in bir parçasıdır ve oldukça dağlıktır. Ülkenin kuzeyindeki Frizya coğrafyası ise deniz seviyesinden bile daha aşağıda olan bir coğrafyadır ve bir tane bile dağ yoktur. Almanya’nın güneyi dünyanın en yüksek yerlerinden, kuzeyi de dünyanın en alçak yerlerindendir. Böyle olduğu için Almanya’da ırmaklar genelde Nil Nehri gibi “güneyden kuzeye doğru” akarlar. Almanya’nın en alçak noktası, Kuzey Frizya coğrafyasında, Schleswig – Holstein eyaletinin Kreisburg ilçesine (merkezi Itzehoe) bağlı Wilster köyünün Neuendorf mezrâıdır ve rakımı – 3, 54 m’dir. Almanya’nın en yüksek noktası ise Alpler bölgesinde, tam Avusturya sınırında, Bavyera eyaletinin Yukarı Bavyera (Obetbayern) iline bağlı Garmisch – Partenkirchen ilçesindeki Zugspitze adlı dağdır ve yüksekliği 2 bin 962 m’dir. “Alpler’in En Başından En Sonuna ve En Tepesinden En Aşağısına” adlı gezi yazımızda tam 3 bölüm gibi uzun bir süre boyunca sizlerle o dağın tepesinde oturup sohbet etmiştik.

- Almanya’nın üçte biri ormanlıktır. Ormanların 4 milyon hektarının işletmesi devlete, 3 milyon hektarının işletmesi ise şahıslara aittir, özel mülkiyettir. Ormanlardan yılda yaklaşık 30 milyon m³ kereste elde edilir.

- Almanya’da nüfûsu üç milyonun üzerinde olan sadece bir şehir, nüfûsu bir milyonun üzerinde olan sadece dört şehir vardır. Almanya’nın en büyük şehirleri olan bu şehirler, büyüklük sırasına göre, 3 milyon 431 bin 675 nüfûslu başkent Berlin, 1 milyon 772 bin 100 nüfûslu Hansestadt Hamburg, 1 milyon 326 bin 807 nüfûslu Münih (München) ve 1 milyon 298 nüfûslu Kolonya (Köln) şehirleridir. Bunlardan Hansestadt Hamburg, aynı zamanda tüm Avrupa Birliği (AB) toprakları içinde “başkent olmayan en büyük şehir” durumundadır. Büyüklük bakımından beşinci sırada bulunan Frankfurt (Frankfurt am Main) 664 bin 838, altıncı sırada bulunan Stuttgart 600 bin 68, yedinci sırada bulunan Dortmund 584 bin 412, sekizinci sırada bulunan Düsseldorf 584 bin 217, dokuzuncu sırada bulunan Essen 579 bin 759, onuncu sırada bulunan Hansestadt Bremen 547 bin 360, onbirinci sırada bulunan Hannover 519 bin 619, onikinci sırada bulunan Leipzig 515 bin 469 kişilik nüfûslara sahiptirler. Büyüklük listesinde Duisburg 15., Wiesbaden 22., Gelsenkirchen 25., Saarbrücken 43., Neuss 52., Darmstadt 55., Würzburg 57., Ulm 60., Offenbach am Main 65., Bottrop 66., Hanau 95., tüm Almanya’ya değişmeyeceğim Konstanz 100., tüm dünyaya değişmeyeceğim Aschaffenburg ise 125. sıradadır.

- Almanya’da nüfûs artış oranı çok düşüktür; anne başına 1, 3 çocuk düşer. Buna rağmen km²’ye 222 kişinin düştüğü Almanya, nüfûs yoğunluğu bakımından Avrupa’da ilk sıradadır. Almanya neredeyse tamamen şehirleşmiştir; 82 milyonluk Almanya’da, nüfûsu 2 binden daha az olan köylerde yaşayan insan sayısı sadece 5 milyondur. Genel nüfûsun üçte biri, yani 30 milyona yakın insan, nüfûsu 100 binden daha fazla olan şehirlerde yaşamaktadır.

- 82 milyon nüfûslu Almanya’nın % 91’i (75 milyon) Alman vatandaşıdır. 75 milyon Alman vatandaşının 7 milyonu göçmen kökenli olup sonradan Alman vatandaşı olmuşlardır. “Sonradan görme” Alman vatandaşlarının % 51’i Doğu Bloku’nun çökmesinden sonra yıkılan SSCB’den (başta Kazakistan olmak üzere) getirtilen Almanlar, % 34’ü de Polonya göçmenleridir. Alman devleti henüz yeni yeni anlamaya başladı ama, Almanya bir göç ülkesidir. Almanya’da 7 milyon 255 bin 949 “Ausländer” (yabancı) yaşamaktadır. Ancak “göç ülkesi” olduğunu resmî olarak nihayet kabul etmiş olan Almanya, yine de “Palu mu daha büyüktür yoksa Türkiye mi?” sorusuna halen dahi cevap bulamamıştır. Tıpkı Belçika’nın “Emirdağ mı daha büyüktür yoksa Türkiye mi?”, Hollanda’nın “Karakoçan mı daha büyüktür yoksa Türkiye mi?”, İsveç’in “Kulu mu daha büyüktür yoksa Türkiye mi?” sorularına cevap bulamamış olması gibi. Almanya’da en büyük yabancı grubu 1 milyon 713 bin 551 kişilik nüfûsla Türkiye kökenliler oluşturmaktadır (Alman vatandaşı olanlar “vatan haini” oldukları için bu sayıya dahil değildir). İkinci sırada İtalyanlar (528 bin 318), üçüncü sırada Polonyalılar (383 bin 808), dördüncü sırada ise Yunanlar (294 bin 891) gelir ancak onlardan bize ne? Almanya’da yaşayan Çingeneler’in nüfûsu ise 70  bindir. Almanya dünyada en fazla göçmen nüfûs barındıran 3. ülke durumundadır.

- Hristiyan bir ülke olan Almanya’nın % 30, 7’si Katolik, % 29, 9’u Protestan, % 3’ü Ortodoks, % 0, 44’ü ise Yeni Apostolik olarak adlandırılan (bunlar da kim yaa?! Ali Bulaç değilim ki hepsini bileyim) Hristiyanlar’dır. Bunun dışında % 0, 2’lik orana sahip olan Yehova Şâhidleri denen acayip kılıklı adamlar da var. Almanya’nın yeni eyaletlerinde ise, durum biraz daha değişiktir; orası uzun yıllar komünist bir yönetim altında kaldığı için halkın büyük çoğunluğu ateisttir ve hiçbir kiliseye bağlı değildir. Yeni eyaletlerde halkın % 34, 9’u ateisttir. Bu oran Thüringen eyaletinde % 67, 7, Saksonya – Anhalt eyaletinde ise % 81, 7 gibi yüksek bir seviyeye çıkar. Fakat komünizmi yaşamamış olan batı eyaletlerinde ateist sayısı çok azdır. Almanya’nın ikinci büyük dînî topluluğu Müslümanlar, üçüncü büyük dîni topluluğu Budistler, dördüncü büyük dînî topluluğu ise Yahudîler’dir. Özellikle Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra Doğu Avrupa, Ukrayna, Rusya ve Kazakistan’dan gelen göçler sonucu sayıları daha bir artan Yahudîler’in Almanya’da şu andaki nüfûsu 106 bindir. Almanya, Fransa ve Büyük Britanya’dan sonra Avrupa’da en fazla Yahudî nüfûsu barındıran üçüncü ülkedir. Almanya’daki Budistler’in nüfûsu ise 250 bindir. Bunların yarısı Asya göçmeni, yarısı da Budizm’i seçmiş olan Almanlar’dır. Almanya’daki Müslüman nüfûs yaklaşık 4 milyondur. Müslümanlar’ın 732 bini Alman vatandaşıdır ve bu sayı genel Alman nüfûsunun % 0, 9’una tekabül eder. Almanya’da 4 milyon kadar Müslüman yaşamaktadır fakat yine de geçen aylarda İrşad Kitabevi’nde yaptığım konuşmayı sadece 20 kişi dinlemeye gelmiştir. Onlar da arkadaşlarımdı zaten.    

- Şunu çok rahatlıkla söylebiliriz ki, dünyada bilime ve eğitime en fazla önem veren ülke Almanya’dır ve bu yönüyle her türlü takdiri hak etmektedir. Almanya’nın her tarafında eğitim ve öğretim ücretsizdir; okullarda çağdaş ve bilimsel bir eğitim verilmektedir. Bu, Almanya’nın tüm dünya ülkelerine örnek olması gereken bir özelliğidir. Türkiye’deki gibi ezberci ve ideolojik eğitim verilmez, çocuklara herhangi bir ideoloji de aşılanmaz. Çocuklara sadece bilim öğretilir ve bu da çağdaş ve modern ölçülere uygun olarak gerçekleştirilir. 6 – 18 yaş arası öğrenim mecburîdir. İlkokul 4 yıldır. Ondan sonra üç ayrı kategoriye ayrılan ortaöğrenim ve lise dönemi başlar; ilkokulu en başarılı bir şekilde bitirenler ortaöğrenimini “Gymnasium” denen okullarda, orta derecedekiler “Realschule” denen okullarda, düşük derecedekiler ise “Hauptschule” denen okullarda devam ettirirler. Yani Türkiye’deki gibi herkes liseyi bitirene kadar aynı sürünün içinde başıboş bir şekilde getirtilip, sonra herkes tek bir sınava (üniversite giriş sınavı) sokulup çocukların bütün gelecekleri üç saatlik bir sınav sonucu belirlenmez. Bilakis çocukların gelecekleri 5. sınıftan itibaren kademe kademe şekillenir. Çocuklar ilkokulu bitirdikten sonra, ya temel okulun devamı kabul edilen 5 yıllık esas okulla, ya 6 yıllık ortaokulla, ya da 9 yıllık lise arasında seçim yaparlar. Esas okulu bitirenler “Berufschule” denen 3 yıllık meslekî okullara da giderek meslek sahibi olurlar. Tekrarlamak istiyorum: Almanya’daki mükemmel eğitim sistemi dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Üniversitelere gelince: Almanya’da pekçok üniversite vardır.  Ülkede bilim ve teknik öğrenimi yapılan 196 yükseköğrenim kurumu vardır ki bunların 100’den fazlası üniversitedir. Almanya’nın ilk üniversitesi, 1386 tarihinde kurulan Heidelberg Üniversitesi, ikinci üniversitesi ise 1476 tarihinde kurulan Tübingen Eberhard Karls Üniversitesi’dir ve her ikisi de Baden – Württemberg eyaletinde olup adres olarak biribirlerine fazla uzakta değildirler. 19. yy’ın sonunda kurulan Berlin Teknik Üniversitesi ile de Almanya, çapdaş eğitimin temellerini atmıştır. Bunların haricinde, yine Hannover Leibniz Üniversitesi de dünyaca ünlü diğer bir üniversitedir. Bugün ülkede yaklaşık 1 milyon 100 bin öğrenci yüksek öğrenim görmektedir ki bunların 58 bin kadarı göçmen işçilerin çocuklarıdır. Ancak bu kadar gelişmiş modern eğitim sistemine rağmen Almanya’da 3 milyon insan analfabettir, okuma – yazma bilmemektedir. Bunlar da genelde Türk gazetelerinde ve televizyonlarında çalışmakta, gazetecilik ve muhabirlik yapmaktadır. Önemli bir kısmı da Türk çatı kurumlarında ve derneklerinde yönetim kurulu üyesidir. Alman devleti göçmenlerle ilgili konularda bunları muhatap almaktadır.

- Almanya’da basın ve yayın çok gelişmiştir. Ülkede yayınlanan 373 gazetenin toplam tirajı 19 milyon 298 bindir. Noel Bayramı’nda (25 – 26 Aralık) gazeteler yayınlanmaz, Almanlar gelişmeleri Türk gazetelerinin 3. sayfasından takip ederler.

- Almanya, dünya çapındaki firmalarıyla meşhur bir ülkedir. Ülkenin en büyük firması, Bonn şehrinde bulunan Deutsche Post AG’dir (Alman Posta Teşkilatı). Bünyesinde 475 bin 100 kişinin çalıştığı bu firmanın yıllık cirosu 63 milyar 512 milyon Avro’dur. Münih şehrinde bulunan ve yıllık cirosu 72 milyar 488 milyon Avro olan Siemens AG firmasında 398 bin 200 kişi, Wolfsburg şehrinde bulunan ve yıllık cirosu 108 milyar 897 milyon Avro olan (Almanya’nın en çok kazanan firması) Volkswagen AG firmasında 329 bin 325 kişi, Stuttgart şehrinde bulunan ve yıllık cirosu 99 milyar 399 milyon Avro olan Daimler AG firmasında 272 bin 382 kişi, Düsseldorf şehrinde bulunan ve yıllık cirosu 64 milyar 337 milyon Avro olan Metro AG firmasında ise 242 bin 378 kişi çalışmaktadır. Bundan yıllar önce Edeka’nın önünde açtığımız ve müşteri gelmediği için kızarttığımız dönerleri kendimiz yediğimiz küçük döner büfesini ise benle kayınçom çalıştırıyorduk.

- Almanya, enerji üretiminin % 52, 2’sini madenlerden, % 17, 7’sini ise nükleer enerjiden elde etmektedir. Almanya’da iktidardaki CDU bu nükleer santrallerin varlığını savunmakta, muhalefetteki SPD, Yeşiller ve Sol Parti bunlara karşı çıkmakta, bu satırların yazarı da kahvesini içip bu kavgayı seyretmekte, bu arada bilgisayarımda Nena’nın “99 Lufballons” şarkısı çalmaktadır.

- Almanya’da tarım, bugün itibariyle modern usûllerle yapılmaktadır. 1949 yılından sonra büyük bir hızla gelişen tarım, bugün büyük devletlerle boy ölçüşecek duruma gelmiştir. Ülke topraklarının % 35’i ekime müsaittir. Elde ettiği ürünler arasında en başta gelenler; buğday, çavdar, arpa, yulaf, patates ve şekerpancarıdır. Şekerpancarı, Alman ekonomisinde büyük yer tutar. Ülkede pek çok şekerpancarı tarlası vardır. Bunun için biz Elâzığlılar burada kendimizi memlekette gibi hissederiz. Bunun haricinde Almanya’nın her tarafında, defalarca gizlice içeri dalıp mısır çaldığım mısır tarlaları, defalarca kiraz çaldığım kiraz ağaçları ve defalarca elma çaldığım elma ağaçları vardır.

- Almanya’da hayvancılık oldukça gelişmiştir. Büyükbaş hayvancılığı ülkede önemli bir yer tutmaktadır. Sığır yetiştiriciliği yaygındır. Büyükbaş hayvancılığın yanında tavukçuluk da gelişmiştir. Ülkede yaşayan Müslümanlar’ın en önemli sorunlarından biri de “helâl kesim” mes’elesidir; bu sorun özellikle Kurban bayramlarında daha görünür bir şekilde ön plana çıkmakta, ancak devlet bu konuda katı tutumunu ısrarla sürdürmektedir. Almanya’da “helâl kesim” gibi bir dertleri olan iki topluluk vardır; biri Müslümanlar, biri de Yahudîler. Almanya bu konuda Yahudîler’e bu özgürlüğü verirken, aynı konuda Müslümanlar’a aynı özgürlüğü vermemekte veya verirken sorun çıkarmaktadır. Ancak Müslümanlar’ın bu konudaki mücadelesine en büyük destek Yahudîler’den gelmektedir. Fakat yine de bayramlarda büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpülmekte, Alman devleti bu konuda herhangi bir müdahalede bulunmamaktadır.   

- Almanlar Cuma günleri kırmızı et yemezler; balık yerler. Bunun da dînî inanca dayalı sebepleri vardır.

- Almanya geniş otobanları ile meşhur bir ülkedir. Avrupa’nın “hız limiti olmayan” otobanlarına sahip tek ülkesidir. Ancak otobanların hız limiti olan yerlerinde ve özellikle de şehir içlerinde araba kullandığınız zaman çok dikkatli olmak zorundasınız. Çünkü her yere radar koymuşlar. Dünyanın ilk otobanı Almanya’da, 1921 tarihinde başkent Berlin’in güneyinde yapıldı. İsmi AVUS’tur. Alman Karayolları tarafından açıklanan rakamlara göre, Almanya’da toplam 12 bin 531 km uzunluğunda otoban vardır. En genişi Frankfurt’taki 5 şeritli otobandır ve bu yönüyle uluslararası üne sahiptir. Adolf Hitler zamanında yapılan bu otoban, savaş uçaklarının saldırıya uğraması halinde yere acil iniş yapabilmeleri amacıyla 5 şerit genişliğinde yapılmıştır. Almanya’daki federal karayolların toplam uzunluğu ise 40 bin 711 km iken, yerleşim dışı normal yolların toplam uzunluğu 86 bin 597 km, yerleşim içi yolların toplam uzunluğu da 91 bin 520 km’dir. Şehir içlerinde 50 km hız limitini aşmanız yasaktır; yayaların da kullandığı yollarda ise bu limit 30 km’ye düşer.

- Almanya aslında en çok da tren yolları ile meşhur bir ülkedir. Ülkedeki demiryollarının toplam uzunluğu 35 bin kim’dir. Bunun 2 bin km’si hızlı tren seferleri için de kullanılır. Almanya’da günlük ortalama 50 bin insan tren yolculuğu yapar. Havayollarından ise hiç bahsetmeme gerek yok; biliyorsunuz zaten. Almanya’da nasıl ki karayolu denince akla ilk olarak benim 94 model Opel Corsa’m geliyorsa, havayolu denince de akla ilk olarak Lufthansa gelir. Yıllık ortalama 50 milyon insan Lufthansa uçakları ile uçmaktadır. Bu ise Almanya’nın toplam nüfûsunun yarısını aşmaktadır. Frankfurt şehrindeki Frankfurt Ren – Main Uluslararası Havaalanı, Almanya’nın en büyük, Avrupa’nın ise Londra Heathrow Havaalanı ile Paris Charles de Gaulle Havaalanı’ndan sonra üçüncü büyük havalimanıdır. Dünyada ise 9. sıradadır. Lufthansa’nın merkezi buradadır. 8 Mayıs 1936 tarihinde hizmete açılan Frankfurt Ren – Main Uluslararası Havaalanı, 1940 hektarlık bir alanda kurulu muhteşem bir havalimanıdır ve buradaki 500 ayrı firmada toplam 71 bin kişi çalışmaktadır.

- Almanya bugüne dek pekçok filozof ve düşünür yetiştirmiştir. Beni ve İrşad Kitabevi’ndeki arkadaşlarımı saymazsak, Almanya’nın yetiştirdiği filozoflar arasında Nikolaus von Kues, Gottfried Wilhelm Leibniz, Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Karl Marx, Friedrich Engels, Theodor W. Adorno, Max Horkheimer ve Jürgen Habernas sayılabilir. Marksizm’in kurucusu Karl Marx, Alman’dır ve Renanya – Palatina eyaletinin Trier şehrindendir. Yıllar önce, 1998 yılında Selahaddin Eş ağabey Trier şehrine gitmişti ve Selam Gazetesi’nde Trier ve Marx ile ilgili çok güzel bir yazı yazmıştı, okumuştum. Eline, kalemine sağlık Selahaddin abi. Yazını okumuş ve oldukça istifade etmiştim ancak bu istifade uzun sürmedi, aradan 12 yıl geçtiği için hiçbir şey aklımda kalmamış. Selam ve dûâ ile.

- Almanya’da bugüne dek pekçok dünyaca meşhur bestekâr ve müzisyen yetişmiştir. Zaten her ikisi de Alman olan Avusturya ve Almanya, özellikle bu yönleriyle ön plana çıkmış ülkelerdir. Bizim Mustafa Özcan Güneşdoğdu ve ilahî grubunu saymazsak, Almanya’da yetişen bestekârlar arasında Heinrich Schütz, Dietrich Buxtehude, Georg Friedrich Händel, Georg Philipp Telemann, Johann Sebastian Bach, Ludwig van Beethoven, Wolfgang Amadeus Mozart, Franz Schubert, Robert Schumann, Felix Mendelssohn Bartholdy, Carl Maria von Weber, Hans Pfitzner, Max Reger, Richard Strauss, Richard Wagner, Johannes Brahms, Anton Bruckner ve Gustav Mahler gibi isimleri sayabiliriz.

- Almanya’da bugüne dek pekçok ünlü edebiyatçı ve şâir de yetişmiştir. Mehmet Pamak abinin Duisburg’dayken yazdığı gurbet şiirlerini saymazsak, Almanya’da yetişen edebiyatçılar arasında Walther von der Vogelweide, Johann Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller, Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşler, Heinrich Heine, Kurt Tucholsky, Bertolt Brecht, Thomas ve Heinrich Mann kardeşler, Hannah Arendt, Theodor Mommsen, Paul Heyse, Gerhart Hauptmann, Hermann Hesse ve Heinrich Böll gibi ünlü isimleri “zikr”edebiliriz.

- Almanya’da bugüne dek pekçok ünlü seyyâh da yetişmiştir. Selahaddin abinin Avusturya ve Bosna’ya yaptığı gezileri saymazsak, Almanya’da yetişen seyyâhlar arasında en başta Karl May (tam adı Karl Friedrich May) olmak üzere Hans Dernschwam, Jacob Philipp Fallmerayer, Reinhold Rubenau, Ogier Ghislain de Busbecq, Salomon Schweigger, Hellmut von Gerlach, Carl Ritter gibi isimleri anabiliriz.

- Almanya’da bugüne dek pekçok ünlü bilim adamı da yetişmiştir. Benim her akşam dolapta ne bulduysam hepsini küçük küçük kesip bir tavaya doldurarak (tıpkı şu an okuduğunuz bu yazı gibi) karıştırıp pişirdiklerimi, her akşam yeni bir yemek türü icâd etmemi saymazsak, Almanya’da yetişen ünlü bilim adamları arasında en başta Albert Einstein olmak üzere, Alexander von Humboldt, Max Planck, Werner Heisenberg, Max Born, Wilhelm Conrad Röntgen (soyisminden, neyin mucidi olduğunu anlıyorsunuz), Heinrich Hertz, Nicolaus Otto, Rudolf Diesel (soyisminden, neyin mucidi olduğunu anlıyorsunuz), Gottlieb Daimler, Carl Benz (Mercedes Benz otomobilinin mucidi; karısını çok sevdiği için, ürettiği otomobile hânımının ismini vermiştir), Otto Hahn, Jusus von Liebig, Johannes Gutenberg, Werner von Siemens (soyisminden, neyin mucidi olduğunu anlıyorsunuz), Wernher von Braun, Konrad Zuse, Philipp Reis, Adam Ries, Friedrich Bessel, Richard Dedekind, Carl Friedris Gauß (Matematik’teki Gauss Yöntemi’nin mucidi), David Hilbert, Emmy Noether, Bernhard Niemann, Karl Weierstraß, Johannes Müller ve Christiane Nüsslein – Volhard gibi bilginleri sayabiliriz. Dünya tarihinin belki de en ünlü bilim adamlarından biri olan Albert Einstein, 14 Mart 1879 tarihinde Baden – Württemberg eyaletinin Ulm şehrinde doğmuştur. Bunu özellikle belirtmemizin sebebi, bu platformda sizlerle birlikte yaptığımız hemen hemen tüm gezilerimizi, iki ablamın yaşadığı Ulm şehrinden başlatmamızdır.

- Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı (1914 – 18)’na Almanya’nın yanında girmiştir ama bu konuya girmek istemiyorum. Engin Ardıç daha güzel anlatıyor bu konuyu.

- Almanya özellikle 1961 yılında başlayan “işçi göçü” ile birlikte bizler için “ikinci vatan” olmuştur. Almanya ile Türkiye arasındaki işgücü anlaşması 30 Ekim 1961 tarihinde imzalanmıştır. II. Dünya Savaşı (1939 – 45) sonrasında Almanya’nın, işgücü açığını “yabancı işçi” ile kapatmaya karar vermesi sonunda önce İtalya (1955), sonra İspanya (1960) ve Yunanistan (1960) ile işgücü anlaşmaları yapmıştır. Buna rağmen işgücü açığı kapatılamamıştır. Arkasından Türkiye (1961), Fas (1963), Portekiz (1964), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) ile anlaşmalar yapılmıştır. Türkiye ile Almanya arasında 30 Ekim 1961 tarihinde imzalanan işgücü alımına ilişkin anlaşmada, diğer ülkeler gibi teklifi yapan Türkiye olmuştur. Türkiye’deki 27 Mayıs 1960 askerî darbe sonrası kurulan askerî hükûmet, “ülkeyi modernleştirme” politikası kapsamında “ihtiyaç fazlası” işgücünü süreli olarak yurtdışına göndererek, bir yandan iş piyasasının yükünü hafifletmeyi, diğer taraftan acilen gereksinim duyulan dövizin Türkiye’ye aktarılmasını ve ileride yurda kesin dönüş yapacak kalifiye elemanların getirecekleri deneyim ve teknik bilgi birikimiyle ülkenin çağdaş ekonomik gelişimini teşvik amacını gütmektedir. Türkiye yoğun işsizliğin önünü kesmek ve birkaç yıldır zaten Alman işverenler tarafından başlatılmış olan işgücü alımını, yasal düzenlemelerle bir sisteme bağlamak istiyordu. Türkiye’nin teklifi karşısında Almanya oldukça çekingen davranmıştır. Bu anlaşmanın yapılmasında Türkiye bütün kozlarını ortaya koymuştur. Anlaşmanın yapılmasında en önemli neden Türkiye’nin NATO üyeliği olmuştur. Berlin Duvarı’nın örülmesinin ve “Türk – Alman silâh arkadaşlığının” bu sözleşmenin yapılmasında rolünün olup olmadığı da tartışmaya açık bir konudur. Önümüzdeki yıl, 2011, Anadolu’dan Almanya’ya göçün 50. yıldönümüdür.

- İNANMASI ÇOK GÜÇ AMA GERÇEK: Almanya’ya göçün başladığı yıllarda bu ülkede insanlarımız evlerinin oturma odalarını mescîd yapıp cemaatle namaz kılarken, bugün Almanya’da büyük – küçük, minareli – minaresiz yüzlerce camiî vardır. Ben daha önce çalıştığım bir günlük ulusal gazetede Almanya’daki cemiyetlerimiz ile ilgili bir dizi yazı hazırladığım için, - inanması hakikaten çok güç ama - Almanya’daki tüm camileri tek tek ziyaret etmeye başladım. Ülkenin en büyük eyaleti olan ve Avrupa’daki birçok ülkenin topraklarından daha geniş olan Bavyera eyaletindeki bütün camileri, istisnasız bütün camileri tek tek ziyaret ettim, hepsinin mescînin kapısının önünde ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Bavyera’da ziyaret etmediğim, kapısının önünde ayakkabılarımı çıkarıp içeri girmediğim bir tane bile cami yoktur. 50 yıllık göç tarihinde böyle ilginç bir olay yaşamış olan tek insan benim. Burada görev yapmış ve halihazırda yapan tüm DİTİB görevlileri dahil olmak üzere, 50 yıllık göç tarihinde bu ülkeye gelmiş milyonlarca göçmen içinde bu olayı benden başka yaşayan ikinci bir insan yoktur. Bütün camileri tek tek gezerek, günde 3 ilâ 5 cami arasında ziyaret ediyordum ve hangi camideyken karanlık çöktüyse geceyi o cemiyette geçiriyordum. Camilerde yatıp kalkarak Bavyera’daki bütün camileri gezdim. Dediğim gibi, başardığım bu olayı, 50 yıllık göç tarihinde benden başka gerçekleştirmiş olan ikinci bir insan yoktur. Bu çalışmam esnasında yaptığım gezileri de sizler burada “gezi yazıları” olarak okudunuz; hatta o yazılarda, ziyaret ettiğim cemiyetlerden bazılarını da tanıma imkânı buldunuz. Bavyera’daki yüzlerce camiyi bitirdikten sonra, sıra Baden – Württemberg’deki yüzlerce camiye gelmişti; eyalet eyalet gidecektim. Baden – Württemberg’deki yüzlerce camiden de – diyebilirim ki – yarısından fazlasını gezmiştim ve sonra yaz tatili girince ara verdim. Tatilden sonra kaldığım yerden devam edecektim ancak tam o esnada başlayan ekonomik kriz nedeniyle çalışmayı devam ettiremedim. Fakat “kendi memleketim” olan Bavyera eyaletindeki yüzlerce caminin istisnasız hepsini gezdim ve bu benim günlerimi, haftalarımı değil, aylarımı almıştı. Bugün Bavyera eyaletinde benim kapısının önünde ayakkabılarımı çıkarıp içeri girmediğim bir tane bile cami yoktur. 50 yıl boyunca buraya gelen milyonlarca göçmen arasında yalnızca ve yalnızca bana nasib olan bir özelliktir bu.

- Almanya’ya ilk gelen (siz “giden” okuyun) işçiler burada davul zurnayla karşılandığı halde, daha sonraki yıllar içinde, özellikle son yıllarda Almanya’da başta Türkiye kökenliler olmak üzere başgösteren ırkçılık ve yabancı düşmanlığını sebeplerini irdelerken, vak’ayı doğru bir şekilde değerlendirmek lazım. Bunun elbetteki birden fazla ana ve yan faktörleri olabilir. Ancak, Almanya’daki yabancı düşmanlığının en başta gelen sebebi, yani asıl sebebi, ne Türkiye’dekilerin iddiâ ettikleri gibi Alman halkının genlerinde Nazilik olması gibi karalayıcı ithamlardır, ne de Almanlar’ın kendilerini savunurken iddiâ ettikleri gibi Türkiye’den gelenlerin buraya uyum sağlayamaması, kriminal işlere karışması gibi mesnetsiz ithamlardır. Almanya’daki yabancı düşmanlığının en başta gelen sebebi, hayatın hemen her alanında, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat, spor, müzik, medya, hemen her alanda Türkiye’den gelen göçmenlerin Almanlar’dan çok daha başarılı olması, çok daha başarılı işlere imza atması ve “ürkek bir misafir” olmayı terk edip Almanya’nın siyasetine, ekonomisine, sanatına, sporuna, her şeyine ama her şeyine yön vermeye başlamasıdır. Yani buradaki yabancı düşmanlığının asıl sebebi, IRKÇILIK DEĞİL KISKANÇLIKTIR. Oysa Türkiye’de bu konuya çok ezberci ve düz mantıkçı bir bakışla yaklaşılmaktadır. Almanya’daki yabancı düşmanlığını Türkiye’deki laik ve sol çevreler genelde Nazilik’le, Hitler rûhuyla, muhafazakâr ve sağ çevreler ise daha ucube ve daha mantıksız bir yaklaşım göstererek işi tâ Haçlı rûhuna kadar götürerek yorumlamaktadırlar. Oysa ki daha 30 sene kadar önce el üstünde tutulan yabancılara karşı bugün ciddî bir sosyal problem haline gelen düşmanlığın sebebini anlamak gayet basittir. En kolayından şöyle bir örnekle anlatayım: Benim babam, Alman komşumun babasının firmasında işçi olarak çalıştığında bizden iyisi yoktu; fakat Alman komşumun oğlu, benim oğlumun firmasında işçi olarak çalışmaya başlayınca problem de başlamış oldu. Elbette ki bu düşmanlığı yapan şahıs veya grupların, bunu yaparken, kullandıkları argümanlarda Hitler rûhunu veya Haçlı rûhunu çağrıştıran ifade ve söylemler olabilir; sonuçta her davranışın yaslandığı bir kök, bir dinamizm olmalıdır. Fakat yabancı düşmanlığının asıl sebebi ne Nazizm’dir, ne Haçlılık’tır, ne de İslamofobia’dır. Bunlar sadece argümanlardır. Gerçek sebep, kıskançlıktır. (Bu konuyu daha sonraki günlerde bağımsız makale halinde ve daha genişçe ele alacağımız için şimdilik sadece bu paragrafla yetinelim)

- “Bundesliga” (Federal Lig) olarak anılan Almanya profesyonel futbol liglerinde oynayan ve hepsi de “zeki, çevik, aynı zamanda ahlaklı olan” pekçok Türkiye kökenli futbolcu olduğu gibi, Almanya millî takımının formasını giyen Alman vatandaşı Tükiye kökenli futbolcular da vardır. Alman millî takımında Türkiyeli iki oyuncu oynamaktadır. Bunlardan biri, şu anda İspanya’nın Real Madrid takımında top koşturan 15 Ekim 1988 doğumlu Mesut Özil, diğeri de şu anda Almanya’nın VfB Stuttgart takımında top koşturan 24 Nisan 1987 doğumlu Serdar Taşçı’dır. Mesut Özil, Diyarbakır’dan Zonguldak’a göçüp Devrek ilçesinin Hışıroğlu köyüne yerleşen bir ailenin çocuğu olarak Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin Gelsenkirchen şehrinde doğmuştur. Alman millî takımının da yıldızı olan Mesut, 21 kez giydiği Almanya forması altında şimdiye dek 3 gol atmıştır ki, sonuncusu Ekim ayında Berlin’de Türkiye’ye karşı kaydetmiştir. Artvin’in Yusufeli ilçesinden olan bir ailenin çocuğu olarak Baden – Württemberg eyaletinin başkenti Stuttgart yakınlarındaki Esslingen am Neckar kasabasında doğan Serdar Taşçı da defansta oynayan bir oyuncu olup 14 kez millî formayı giymiştir. Her ikisinin maçlarını da canlı olarak izleyip her ikisiyle de söyleşi yapıp sohbet etme imkânı bulduğum Mesut Özil ve Serdar Taşçı dışında, Alman millî takımında oynayan diğer yabancı kökenli futbolcular, Tunus kökenli Sami Xedira (babası Tunuslu, annesi Alman’dır; 4 Nisan 1987 doğumlu olup Mesut’la birlikte İspanya’nın Real Madrid takımında top koşturuyor; daha önce Serdar’la birlikte VfB Stuttgart’ta oynuyordu), Gana kökenli Jérôme Boateng (3 Eylül 1988 doğumlu olup İngiltere’nin Manchester City takımında top koşturuyor), Polonya kökenli Lukas Podolski (4 Haziran 1985 doğumlu olup Almanya’nın 1. FC Köln takımında top koşturuyor), Brezilya kökenli Cacau (mâlumunuz olduğu üzere, Brezilyalı futbolcular gerçek isimlerini kullanmazlar, takma isimlerle oynarlar, Cacau’nun gerçek ismi Claudemir Jeronimo Barreto’dur; 27 Mart 1981 doğumlu olup Serdar’la birlikte VfB Stuttgart takımında top koşturmaktadır), Granada kökenli Mario Gómez (babası Granadalı, annesi Alman’dır; 10 Temmuz 1985 doğumlu olup Almanya’nın Bayern Münih takımında top koşturmaktadır), Polonya kökenli Miroslav Klose (babası eski bir fubolcu olan Josef Klose, annesi ise Polonya bayan hentbol millî takımının oyuncusu olan eski hentbolcü Barbara Jez’dir; 9 Haziran 1978 doğumlu olup Bayern Münih takımında top koşturmaktadır; bugüne kadar 105 kez giydiği Alman millî takımı formasıyla 58 gol atma başarısı göstermiş olan Klose, 68 golü olan Gerd Müller’den sonra Almanya adına en fazla gol atan 2. futbolcudur, ancak aktif fubol hayatını halen sürdüren ve henüz genç olan Klose, Müller’in rekorunu sadece 11 gol daha atarsa kıracaktır; Klose son 2 golünü Ekim ayında Berlin’de Türkiye’ye atmıştır), Nijerya kökenli Dennis Aogo (babası Nijeryalı, annesi Alman’dır; 14 Ocak 1987 doğumlu olup Almanya’nın Hamburger SV takımında top koşturmaktadır), Polonya kökenli Piotr Trochowski (22 Mart 1984 doğumlu olup Hamburger SV takımında top koşturmaktadır)’dir. Bugün Alman futbol kulüplerinde de pekçok Türkiye kökenli futbolcu forma giymektedir. SV Werder Bremen’de oynayan Onur Ayık, Borussia Dortmund’da oynayan Nuri Şahin (Türkiye millî takım oyuncusu) ve Yasin Öztekin, Eintracht Frankfurt’ta oynayan Halil Altıntop (Türkiye millî takımı oyuncusu), Ümit Korkmaz (Avusturya millî takımı oyuncusu) ve Cenk Tosun, SC Freiburg’da oynayan Ömer Toprak, Hamburger SV’de oynayan Tunay Torun, TSG 1899 Hoffenheim’da oynayan kaleci Ramazan Özcan (Avusturya millî takımının da kalecisidir), 1. FC Köln’de oynayan Taner Yalçın, Bayer Leverkusen 04’te oynayan Eren Derdiyok (İsviçre millî takımı oyuncusu) ve Burak Kaplan, 1. FSV Mainz 05’te oynayan Malik Fathi (Almanya millî takımı oyuncusu), 1. FC Bayern München’de oynayan Hamit Altıntop (Türkiye millî takımı oyuncusu), 1. FC Nürnberg’de oynayan İlkay Gündoğan ve Mehmet Ekici, FC St. Pauli’de oynayan Deniz Naki ve VfL Wolfsburg’da oynayan Tolga Ciğerci’dir. Bunlardan Ümit Korkmaz ve Ramazan Özcan Avusturya millî takımı, Eren Derdiyok İsviçre millî takımı, Hamit Altıntop, Halil Altıntop ve Nuri Şahin de Türkiye millî takımı oyuncularıdırlar. İsviçre millî takımının yıldızı olan Eren Derdiyok, Tuncelili bir ailenin çocuğudur. Türkiye millî takımında oynayan Nuri Şahin, Kırşehir – Kamanlı bir ailenin, Hamit Altıntop ve Halil Altıntop kardeşler ise Malatyalı bir ailenin çocuklarıdırlar. Halil ve Hamit, ikizdirler. Almanya’da top oynayan futbolcular arasında her ne kadar Serdar Taşçı ile Mesut Özil’in Alman millî takımını seçmesi bizi derinden yaralamış ve üzmüş, büyük kederlere garketmişse de, Hamit Altıntop, Halil Altıntop ve Nuri Şahin’in Türk millî takımını tercih etmesi tüm yurtta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ve tüm dış temsilciliklerimizde sevinç ve coşku ile karşılanmıştır.

- Almanya futbolda 3 kez dünya şampiyonu, 3 kez de Avrupa şampiyonu olmuştur. Niye şaşırdınız ki? Almanya bu; boru değil! Almanya dünya şampiyonluklarını 1954, 1974 ve 1990 yıllarında, Avrupa şampiyonluklarını da 1972, 1980 ve 1996 yıllarında kazanmış, bizim TRT ilk üçünü siyah – beyaz, son üçünü renkli göstermiş, daha sonra yayına başlayan TRT 3 ise maçları banttan yayınlamıştır. İsviçre’de düzenlenen 1954 Dünya Kupası’nda Almanya ile Türkiye aynı grupta yer alıp iki kez karşı karşıya gelmiş, Almanya her iki maçı da çok farklı bir şekilde kazanmış (4 – 1 ve 7 – 2), “Berlin panteri” Turgay Şeren bu kez bizi kurtaramamış, Lefter Küçükandonyanidis’in golleri hiçbir işe yaramamıştır. Fakat Türkiye liglerindeki “ezelî rekabet” bu olaydan etkilenmemiş, yıllar sonra Derwall Galatasaray’ı, Daum Beşiktaş’ı, Löw Fenerbahçe’yi, Briegel de Trabzonspor’u çalıştırmış, bu duruma isyan eden Mustafa Denizli de  Alemannia Aachen’in başına geçmiş, Aachen Üniversitesi’nden mühendislik diplomasını alan Erbakan Türkiye’ye dönüp siyasî parti kurmuş, Refah Partisi birinci parti olmuş, asker Sincan’da tank yürütmüş, ordan kopan AK Parti ile yeni bir sayfa açılmış, Erdoğan ile Merkel birlikte maç seyretmiş, Mesut gol atınca Erdoğan üzülmüş, maçtan sonra Merkel Mesut’u tebrik etmek için apart topar soyunma odasına koşmuş, çocuğu duşun içinde yakalayıp “Mein Sohn! Mein Sohn! Ich bin stolz auf dich” diyerek ona sarılmıştır. Yurda üzgün bir şekilde dönen Erdoğan ise kurmaylarına emir vererek, Türkiye’ye gol atanlar ile Ilısu Barajı’na karşı çıkanların aynı kişiler olup olmadıklarının araştırılmasını istemiştir.

- Türkçe’den Almanca’dan geçen sözcüklerin olduğunu biliyor muydunuz? Türkçe’den Almanca’ya geçmiş olan sözcükler, son yıllarda geçmiş olan “döner” ve “ayran” gibi sözcüklerden ibaret değildir; geçmişi yüzyıllar öncesine kadar dayanan sözcükler de vardır. Bunlardan biri “joghurt” (yoğurt) sözcüğüdür. Türkçe’deki “yoğurt” sözcüğü Almanca’ya “joghurt”, İngilizce’ye “yoghurt”, Fransızca’ya “yaourt”, İspanyolca’ya da “yogur” şeklinde geçmiştir. Almanca’daki “dolmetscher” (mütercim, çevirmen) sözcüğü de yine Türkçe kökenlidir ve kaynağı “dil-meçer” (dil çeviren) sözcüğüdür. Aynı şekilde Almanca’daki “horde” (ordu) sözcüğünün kaynağı da Türkçe’deki “ordu” sözcüğüdür. Sözcük İngilizce ve Fransızca’ya da aynı şekilde, “horde” şeklinde geçmiştir. Almanca’da kullanılan “ziffer” (rakam) sözcüğü de Arapça’dan geçen bir sözcüktür ve kaynağı, Türkçe’de de kullandığımız “sıfır” (0) sözcüğüdür. “Sıfır” (0) rakamını Arap Müslümanlar bulduğu için, Batı toplumlarında “rakam” için “ziffer” sözcüğü kullanılmaktadır ve bu sözcüğün kaynağı Arapça’daki “sıfır” sözcüğüdür. Bununla birlikte, Almanca’dan Türkçe’ye geçmiş sözcükler de vardır. Örneğin Türkçe’de kullanılan “bröçin” sözcüğünün kaynağı Almanca’daki “brötchen” sözcüğüdür ve “ekmekçik” (küçük ekmek) demektir. Türkçe’de para birimi olarak kullanılan “kuruş” sözcüğünün kökeni de Almanca’daki “groschen” sözcüğüdür. Aynı şekilde, Türkçe’de çatı katı pencereleri için kullanılan “vasistas” sözcüğünün kaynağı Almanca’daki “Was ist das?” (Bu nedir?) soru ifadesidir. Yine Türkçe’de kullanılan “şnitzel, şalter, bira, doçent, dram, element, genetik, otoban, tekniker, panzer, filinta” gibi sözcüklerin kaynağı Almanca’dır.

- Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Almanya’da yetişen seyyâhlar arasında en başta Karl May (tam adı Karl Friedrich May) gelir. Dünyaca meşhur olan Karl May, tüm Avrupa çapında “seyahatname” alanında bir ekol durumundadır. Karl May, bir “Batılı gözüyle” Doğu ülkelerini gezmiş, Doğu toplumlarını “bir Batılı gözüyle gözlemleyerek” kaleme alıp Batı toplumlarına aktarmıştır. Yani bizim yıllardır burada yaptığımızın tam tersini yapmıştır. Daha doğrusu biz, yıllardır burada gezi yazılarımızla, Alman seyyâh Karl May’ın 19. yy’da yaptığının tam tersini yapmaktayız. Burdan şuraya gelmek istiyorum: Yaptığım geziler ve yazdığım gezi yazılarında işte sözünü ettiğim bu durumdan dolayı, Alman medyası bana “Karl May des Orients” (Doğu’nun Karl May’ı) sıfatını yakıştırmıştır. Almanya’nın Konstanz şehrinden yayın yapan “Südkurier” gazetesinin 9 Nisan 2010 günkü sayısında bu gezi yazılarımız hakkında bir yazı kaleme alınmıştır. Kirsten Schlüter imzalı “Fremde Augen auf Konstanz” (Konstanz Üzerinde Yabancı Gözler) başlıklı bu yazıda şu ifadeler kullanılmıştır: Nasıl ki Karl May Doğu ülkelerini geziyordu ve gezi izlenimlerini Batı toplumu için kaleme alıyordu, İbrahim Sediyani de Batı ülkelerini geziyor ve gezi izlenimlerini Doğu toplumu için kaleme alıyor. Karl May ‘Batılı’ bir gözle Doğu ülkelerine ve toplumlarına bakıyordu, İbrahim Sediyani de ‘Doğulu’ bir gözle Batı ülkelerine ve toplumlarına bakıyor.”

Bu yazımızda sizlere genel hatlarıyla Almanya hakkında bilgiler vermeye, Avrupa’nın tam ortasındaki bu dev ülkeyi tanıtmaya çalıştık. Umarız ilginizi çekmemiştir; binbir umutla bu ülkeye göç etmeye kalkıp bizim gibi buralarda sürünmezsiniz.

Türk edebiyatının yaşayan en büyük temsilcilerinden biri olan sevgili Alev Alatlı, 4 ciltlik “Or’da Kimse Var mı?” adlı roman serisinin bir yerinde, romanının kahramanı Günay Rodoplu’nun ağzından şöyle demektedir: “Almanya’nın 3 ayrı tarihi vardır: Biri Nazi olan Almanlar’ın Almanya tarihi, biri Nazi olmayan Almanlar’ın Almanya tarihi, biri de Alman olmayanların Almanya tarihi.”

Bizimkisi de “dördüncü” oldu galiba.

Selam ve dûâ ile. Tschüss...

 

sediyani@gmail.com

 


Almanya bayrağı

 


Almanya haritası

YAZIYA YORUM KAT

10 Yorum