1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Almanya: Birleşmenin Faturası Pahalıya Maloldu
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Almanya: Birleşmenin Faturası Pahalıya Maloldu

A+A-

     Masal dinlemeyi sever misiniz? Bir varmış, bir yokmuş, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde yolları biribirinden ayrılan iki kardeş varmış. İsimleri "Bernd" ve "Diederich" imiş bu Alman kardeşlerin. Atalarının üzerinde yaşayageldiği toprakları paylaşmış, biribiriyle küs olan bu kardeşler. Arazilerinin batı kısmını Bernd, doğu kısmını da Diederich almış. Aralarına da, sonradan adını "utanç" koyacakları bir duvar örmüşler. Ama bundan sonra başlayan süreçte, kaderleri taban tabana zıt olmuş bu iki kardeşin. Batıda yaşayan Bernd, zenginleştikçe zenginleşirken, doğuda kalan Diederich, günden güne fakirleşmiş. Bu durum, bu şekilde tam kırk yıl sürmüş. Sonra doğu bloku çökünce, bu iki Alman kardeş, Bernd ve Diederich, yeniden birleşip tek bir âîle haline gelmişler. Yani, mutlu son...

 

     Bu masal, Alman siyasî ağızlarınca bazen dile getiriliyor. Almanlar’ın, son elli – altmış yıllık öz tarihlerini ve siyasal strüktürlerini ifade etmek için kullandıkları bir masal bu. Buradaki "Bernd", BRD harflerinden oluşmuş bir isim. BRD, yani "Bundesrepublik Deutschland" ( Federal Almanya Cumhuriyeti )... Ötekisi, "Diederich" ise, kaynağını DDR harflerinden alıyor. DDR, yani "Deutsche Demokratische Republik" ( Alman Demokratik Cumhuriyeti )...

 

     Masal, hayâl gücü itibariyle ve sembolik esinlemeleriyle edebî, hatta san’atsal bir değer ifade ediyor. Ancak masallar, hep "mutlu son"a kadardır. Oysa ki bu masalda, bizi "mutlu son"dan sonrası ilgilendiriyor. Yani, iki kardeş tek çatı altında birleştikten sonra ne olmuş? Biz bunu irdeleyeceğiz. Bizim konumuz, masalın bittiği yerde başlıyor. Ne ilginç değil mi?

 

     AVRUPA’YI KANATLARINDA TAŞIYAN KARTAL: ALMANYA

 

     İlkinden yirmi yıl sonra, 1939’da başlayıp, 1945’e kadar süren İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanya, faşizan ve razist saldırganlığının cezasını çok ağır ödemişti. Adolf Hitler "führerliğindeki" Almanya’nın yenilgisiyle biten savaştan dört yıl sonra, 1949’da ikiye bölündü Almanya. Batı Almanya, "Federal Almanya Cumhuriyeti" adıyla batı blokunda kalırken, Doğu Almanya da "Demokratik Alman Cumhuriyeti" adıyla doğu blokunda yer aldı.

 

     Sowyetler Birliği, Mart 1952’de ABD, Büyük Britanya ve Fransa’ya bir "dostluk anlaşması" önerdi. Buna göre, Almanya, yeniden birleşmeli ve tek devlet haline gelmeli, ama "yansız" olmalıydı. Doğu’ya da, Batı’ya da bağımlı olmamalıydı. Ancak, Batı Almanya’nın Batı Bloku’na bağımlı olmasında kendileri açısından yarar gören Batılılar, SSCB’nin bu önerisine yanaşmadılar. Zira Batılılar, bağımsız bir birleşik Almanya’nın, Doğu Bloku’ndan yana bir çizgiyi benimsemesinden korkuyorlardı. Üstelik o zamanki muhâfazakâr koalisyon hükûmeti, yani "Christlich Demokratische Union" ( Hristiyan Demokrat Birlik / CDU ), "Christlich Soziale Union" ( Hristiyan Sosyal Birlik / CSU ) ve "Freie Demokratische Partei" ( Hür Demokrat Parti / FDP ) de Batı Bloku’na bağlı kalmaya kararlı bir politika izliyorlardı.

 

     1952’den sonra iki Alman devleti arasındaki ayrışma, her geçen zaman daha da büyüdü. 1956’da BRD ve DDR’in kendi özel orduları oldu. İki Alman devleti, düşman iki komşuydu sanki.

 

     DDR’de ekonomik sıkıntıların başgösterdiği yıllarda, BRD, ekonomik olarak günden güne daha da büyüyordu. Doğu Almanya ( DDR ) tam bir sefaleti yaşarken, Batı Almanya ( BRD ), Avrupa’nın en zengin ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Bu yıllarda binlerce Doğulu Alman, Batı Almanya’ya kaçtı ve iltica etti. Sonunda DDR, Batı’ya olan sınırını kapattı ve Batı Almanya ile olan sınırını silâh zoru ile korumaya başladı. 1961’de Berlin’de sınır duvarının inşâ edilmesiyle de Batı’ya olan son gedigi de kapattı, Doğulular.

 

     Bir nokta çok önemli: 1952 ile 1969 yılları arasındaki "soğuk savaş" boyunca iki Alman ülkesi arasında iktisadî kontakt vardır sadece. Haziran 1953’te Doğu Berlin’de ve DDR’in diğer şehirlerinde komünist dikta rejimine ve berbat ekonomik politikalara karşı büyük bir grev ve gösteri dalgası başgösteriyor. Asayişi yine Sowyet tankları sağlıyor. Batı’da ise tam tersi, halkın büyük çoğunluğu devletten ve rejimden hoşnuttu. Bununla beraber, altmışlı yılların sonlarına doğru Batı Almanya’da, kapitalist ekonomi politikalarına ve ABD’ye bağımlılığa karşı güçlü protestolar ve öğrenci gösterileri gerçekleşti.

 

     İki Alman devleti arasındaki politik görüşmelerin başlangıcı, 1969 yılındadır. Bu, dönemin başbakanı Willy Brandt ve O’nun sosyaldemokrat – liberal hükûmetinin "Ostpolitik" ( doğu politikası ) adıyla Alman siyaset literatüründe yer alan meşhur politikasının attığı ilk adımlardı. 1972’de DDR ve BRD arasında bir "Grundlagenvertrag" ( Esaslar Sözleşmesi ) imzalanıyor. Politik ve ekonomik kontaktlar, iki ülke arasında bu kontrattan sonra iyileşmeye başlıyor. Bu antlaşmaya göre, birçok Batılı Alman, DDR’deki akrabalarını her zaman ziyaret edebilir, ancak çok az sayıdaki Doğulu Alman, BRD’yi ziyaret edebilirdi. İlk bakışta hiç de adil olmayan ve Batı Almanya’dan yana gibi görünen bu anlaşma, sonraki yıllarda iki Almanya’nın da kaderini çiziyordu.

 

     1989 güzünde beklenmedik bir olay oldu: Macaristan Cumhuriyeti ( Magyar Köstársaság ), Avusturya ( Österreich ) ile olan sınırını açtı. Böylece birçok DDR’li Alman’a, Batı Almanya’ya kaçma fırsatı doğdu. Binlerce Doğulu Alman, Macaristan ve Avusturya üzerinden Batı Almanya’ya firar etti. Uçaklarla, Macaristan’ın başkenti Budapeşte ( Budapest )’ye giden Doğu Almanya vatandaşları, ordan da karayoluyla Avusturya üzerinden Batı Almanya’ya kaçıyorlardı. Batı Almanya’daki kaçaklardan haber bekleyen diğer "kaçak adayları" da, daha önce Batı Almanya’ya kaçmış olanların onlar için elde ettiği oturma ve ilticâ izni yardımıyla, Polonya ( Polska )’nın başkenti Varşova ( Warszawa ) ve Çekoslovakya ( Češk – o – Slovenská )’nın başkenti Prag ( Praha ) üzerinden uçakla Batı Almanya’ya kaçıyorlardı.

 

     Yakın bir zaman içinde başta Leipzig ve Dresden olmak üzere DDR’in büyük şehirlerinde yönetime karşı kitle gösterileri başlıyor. Bu gösteriler başta "özgür dış seyahat" ( bilhassa Batı Almanya’ya serbestçe seyahat özgürlüğü ), "özgür seçimler, seçme ve seçilme hakkı" ve "liberal ekonomi" için, bu üç olgu içindi. Ancak daha sonra gösterilerin rotası değişti ve kalabalık gösterici kitlelerinden "Wiedervereinigung" ( yeniden birleşme ) sloganları yükseldi ve her geçen gün bu sloganlar daha bir gür çıkıyordu gırtlaklardan. Bu muhâlefet grupları karşısında, "Sozialistische Einheitspartei Deutschland" ( Almanya Sosyalist Birlik Partisi / SED ) birkaç hafta içinde tüm gücünü ve iktidarını yitirdi.

 

     Berlin Duvarı yıkıldı ve Almanlar, "Federal Almanya Cumhuriyeti" adıyla tek çatı altında birleştiler. Masalımızın "mutlu son"u burası. Ama gerçekten de mutlu son mu ?

 

     1961 ile 1988 yılları arasında 200 binden fazla insan DDR’den kaçtı, yaklaşık 410 bin insan da yasadışı yollardan seyahat ederek geldi Batı Almanya’ya. Sadece 1989 yılında 350 bin civarında Doğu Almanyalı kaçtı Batı Almanya’ya. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlerin sıcak ortamında, Batı Berlin Belediye Başkanı, bir basın toplantısında, 9 Kasım 1989 Perşembe günü, akşam saat 18:55’te şunu söylüyordu: "Bu gece dünyanın en mutlu halkı, Almanlar’dır."

 

     Birleştikten sonra Almanya’nın bugünkü hali nasıldır? Gerçekten Almanlar bugün, "dünyanın en mutlu halkı" mıdır? Birleşme, ekonomik ve siyasî olarak Almanya’ya yararlı mı olmuştır, zararlı mı? Bizi en yakından ilgilendiren ise, birleşmenin, Almanya’daki yabancı işçiler üzerindeki yansımaları ne yöndedir? Almanya bugün ne haldedir?

 

     16 eyâletten oluşan 79 milyon nüfûslu Federal Almanya Cumhuriyeti, Avrupa’nın en büyük, dünyanın sayılı ekonomik gücünden biridir. Devlet olarak süper zengin olan bu kartal, tüm Avrupa’yı kanatlarında taşımakta, Avrupa Birliği ( AB )’ne de önderlik etmektedir. Avrupa kıt’âsının tam ortasında yer alan bu dev, içinde barındırdığı "Türkiyeli" nüfûstan dolayı "Türkiyeliler’in ikinci vatanı" olarak anılır. Bizi de bu açıdan ilgilendiriyor zaten. Bizler Almanya’yı yazar ve anlatırken, Almanya’nın sosyo – siyasal ve ekonomik konumunu, fırtınalı tarihini irdelerken, bu zaviyeden bakıyoruz.

 

     Bizler, yani Alman olmayanlar, Alman tarihine hiçbir zaman Almanlar’ın gözüyle bakamayız. Hem, çağdaş Türk romanının öncülerinden Alev Alatlı, dört ciltlik "Or’da Kimse Var Mı?" roman serisinin bir yerinde ne diyordu: "Almanlar’ın üç ayrı tarihi vardır: Biri, Nazi olan Almanlar’ın tarihi, biri Nazi olmayan Almanlar’ın tarihi, biri de Alman olmayanların tarihi."

 

     Bu yazımızda, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra, Almanya’nın siyasal ve ekonomik çehresinde meydana gelen olumlu ve olumsuz değişmelere değineceğiz ve konuyu üç düzlemde irdeleyeceğiz:

 

-          Birleşmenin, Almanya ekonomisine olan etkileri.

 

-          Bileşmenin, Almanya’daki sosyal yaşama olan etkileri.

 

-          Birleşmenin, Almanya’daki yabancı işçilere olan etkileri.

 

ALMANYA’DAKİ YABANCILAR

 

     Ekonomik gücün Batı Avrupalı devletlerin elinde olmasından dolayı, bu devletlerin, Asya ve Afrika’dan gelen insanlarla dolduğu bilinen ve bugüne kadar birçok siyasal bilimci, ekonomist ve sosyologun üzerinde yazıp – çizdiği, konuştuğu bir konudur. Bugün İngiltere Pakistan ve Hindistanlılar’ın, Hollanda Surinamlılar’ın, Belçika Faslılar’ın, Fransa Cezayirliler’in, Almanya ise Türkiyeli ve eski Yugoslavyalılar’ın "ikinci vatanı" durumuna gelmiştir.

 

     Bugün Almanya’daki yabancı nüfûsun varlığı korkunç derecede fazladır. Almanya’da "ausländer" ( yabancılar ) olarak anılan bu kesimin nüfûs potansiyeli şu şekildedir:

 

     Almanya’daki yabancı nüfûs içinde sayısal olarak birinci sırayı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları alıyor. 1992 sonunda yapılan sayıma göre toplam nüfûsu 6 milyon 495 bin 792 olan yabancıların içinde Türkiyeliler’in sayısı, 1 milyon 855 bin civarındadır. İkinci sırayı ise 916 bin nüfûsla Eski Yugoslavyalılar alıyor. Üçüncü sırada ise 558 binle İtalyanlar var. Yunanlılar 346 binle dördüncü, Polonyalılar 286 binle beşinci, Avusturyalılar 185 binle altıncı, Romenler 167 bin nüfûsla yedinci, İspanyollar 134 bin nüfûsla sekizinci, Hollandalılar 114 bin nüfûsla dokuzuncu, ABD’liler 104 bin nüfûsla onuncu sırada yer alıyor. Onbirinci sırada 103 binle İngilizler, onikinci sırada 99 binle Portekizliler, onüçüncü sırada yine 99 binle İranlılar, ondördüncü sırada 91 binle Fransızlar, onbeşinci sırada 86 binle Vietnamlılar, onaltıncı sırada 83 binle Hırvatlar, onyedinci sırada 80 binle Faslılar, onsekizinci sırada 64 binle Çekler ve Slovaklar, ondokuzuncu sırada 61 binle Macarlar ve yirminci sırada yine 61 binle Eski Sowyetler’den olanlar yer alıyor. Yirmibirinci sıradaki Bulgarlar’ın sayısı 59 bin, yirmiikinci sıradaki Lübnanlılar’ın sayısı 53 bin, yirmiüçüncü sıradaki Sri Lankalılar’ın sayısı 44 bin, yirmidördüncü sıradaki Afganlılar’ın sayısı 42 bin ve yirmibeşinci sıradaki Hindliler’in sayısı da 36 bin civarındadır.

 

     Tabiî ki bunlar, sadece tutanaklarda ve resmî belgelerde yer alanlardır. Yani Almanya’ya legal yoldan gelen ve bu ülkede oturma izni olanlardır. Almanya’ya illegal ve kaçak olarak gelen, ya da legal ( turist ) olarak gelip geri dönmeyenler ise bu sayının iki katından fazladır. Almanya’daki yabancıların gerçek sayısı 15 milyonu rahat bulur. Almanya’nın nüfûsu da 90 milyonu rahat geçer.

 

     BİRLEŞME, ALMANYA’YA PAHALIYA MALOLDU

 

     İki Almanya birleşince, Alman olsun, yabancı olsun, herkesin görüş birliğine vardığı bir konu vardı. O da, bu birleşmenin, Almanya’yı çok büyük bir güç yapacağı, ekonomik olarak güçlendireceği ve insanlara da yeni iş imkânları açacağı yönündeydi. Ama gelişmeler, beklentilerin tam tesine oldu.

 

- Almanya, çok büyük bir güç olmadı, aksine var olan gücünü de yitirdi.

 

     - Almanya, ekonomik olarak güçlenmedi, aksine ekonomisi tam olarak çöktü ve halen çökmeye devam etmektedir.

 

     - İnsanlara yeni iş imkânları açılmadı, aksine insanlar sahip oldukları işlerini de kaybettiler ve "işsizlik", Almanya’nın en büyük problemidir şu anda.

 

     Almanya, sadece Maastricht Kriterleri’ni yakalamak değil, 2000’li yıllarda Avrupa’nın tartışmasız lideri, büyümenin lokomotifi olmak istiyor, ama Alman ekonomisinin durumu hiç de parlak değil. Hatta çöküş içindedir.

 

     Helmut Kohl’ün 26 Nisan 1996 günü açıkladığı "reform paketi", harcamaları kısma, vergi ve sosyal güvenlik düzenlemeleri gibi önlemler içeriyordu. Bütçe açığının ğayr-i safî yurtiçi hâsılaya oranı, yüzde 3, 5’tir Almanya’da. Oysa ki Maastricht tavanı yüzde 3’tür. Binlerce yabancı işçiyi işsiz, aşsız ve istikbâlsiz bırakma pahasına, binlerce, milyonlarca yabancı işçiyi kurban ederek, onların ceplerinden, emeklerinden ve alınterlerinden çalarak Doğu Almanya’ya yardım etti / ediyor Alman devleti. 1989’dan beri, iki Almanya birleştikten ve Berlin Duvarı yıkıldıktan beri, yani tam onsekiz yıldır Federal Cumhuriyet’in izlediği ekonomik politika şudur: "Almanya’daki Türkler’den ve diğer yabancı işçilerden al, Doğulu Almanlar’a ver." Ama yapılan milyarlarca Mark / Avro yardıma rağmen "büyüme" duraklamış durumdadır. İşsizlik rekor seviyede ve daha da artıyor.

 

     Almanya, 1996 yılını "işsizliğe karşı mücâdele yılı" ilan etmişti. Helmut Kohl’ün "reform paketi" ise 1997 yılında kamu ve yerel harcamalarda 50 milyar Mark tasarrufu öngörüyordu. Sadece sosyal güvenlik sisteminden öngörülen tasarruf, 25 milyar DM’ydi. Sendikaları da ayağa kaldıran buydu zaten. 3 milyon 200 bin kamu çalışanının ücret artışı o yıl ve bir sonraki yıl yüzde 1 ile sınırlandırıldı. Ayrıca hastalık ödemesinde kesinti yapıldı. Kadınlarda emeklilik yaşı 60’tan 65’e çıkartılırken, çalışma saatlerinin arttırılması ve küçük şirketlerde iş güvenliğinin azaltılması da öngörülüyordu. Vergi sisteminde yapısal reformler yapılacak ve gelir vergisi oranı arttırılacaktı. Son olarak savunma harcamalarında büyük bir kısıntıya gidilecekti.

 

     İlginç olan, Başbakan Helmut Kohl’ün "tasarruf paketi"ne ilk tepkinin, Cumhurbaşkanı Roman Herzog’dan gelmesiydi. Cumhurbaşkanı Herzog, toplumsal yapının bozulmaması, herkesin kemerini eşit biçimde sıkması gerektiğini söyleyerek zayıfların sırtından tasarruf edilmesine karşı çıktı. Tasarruf paketinden etkilenen insanların tepkilerini anlamak gerektiğini söyleyen Herzog, "ancak emeklilik sistemimiz üzerinde de yeniden düşünmek zorundayız" diye konuştu.

 

     Almanya’da gündemin ilk sırasına oturan "reform paketi" ile ilgili olarak 21 Temmuz 1996 günkü sayısında "Welt am Sonntag" ( Pazar Dünyası ) gazetesi şunları yazıyordu: "İş piyasası hâlâ olumlu yolda değil. Devlet borçları arttı. Vatandaşlar, rekor vergi ve çeşitli ödemeler altında eziliyor. Bu göstergeler, 1998’de yapılacak seçimlerde etkili olabilir. Bu göstergelere rağmen, hükûmetin azmi dikkatleri çekiyor. 2000 yılına kadar işsizliğin yarı yarıya azaltılması hedefleniyor. Almanya’nın tarihinde belki en köklü kabul edilebilecek vergi reformu hazırlanıyor. Bürokrasi azaltılarak devletin küçülmesi planlanıyor. Sosyal bir devlette tüm bunları yapabilmek için vatandaşın güveni de son derece önemlidir. Ayrıca hükûmet, tüm bu sorunları çözebilmek için muhâlefetin desteğine muhtaçtır. Sosyaldemokratlar da şu anda tasarruf istiyor ama nerede ve nasıl tasarruf edilmesi gerektiği yolunda tezleri de yok. Halk da bu çalışmaları ilgisizlikle izliyor. Bu yüzden politikada ikinci yarı oldukça gerilim dolu olacağa benziyor."

 

     Federal Eyâletler Meclisi’nin ısrar ettiği "tasarruf paketi"ni reddedip Uzlaşma Komisyonu’na devretmesinin ardından patronların 21 – 22 Temmuz 1996 günlerinde yaptığı açıklamalar ortalığı karıştırdı. Alman İşverenler Birliği, Federal Hükûmet’ten daha katı ve sert tasarruf politikaları izlemesini istedi. Toplu gösterilere neden olan tasarruf programlarının yetersiz olduğunu öne süren patronlar, sorunları aşmak için daha fazla ve daha yoğun tasarrufların gerektiğini bildirdiler.

 

     Alman Endüstri Birliği Başkanı Hans – Olaf Henkel, "tasarruf paketi"nin hiçbir değişikliğe uğramadan aynen uygulamaya geçirilmesi halinde bile, üretim masraflarının düşmeyeceğini savundu. Henkel, hükûmetin bugünkü önlemlerinin 2000’li yıllar için arzu edilen "işsiz sayısının yarılanması" girişimini başarıya götürmeyeceğini ileri sürdü ve tasarruf politikasının daha sert olması gerektiğini söyledi. Endüstri ve Pazarlama Birliği Başkanı Hans – Peter Stihl ise, iş piyasasındaki krizin yüksek zam anlaşmalarından kaynaklandığını belirtti ve zamların uzun vâdeli dondurulmasını istedi.

 

     Ancak patronlar kanadından gelen yeni sinyaller, Alman Sendikalar Konfederasyonu ( Deutscher Gewerkschaftsbund / DGB )’nu çileden çıkarttı. Hükûmetin aldığı kararların zaten bel büktüğüne işaret eden DGB, şartların daha da sertleştirilmesinin Almanya’daki sosyal huzuru tehdit edeceğini belirterek sert uyarılarda bulundu. Bu arada işsizlik sorununa dikkat çeken Brandenburg Eyâleti Başkanı Manfred Stolpe ile Saksonya – Anhalt ( Sachsen – Anhalt ) Eyâleti Başkanı Reinhardt Höppner, Çalışmayı Teşvik Yasası’nda getirilecek kısıtlamaların, yeni eyâletlerde 200 bin insanı bir çırpıda ortada bırakacağını, bunun da sosyal huzursuzluklara yol açacağını söylediler.

 

     Alman işverenlerin, gelir artışı olmadan daha uzun çalışma talebi, Hür Demokrat Parti ( FDP ) tarafından da destek gördü. FDP Ekonomi Politikası Sözcüsü Otto Graf Lambsdorff, 24 Temmuz’da yaptığı açıklamada, zam yapmadan uzun çalışma süresine imkân tanınması gerektiğini savundu. Patronlardan yana bir tavır gösteren Lambsdorff, özellikle personel sıkıntısı çekilen bazı branşlarda personelin fazla mesaî beklemeden uzun çalışmasının da doğal olması gerektiğini söyledi. Aynı iş dalı için çok sayıda personel varsa, ihtiyacın bu kişilerle karşılanmasının akılcı olacağını söyleyen FDP’li politikacı, ancak bu durumda da kişilerin düşük maaşla işe başlamalarının da sağlanmasını önerdi. Lambsdorff, bu açıklaması ile Alman Endüstri ve Pazarlama Birliği Başkanı Hans – Peter Stihl’in "ya daha çok iş, ya da daha az para" önerisine destek verdi.

 

     Alman Sendikalar Birliği ( DGB ), sözkonusu talep ve önerilere şiddetle tepki gösterdi; sendikaların, yıllarca süren mücâdelelerle elde edilen hakları kaybetmeye rıza göstermeyeceğini, çalışma saatlerinin yükseltilmesine izin verilmeyeceğini bildirdi.

 

     Almanya Sosyaldemokrat Parti ( SPD ) partisinden, Aşağı Saksonya ( Niedersachsen ) Eyâleti Başkanı Gerhard Schröder, maaşlarda kısıntı yaparak istihdam yaratılamayacağını belirtti. Gerhard Schröder, hastalık nedeniyle rapor alan personelin hastalık parasında kısıtlama yaparak ve personel çıkışlarını kolaylaştırarak da yeni iş sahaları yaratılamayacağını savundu. Yeni iş sahalarının sadece yeni siparişlerle mümkün olacağını vurgulayan Gerhard Schröder, hükûmetin dış ilişkilerini geliştirerek yeni siparişler alınmasında katkıda bulunmasını önerdi.

 

     DIHT Başkanı Hans – Peter Stihl’in "ya daha çok iş, ya da daha az para" sözünü, 24 Temmuz 1996 günkü "Kölnische Rundschau" ( Kolonya Genel Bakış ) gazetesi şöyle yorumluyordu: "Lobicilerin hayatında bazı şeyler vardır ki, tatile imkân vermez. Almanya’nın ekonomik gücünün korunması için süregelen tartışmalar, DIHT Başkanı Stihl’i tatilinde de meşgul ediyor. Sonuçta, ‘ya daha çok iş, ya da daha az para’ sloganı çıktı. Hedef alınanlar ise, tabiî ki işçiler. İddiâlara göre, çalışma saatlerinin kısıtlanması ve maaşların yükselmesiyle yüzbinlerce iş sahası kapandı. İşsizliğin bundan dolayı arttığı doğru. Ancak bu sorun, Stihl’in gösterdiği radikal tekliflerle çözülemez."

 

     "Westdeutsche Zeitung" ( Batı Alman Gazetesi ) ise aynı günkü sayısında bu sözlere şu yorumu getiriyordu: "Stihl’in sözleri, zaten son derece kötü olan sosyal havayı daha da gerginleştiriyor. DIHT Başkanı, birçok işyerindeki çalışma saatlerinin zaten esnek olduğunu bilmeli. Çok sayıda sendikacı, yaptığı hataların bilincinde. Ancak şimdi, zaten açık olan yaraları kanatmaya devam edenler istenilenin tam tersini elde ederler. Şu anda yaşanan durumlar karşısında taraflar, kamu yararına ortak çalışmalar yapmalılar. Fakat işveren temsilcileri fırsatlardan yararlanarak, işçileri güçsüzleştirmek istiyor."

 

     Aynı günkü nüshasında "Rhein – Neckar Zeitung" ( Ren – Neckar Gazetesi ) ise şu görüşlere yer veriyordu: "Bu tartışmaların çıkacağı belliydi. DIHT Başkanı sözleri ile ‘ya para ya canın’ demek istiyor."

 

     Öte yandan, Alman siyasî câmiâsının en etkin isimlerinden biri olan ve CDU – CSU Meclis Grubu Başkanı Wolfgang Schäuble, ülkedeki mevcut iş sahalarını güvence altına alabilmek için önümüzdeki beş yılda maaşların dondurulması gerektiğini bildirdi. Bugünkü hedefin gelir düzeyini korumak olduğunu söyleyen politikacı, zamsız dönemin sadece çalışanlar için değil, emekliler için de geçerli olması gerektiğini bildirdi.

 

     Hükûmetin Meclis Grubu Başkanı’nın, ülkesindeki işçilere beş yıllık bedava, ücret almadan çalışmalarını, patronlara ve devlete bedava kölelik yapmalarını ve emekli kesime de beş yıl boyunca emekli maaşlarının verilmemesini, işçilerin ve emeklilerin beş yıl boyunca tek kuruş almadan yaşamalarının önerildiği tek ülke olarak tarihe geçecektir, Almanya. İşçilerin, emeklilerin, velhasıl bütün insanların açlıktan ölmesi önemli değildir; zira herşey Almanya için.

 

     Wolfgang Schäuble’ye göre, nüfûstaki gerileme, ortalama yaş sınırının yükselmesi, sosyal sigortalara ödenen primlerin azalmasına neden oluyor. Bu ekqikliği karşılamak için, üretim masraflarının artmaması gerekiyor. Büyük tartışmalara neden olan tasarruf paketinde, raporlulara ödenen hastalık parasında kısıtlamaya gidilmesinin önerisinin mimârı olan Schäuble, "Bild am Sonntag" ( Pazar Manzarası ) gazetesinin, "paket Eyâletler Meclisi’nce bloke edilirse ne olacak?" sorusunu şöyle yanıtlıyordu: "Eyâletler Meclisi’nin itirazını, Federal Meclis’te oyların çoğunluğuyla geri çevireceğiz. Yasanın, aynı bizim öngördüğümüz şekilde, değişmeden uygulamaya gireceğinden eminim."

 

     Öte yandan, Uzlaşma Komisyonu’nda SPD ve Yeşiller ( Die Grünen )’in oylarıyla reddedilen tasarruf paketi, bu kez de Federal Meclis’te 29 Ağustos günü koalisyon partilerinin çoğunluk oylarıyla kabul edildi. Federal Meclis’in tasarruf paketine yönelik onay kararının olağan dışı bir toplantıyla ve Eyâletler Meclisi’nde tartışmaya açılacağı bildirildi.

 

     AVRUPA BİRLİĞİ’NİN LİDERİ YİNE AYNI ALMANYA

 

     Kendi içinde çok büyük sosyo – ekonomik huzursuzluklar yaşayan, ekonomisi ve sosyal yaşamı gittikçe felç olan ve kendi kendisini ayakta zor tutan Almanya, aynı zamanda koskoca Avrupa Birliği ( AB )’nin liderliğini yapıyor. Sadece siyasî değil, ekonomik olarak da liderliğini yapıyor. AB’nin finansmanını yine Almanya yapıyor. AB’yi Alman âidâtı ayakta tutuyor. Avrupa Birliği’ne en fazla âidât ödeyen ülke, Almanya. Kendi işçisinin ve emeklisinin cebindeki paraya, insanlarının çocuklarının rızkına göz dikecek kadar "gönül fâkiri" olan merhâmetsiz Alman Devleti, inanmak güç ama, Avrupa Birliği’ne servetler bağışlıyor.

 

     AB’ye 1994 yılında Fransa 1 milyar 600 milyon Mark, İngiltere 4 milyar 200 milyon Mark öderken, Almanya, 27 milyar 600 milyon Mark’la birinci sırada yer aldı.

 

     CSU Genel Sekreteri Bernd Protzner, konuya ilişkin açıklamasında şunu söyledi: "Diğer ülkelerin de âidâtlarını arttırmaları şart haline geldi. Almanya tek başına Avrupa Birliği’nin masraflarını üstlenemez." ( Eh, adamın adı "Bernd"... Bu isim hiç yabancı değil; sanırım yazımızın başındaki masalda bu isim geçiyordu. )

 

     Gerçi Almanya’nın bir numaralı sorunu olan "arbeitslosigkeit" ( işsizlik ) sorununun, AB’ye bağlı diğer ülkelerde de ön sıralarda bir büyük sorun olduğunu hatırlatmakta fayda var. Sadece Almanya’nın sorunu değil, işsizlik. AB’ye bağlı diğer ülkeler de bu sorunla boğuşuyor.

 

     Avrupa Birliği’ne bağlı ülkelerdeki toplam işsiz sayısı 18 milyona ulaşmış durumdadır. Buna "gizli işsizler" dahil değildir. Bu oran, yüzde 10, 8’dir. İşsizlik oranı Lüksemburg’da yüzde 3, 1, Avusturya’da yüzde 4, 1 iken Fransa’da yüzde 11, 6’ya, İspanya’da ise yüzde 22, 1’e ulaşmış durumdadır. Rakamlar korkunç, Türk medyasının çok sık kullandığı tabirle "şok" boyuttadır.

 

     Avrupa Birliği ülkelerinin 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren "European Currency Unit" ( Avrupa Para Birimi / ECU )’e, yani "Euro" para birimine geçmesi ise, bu sorunların tuzu – biberi oldu. AB ülkelerinin "ortak para birimi"ne geçmesini, Almanlar dışında, diğer tüm ülkelerin vatandaşları istiyordu. Sadece Almanlar istemiyordu. Çünkü herşeyi, bütün masrafları Almanya ödüyor. Bütün âidâtı Almanlar ödüyor ve "ödemek", Alman milletinin en nefret ettiği fiildir. Hele hele bu "ödemek" başkaları için yapılınca, Almanlar’ın gözünde daha da iğrençtir.

 

     Almanya’daki ekonomik kriz önümüzdeki birkaç gün içinde daha bendenizi öldürmez ise, bir sonraki yazımda bu konuya devam edeceğim.

YAZIYA YORUM KAT