Allah’a Layık Kullar Olabilmek -3

29.08.2008 22:15

Fatma Gülbahar Mağat

Takvimler, Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde takılıp kalmadı. Zaman akıp gitti, teknoloji ilerledi. İstekler, ihtiyaçlar, zorluklar, umutlar ve beklentilerde önemli değişiklikler oldu.

Develer yerine arabalar, uçaklar, ahşap ve kerpiç evler yerine yüksek ve süslü binalar, bir avuç hurma, bir bardak süt, üç beş zeytin yerine sarmalar, dolmalar, tavuklar, tatlılar, kına ve sürme yerine her nevi makyaj malzemeleri, bir, bilemedin iki elbise yerine dolaplar dolusu kıyafetler, bir çift çarık yerine her kıyafete özel ayakkabılar (bayanlar için ek olarak çanta), cariyeler yerine metresler/sevgililer, köleler yerine (tam karşılığı olmasa da) hizmetçiler, işçiler, medreseler yerine modern(?) okullar, mollalar, âlimler yerine öğretmenler, ilahiyatçılar, kılıç ve ok yerine, nükleer, atom ve kimyasal bombalar, kardeşlik yerine hasımlık, sevgi yerine kıskançlık, fedakârlık yerine açgözlülük ve tamahkârlık, hoşgörü yerine kin ve nefret, kitap-gazete yerine internet, kalem yerine bilgisayar vb. geliştirildi.

Ancak, o zaman da var olan, günümüzde de halen varlığını koruyan zalimler, bel’amlar, karunlar, münafıklar, fitneciler ve şeytanlar değişmedi. Bilakis büyüyerek, çoğalarak varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. İsimler, mekânlar ve zamanlar değişti, içerik ve özleri hep baki kaldı. O dönem ki Müslümanlar, “Ya Rasulûllah, bu çektiklerimiz bitmeyecek mi?” diye sorduğunda, Allah’ın cevabı, “Sizden öncekilerin çektiklerini çekmeden, cennete gireceğinizi mi sandınız…” (2/214) ayeti olmuştu.

Zulüm her zaman var olacaktır. Nefislerimiz ve imanımızın güçlülüğüyle bunları bertaraf etmeye çalışmak zorundayız. Zorundayız, yani biz Müslümanlar, yani iman edenler, yani kadın ve erkek mü’minler, yani Allah’a layık kul olmak için çırpınanlar ve çırpındıklarını dile getirenler…

Yüreğimizde barındırdığımız nefsi hastalıklar (kıskançlık, zengin olma,güzel görünme, kendini ispatlama, ben oldum, ben de varım düşüncesi, en iyiyi elde etme hırsı, cimrilik, asabiyet, karşındaki hakir görme, hoşgörü ve fedakarlık fukarası olma vs), şeytan ve dostları vasıtasıyla sürekli beynimizi kurcalamakta, buldukları küçücük fırsatları değerlendirmek için kırk takla atmaktadırlar. Nefsi hastalıklarımızı kullanarak toplum yapısının bozulması, İslamî kimliğinin kirletilmesi ve Müslüman şahsiyetlerin rencide edilmesi mücadelesini sonuna kadar sürdürmektedirler.

Bunu yaparken de, özellikle kadınlar üzerinden prim kazanmaya çalışmaktadırlar. Nefsimiz ne kadar inkâr etse de, hakikat budur ve şeytanlarla mücadelede, asıl aktör kadınlardır. En azından karşı taraf o şekilde hamlesini yapmaktadır. Çünkü kadın, İslamî tercihi olan tesettürüyle, kimliğini ister istemez göstermektedir. Bu nedenle yüklenmeler, saldırılar, hile ve desiseler, hep kadınlar üzerinden yapılmaktadır. Öyleyse, bu imtihan dünyasında, öncelikle kadınlarımız dimdik durmasını bilmeli ve attıkları adımların hesabını verebilecek hassasiyete ve özgüvene sahip olmalıdır.

Kadınlar önemlidir. Her toplum, her zihniyet ve her millet adına önemlidir. İslam gereken önemi vermişken onlara, kışkırtmaların eşliğinde zaafa düşmemeli ve yanlış adımlardan sakınmalıdır kadınlar. Kadınlar önemlidir. Çünkü kadınlar, dünya nüfusunun yarısı oluşturmakta ve diğer yarısını da onlar yetiştirmektedir. İslamî bir kimlik taşıdığını haykıran her kadın, giyimiyle, tavırlarıyla, samimiyetiyle, ilmiyle, anneliğiyle, eşliğiyle, evlatlığıyla ispatlamalıdır bunu.

Kaynayan kazan durumundadır Türkiye. Altına odun atıldıkça fokurdamaya devam etmektedir. Bir yanda kızlarımız inançları gereği tesettürleriyle okuyabilmenin, çalışabilmenin mücadelesini verirken, diğer yanda Müslüman erkekler, yaşam biçimleri nedeniyle (namazları, oruçları, içki içmemeleri vs) kıdem atlayamama, işlerinden atılma yahut yer değişikliğiyle cezalandırmalara maruz kalmaktadır. Bir yanda ‘Türklük’ çığırtkanlığı yapılıp çocuklarımız arasında milliyetçilik nifakları sokulurken, diğer yanda Kürtler, kimliklerini koruma savaşı vermektedir. Bunu yaparken çekilen işkenceler, yaşanan acılar, insanlık dışı muamelelere maruz kalmalar had safhalara ulaşmaktadır. Bir yanda ülke bütünlüğünden söz edilirken, diğer yanda terör ve çeteleşmeler tırmandırılmakta ve ülke içten kemirilerek çökertilmeye çalışılmaktadır. Bir yanda özgürlük, demokrasi, laiklik figanları koparılırken, diğer yanda özgürlüğüne zincir vurulan insanların çığlıkları yükselmektedir göklere.

Bizler Müslümanız, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, yeryüzünün halifeleriyiz. Bizim üzerimize düşen görev, iyi bir kul olma mücadelesinin yanında, davetçi kimliğimizi de unutmamaktır. Davetçi, hak bildiği yolda taviz vermeden yürümek zorundadır. Davetçi, zorluklar karşısında yılmamalı ve isyana düşmemelidir. Davetçi, bir kapıdan kırk kez kovulsa da, hoşgörüyü ve sabrı elden bırakmamalıdır. Davetçi, kendi kişisel hatalarından, nefsi hastalıklarından ve zaaflarından dolayı, İslam’ı küçültecek ve ona söz getirecek tavır ve davranışlardan sakınmak ve bunun kendi eksikliği olduğunu dile getirme büyüklüğünü göstermek zorundadır.

Davetçi, her zaman örnek olması gerektiğini, kem gözle bakanların, en ufak bir açığı İslam’a mal etmek için tetikte beklediklerini unutmamalıdır. Davetçi, kararlı, ilkeli, disiplinli, güzel ahlaklı, davasına davet edebilen ve ilkelerinden taviz vermeyen olmalıdır. Davetçi, sağlam bir İslam akidesine sahip, takva elbisesine bürünmüş, her zaman davasında kararlı olmalı ve istikamet üzere olmak zorunluluğunu aklından çıkarmamalıdır.

Lakin öyle bir dönemde imtihan olunuyoruz ki, gördüklerimiz, duyduklarımız ve şahit olduklarımız bizleri şaşkınlığa düşürmekte, ‘Gerçek İslam bu mu?’ sorularının muhatapları kılınmanın zorunluluğunu yaşatmaktadır. Başörtüm diye ısrar edip, örtüyü sadece başını kapatmak gibi algılayan zihniyet, asıl tesettürün, tüm beden hatlarını belli etmeyecek bir kıyafet ve ahlaki terbiye olduğunu unutmamalıdır.

“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tabi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (24/31)

“Cehennem ehlinden iki sınıf vardır ki ben onları (henüz) görmedim. (Biri) öyle bir kavim ki, beraberlerinde sığır kuyruklarına benzer birtakım kamçılar var, bu kamçılarla insanları dövmektedirler. (Diğeri) elbise giyinmiş, (fakat) çıplak olan, erkeklerin kalplerini kendilerine meyl ettiren, salınarak yürüyen, başları Horasan develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi olan kadınlardır. Bunlar cennete giremez, Onun kokusunu da duyamazlar. Hâlbuki cennetin kokusu şu kadar mesafeden duyulur.” (Muhtasar Sahih-i Müslim)

Yani daracık giyinip baş örtmek, kısa ve ince giyinip vücut hatlarını belirginleştirecek şekilde giyinip baş örtmek, süslü ve gösterişli giyinip baş örtmek, makyajlı ve albenili giyinip baş örtmek, süslerini belirginleştirecek şekilde salınarak ve imaya çalışarak yürüyüp baş örtmek, israfa varan boyutlarda pahalı giyinmek, lüks yaşamak, lüks yaşayanlara özenmek İslam kimliğiyle örtüşmemektedir. Tesettür bu anlayışların çok ötesinde, sadeliği, temizliği, dikkat çekmemeyi, beraberinde de ahlakî olgunluğu gerekli kılmaktadır.

İslam ve Müslüman kavramlarının birilerini rahatsız ettiği, ellerinden gelse bir kaşık suda boğmaya çalıştıkları bir ortamda, mü’min kadınlar ve mü’min erkekler, her daim tetikte, dikkatli ve gözü açık olmalıdır. İslam olmak fedakârlık, özveri, sabır, tevekkül, bir şeylerden vazgeçme, dünya nimetlerinin geçici güzelliğinden menfaatlenmek adına dinine söz getirmeme, inandığını hakkıyla hayata geçirme sorumluluğunu getirir beraberinde. İslam olmak, Allah için vazgeçmektir sevdiklerinden. Gerektiğinde yanmak, gerektiğinde aç kalmak, gerektiğinde yorulmak, gerektiğinde susmak ve gerektiğinde ölmektir Allah için.

Müslüman olmak, sadaka ve zekat vermenin gerekliliğini, hastaya, yolda kalmışa, düşküne, aç kalana, yakın akrabaya destek olmanın bilincini kavramaktır. Kazandığı her kuruşta fakirin hakkı olduğunu unutmamak, anne-babaya iyiliğin farz olduğunu bilmek, yalan, gıybet, riya, haset gibi hasletlerden sakınmaktır. Çok kazanıyor dahi olsa lüks yaşamamak, Peygamber’i örnek almak, fuzuli masraflardan kaçınmak, çocuklarını imanlı ve en güzel ahlaklı yetiştirmeyi boynunun borcu olduğunu bilmektir.

Müslüman olmak, imkânı olduğu halde marka takıntılı olmamak, yazın sıcaklarında denize girmek adına gayri İslami kıyafetlerle (bence haşema da giyilmemeli ahlaken) meydanlarda boy göstermemek, lüks arabalara binmemek, böylesi evlerden sakınıp, rahat ama sadeliği ön planda tutmak, başkasının malına ve namusuna bakmamak, iftira, yalan yere şahitlik ve kıskançlık gibi marazlardan uzak durmaktır. İçkili ortamlarda bulunmamak, aile birliğini ve huzuru korumayı gözetmek, kadının ve çocukların Allah’ın birer emanet olduğunu unutmamak, eşine değer vermek, evinin sırlarını açığa vurmamayı şiar edinmektir.

Müslüman olmak, haktan taviz vermemek, namazı dosdoğru kılmak, oruç tutmak, gücü yettiği ilk vakitte hacca gitmeyi amaç edinmek, sadece kendi peygamberini değil, tüm peygamberleri sevmek ve inanmak, insanların, cinlerin, meleklerin ve tüm kainatın, sorgusuz sualsiz tek hakiminin Allah olduğuna iman ettiğini hayata geçirmektir.

Dünya kazançlarını, eşini, çocuklarını, güzelliğini, zenginliğini, mallarını yahut kariyerini Allah’a karşı tercih etmemektir. Uzaklarda bir yerlerde, Müslüman bir kardeşine zarar gelse, acısını yürekten hissetmek, eliyle, diliyle yahut gücüyle onlarla tek yürek olduğunu göstermektir. Zalimin zulmünü haykırıp, birbirlerinin hatalarını örtmeye çalışmaktır. Kin tutmamak, sevgiyi, muhabbeti, doğru sözlülüğü yaymaktır gönüllere.

Müslüman olmak, on bir ayın sultanı Ramazan ayının kapımızı çaldığı şu günlerde, bedeni aç bırakmak değil, nefsi terbiye edip, orucun asıl maksadını anlayabilmektir. Şaşalı zengin sofralar kurup iftarı beklemek değil, pişirdiği bir tas çorba da olsa, komşusuyla paylaşabilmenin hazzını yaşamaktır. ‘Yazıktır o tutmasın!’ gafletine düşmek değil, yavrularımızı küçük yaşta Allah yolunda eğitmek ve bilinçlendirmek, ahde vefanın ne kadar mühim olduğunun altını çizmek, dul ve yetim hakkını yerken, boğazlardan geçenin ateş olduğunu beyinlerine kazımaktır. Adamak gerektiğinde bir şeylerimizi, sevdiklerimizin en iyisini, en güzelini, en vermeye kıyamayacağımızı vermektir Rabbe. Ve Rabbin, bizim ibadetlerimize ihtiyacı olmadığını, onlara asıl ihtiyacı olanların bizler olduğunu haykırabilmektir sağır kulaklara, körelmiş kalplere.

“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (33/35)

Ramazan ayının, tüm kalpleri arındırması, ondan hakkıyla yararlanılabilmesi, bin aydan hayırlı olan bu ayın kıymetinin bilinmesi bilinciyle yaşamak adına;

Selam ve dua ile!

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim