1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Almanya 1990’da 500 bin Kamu Çalışanını İşten Çıkarmış mıydı?
Almanya 1990’da 500 bin Kamu Çalışanını İşten Çıkarmış mıydı?

Almanya 1990’da 500 bin Kamu Çalışanını İşten Çıkarmış mıydı?

1990’da Almanya’da 500 bin kişinin işten çıkarıldığına ilişkin iddialar doğru mu? İddiaların doğru olması Türkiye’de benzer bir şeyin yaşanmasını haklı kılar mı? Haksöz Haber için kaleme aldığı yazısında Hüseyin Uslu, bu sorulara cevap arıyor.

22 Kasım 2017 Çarşamba 18:05A+A-

Hüseyin Uslu / Haksöz Haber

15 Temmuz sonrasında on binlerce kamu çalışanının ihraç edilmesine yönelik eleştirilere hükümet yetkilileri Almanya’nın da benzeri bir icraatta bulunduğu teziyle karşılık veriyorlar. Gerçekten de 1990’da iki Almanya’nın birleşmesi sonrasında sadakatlerinden şüphe edildiği için eski Doğu Almanya vatandaşı 500 bin memur işten çıkartılmış mıydı?

15 Temmuz darbe girişiminin ardından darbeci FETÖ örgütünün gerek devlet içindeki, gerekse de sivil alandaki uzantılarıyla mücadele edebilmek için iktidar Olağanüstü Hal uygulamasını yürürlüğe soktu ve buna dayanarak pek çok icraat gerçekleştirdi. Bunlar içinde en çok ses getiren icraat ise şüphesiz on binlerce kamu çalışanının FETÖ ile iltisaklı olma şüphesi veya suçlamasıyla devlet görevinden çıkartılması oldu. Bu süreçte ardı ardına açıklanan KHK listeleriyle önce binlerce kişi açığa alınıyor, bilahare bunların çok küçük bir kısmının işlerine geri dönmelerine izin verilirken, büyük bölümü ise bir sonraki aşamada meslekten kesin ihraç kararıyla uzaklaştırılıyorlardı. Bu şekilde meslekten men edilen kamu çalışanlarının sayısının 100 bini aştığı biliniyor.

Hukuki açıdan son derece tartışmalı, vicdani açıdan ise son derece ağır bu kararlar ülkenin olağanüstü bir dönemden geçtiği, böylesi istisnai bir ortamda birtakım yanlışların yapılabileceği savunusuyla izah edilmeye, mazur gösterilmeye çalışılıyor; devletin kendisini koruması gerektiği, bunun için tedbir alma hakkının bulunduğu söyleniyor. Yine bu bağlamda bu tür tedbirlere sadece Türkiye’nin başvurmadığı, örneğin Almanya’nın da benzeri bir icraatta bulunduğu, dolayısıyla Türkiye’yi aşırı hareket etmekle suçlayan batılı ülkelerin ve kuruluşların ikiyüzlü davrandıkları ileri sürülüyor.

Bu tezi desteklemek üzere iki Almanya’nın birleştiği 1990 yılında eski Doğu Almanya devletinde kamuda çalışmış 500 bin kişinin birleşme sonrasında işlerine devam etmelerine izin verilmediği; Stasi adlı Doğu Almanya istihbarat örgütü ile ilişkili oldukları için Federal Almanya hükümetinin sadakatlerinden şüphe ettiği bu kişilerin kamuda çalışmalarına yasak getirildiği iddia ediliyor.

Bu tezi Cumhurbaşkanı, Başbakan, bazı bakanlar ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın değişik zamanlarda dillendirdiler. Almanya’nın çok daha düşük bir tehdit ihtimaline karşı kendisine hak olarak gördüğü şeyi, kanlı bir darbe atlatmış Türkiye’ye hak olarak görmediğinden şikayet ettiler.

Batılı güçlerin Türkiye’ye ve genelde İslam dünyasına her zaman çarpık bir yaklaşımla baktığı, Müslümanlar söz konusu olduğunda tutarsızlık ve ikiyüzlülüğe çok rahat meylettiği tartışmasız bir gerçektir. Avrupa’da son zamanlarda Türkiye’ye karşı yükseltilen düşmanlık görüntüsü de bu durumu tasdik ediyor. Bununla beraber Avrupa’nın ikiyüzlülüğü, Avrupa’ya atfedilen her eylemin doğru olabileceğinin kesin kanıtı olarak görülmemelidir. Bu yüzden yukarıda dile getirilen somut olayın tarihi gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü sorgulamakta yarar görüyoruz.

Evvela iki Almanya’nın birleşmesinden sonra 500 bin kamu çalışanının güvenlik gerekçesiyle işlerinden uzaklaştırıldıkları iddiasının nesnel verilerle desteklenen bir iddia olmadığını ortaya koyalım. Stasi ile veya başka karanlık yapılarla ilişki içinde olduğundan hareketle suçlanan, işten çıkartılan ve yargılanan insanların sayısının son derece cüzi olduğu açıktır. Zaten birleşme sonrasında da geçmişe dönük bir suçlama-yargılama sürecinden ziyade rehabilitasyon sürecinin işletilmeye çalışıldığı da bilinmektedir. Geçmişteki eylemleri nedeniyle cezalandırılan Doğu Alman vatandaşlarının toplam sayısı sadece 46’dır.

uwe_muller_ve_grit_hartmann.jpgBu konuda benimsenen yaklaşımı ortaya koyması için dikkat çekici bir örnek olarak Almanya’nın en üst yargı kurumu olan Federal Adalet Mahkemesinin sınırı geçmeye çalışanlara ateş açarak ölümlerine sebep olan Doğu Alman askerleri için verdiği karara bakabiliriz. Mahkeme kararında “Ateş açan askerler emirlere uymuştur, bir askerin kendine verilen bir emri sorgulama sorumluluğu yoktur. Verilen emirle ilgili olarak şüphesi varsa ve bu şüpheyi gideremiyorsa emre uymaktan ötürü sorumlu tutulamaz.” denmiştir.

Oysa bu konunun hayli uzun ve tartışmalı bir arka planı vardı. Özetlersek; Berlin duvarının yapılmasından hemen üç hafta sonra 24 Kasım 1961’de iki kişi Doğu Alman sınır muhafızları tarafından vurularak öldürülmüştü. Dönemin Başbakanı Willy Brandt bu cinayetlerin sorumlularını günün birinde hesaba çekebilmek için Salzgitter şehrinde Adaletin Tesisi İçin Merkezi Kayıt Bürosu (Zentrale Erfassungsstelle der Landesjustizverwaltung) adıyla bir kurum açmış ve burada Doğu Almanya devleti tarafından insanlığa karşı işlenen tüm suçların dökümü yapılmaya başlanmıştı.

İki Almanya’nın birleşme tarihine kadar yani yaklaşık 30 yıllık süre içinde burada çok sayıda dosya birikmişti. Bu dosyalarda 70.000 kurban ve mağdur kişinin ve 10.000 suçlunun isimleri kayıt altına alınmıştı. Ayrıca bunun yanında 42.000 madde altında Doğu Almanya devleti hakkında keyfi ve hukuksuz icraatları nedeniyle suçlama mevcuttu. Devletin tüm haksız eylemleri, tutuklulara işkence ve sınırı geçmeye çalışanların öldürülmeleri vb. olaylar şahitlerin beyanlarıyla bu merkezde kayda geçirilmişti. Şüphesiz tarihte ilk kez bir dikta yönetiminin işlediği suçlar ve yaptığı hukuksuzluklar için bu denli veri biriktirilmişti.

Ve tüm bu dosyalar birleşme ile birlikte yeni bir sayfa açma yaklaşımının neticesi olarak sessizce imha edildiler.

Rakamları tam bilinmemekle beraber işten çıkarılma konusunun en fazla orduda gerçekleştiği söylenebilir. Bu da şüphe üzerine çıkarılmadan ziyade iki Almanya’nın birleşmesinden sonra ordudaki asker ve subay sayısının toplam 600 bine çıkması üzerine ordunun küçültülmesiyle ilgili bir çalışmanın neticesi olarak gündeme gelmiştir. Şöyle ki, birleşme 2. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’yı işgal eden 4 ülkenin garantörlüğünde gerçekleşmiş, bu garantörlerle yapılan anlaşma uyarınca ise 31 Aralık 1994 sonuna kadar ordunun toplam mevcudunun 370 bine indirilmesi kararlaştırılmıştı. Bu bağlamda küçülme her iki taraftan bir miktar subayın emekli edilmesiyle sağlanmıştı.

Aynı şekilde birleşme sonrasında kamuda istihdam edilen çalışanların sayısında ortaya çıkan fazlalık da eritilmeye çalışılmış, bu amaçla iki taraflı olarak belli oranda memur emekliye sevk edilmiştir. Emekliye sevk edilen çalışanların sosyal haklarıyla ilgili bir kesinti yapılmamıştır.

Yine bir sosyal devlet olarak Almanya’da devletin herkese iş bulmakla; işi olmayanlara işsizlik parası vermekle ve ayrıca düzenli bir geliri olmayan herkese temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde bir sosyal yardım yapmakla mükellef olduğunu da hatırlatalım. Özellikle 15 Temmuz sonrasında hiçbir hak tanınmaksızın binlerce kişinin işten çıkarılması; pek çok kişinin diplomalarının iptal edilerek çalışma hakkının elinden alınması, eş ve çocuklarıyla sefalete mahkum edilmesi gibi icraatlar ile burada bahsedilen uygulamaların kıyaslanması kolay olmasa gerek!

Sonuç olarak Türkiye’de 15 Temmuz sonrası sıklıkla gündeme gelen Almanya’da 500 bin kamu çalışanının sadakatlerinden şüphe edildiği için işten çıkartıldığı iddiası oldukça abartılı ve temelsiz bir yaklaşımdır. Bu iddia baz alınarak KHK’lar eliyle yapılan kıyım haklı çıkartılamaz. Kaldı ki Almanya da yapsa, başka bir ülke de yapsa yanlış yanlıştır, başka yanlışlara geçerlilik kazandırmaz. Hukuk ve adalet açısından içe sinmeyen, izahı mümkün olmayan birtakım icraatları bu tür mesnetsiz tezlerle savunmak zorunda kalmaktansa hukuka bağlılık en doğru yol olsa gerektir!

(Bu yazıda Uwe Müller ve Grit Hartmann’ın ortak çalışmalarında verdikleri bilgilerden yararlanılmıştır.)

HABERE YORUM KAT

2 Yorum