Allah’a Kulluğu Ertelemenin Riskleri ve Dünyada Musibet

05.01.2014 20:09
Allah’a Kulluğu Ertelemenin Riskleri ve Dünyada Musibet
Allah’a kulluğu ileriye, yarınlara erteleme düşüncesi çok tehlikeli, riskli ve müphem (kapalı-belirsiz) bir yaklaşımdır.
Allah’a Kulluğu Ertelemenin Riskleri ve Dünyada Musibet
Hüseyin Aykan

“Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.” (Muhammed, 47/25)

“Onlara dünya hayatında azap vardır, ahiret azabı ise daha çetindir. Allah’a karşı onların bir koruyucusu da yoktur.” (Rad, 13/34)

Bu yazımızda mü’min ve kâfir ayırımına girmeksizin günahlarla ve haramlarla örülmüş bir hayatın yaşayıcılarını konu edinmek istiyoruz. Çünkü İslami hayatı yaşamayıp bunu yarınlara erteleyenlerin şimdiki durumu en azından ameli açıdan tam bir “gayrimüslimlik” durumudur. Tıpkı kendilerini bir kitaba nisbet edip de kitaplarının gereğini yapmayan Ehl-i Kitab’ın durumu gibi. Bu durum beşeri ideolojilerin İslam coğrafyalarını darmadağın etmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Haramlar ile iştigalin neticesi “musibet” ve “azap”tır. Bunları tetikleyenin sahibi kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın bu durum fark etmiyor. Bu, Allah’ın bir yasasıdır. Bu bakımdan “bela“ ve “azap” mevzuuna genel bir perspektiften bakmayı deneyeceğiz. Haramlarla iştigalin hem sahibine hem çevresine zulmetme boyutu söz konusudur. Zulmün de cemiyette fesada yol açtığı bilinmektedir. Bu da kokuşmuşluğa, çürümeye ve değersizleşmeye vesile olan önemli bir sapmadır. Kısacası günahlarla, haramlarla başlayan süreç sıkıntıların, huzursuzluğun kaynağı oluyor.

Yazımızda dünya hayatının geçici zevklerine kendisini kaptırmış, bir türlü İslami hayatı yaşamayı düşünemeyen büyük bir kitleyi düşündürmeyi hedefledik. Yazının muhatapları İslami hayatı ileriye erteleyip, kendilerini Müslümanlığa nispet edenlerdir. Bunlar ne Allah’a teslim olmuş ve ne de kâfirliğe razı olmuşlardır. Bunlar yapmaları gerekenleri erteleyerek, yapmamaları gerekenleri yapmaktadırlar. Gayrimüslim gibi yaşayıp, fasıklar gibi yoldan çıkmışlar ve Allah’ın yolunu yol edinmemişlerdir. Bunlar yaptıkları günahlarla fesada sebep olanlardır. Oysa bunun sebep-sonuç kanunu söz konusudur ki, bu da bela, sıkıntı ve azap musibetleridir. Şimdi bunları üzerinde genel boyutlarıyla duralım...

İlgili ayet-i kerimeler, bela ve azabın günah ve haramlara batanları ahiretten önce dünya hayatında nasıl sarıp sarmalıdığını konu ediniyor. Onlara isabet ettirilen bela ve sıkıntıların aslında Allah’a dönmeleri için bir imkân ya da imtihan olduğu haber verilmiştir:

“Onlar, her yıl bir veya bir kaç kez belaya uğratıldıklarını görmüyorlar mı ki tevbe etmiyor ve ibret almıyorlar?” (Tevbe, 9/126)

Allah’a kulluğu ileriye, yarınlara erteleme düşüncesi çok tehlikeli, riskli ve müphem (kapalı-belirsiz) bir yaklaşımdır. İnsanlar hesap günü yaptıklarıyla karşılaşacakları gibi yapmadıkları, erteledikleriyle de yüzleşeceklerdir:

“O gün insana yaptıkları ve erteledikleri haber verilir...” (Kıyamet, 75/13)

Ne var ki bu erteleme zanni bir varsayım ve cahilî bir davranıştır. Adı üzerinde“zan”, kesin bilgi içermeyen ve sonuç olarak tehlikeli ve vahim bir sapmanın temeli (53/23, 28) olabilmektedir. Bu, kendini Allah’tan bağımsızlaştıran ve kendini O’ndan soyutlayan bir yaklaşım olmaktadır. Ayrıca bu yaklaşım, kendini Allah’tan emin ve güvende sanmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Hâlbuki kendini Allah’tan (O’nun azabından) güvende hissetmeye ancak gereği gibi iman edenlerin ve salih ameller ile hayatlarını düzenleyenlerin ümit etme hakları vardır. Yani kendilerine Allah’ın ayetleri hatırlatıldıktan sonra, Allah’ı hayatlarında söz sahibi kılmayanların hayatları, sebeplerin yaratıcısı olan Allah’a karşı çok güvensiz bir durumdadır. Bu konuda Yüce Rabbimiz, son mesajı olan Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Yoksa onlar Allah’ın ansızın kendilerini azapla bastırmasından emin mi oldular?Ama şu muhakkak ki, kendilerine yazık eden kimselerden başkası, Allah’ın ansızın bastırıvermesinden emin olamaz.” (A’raf, 7/99)   

İşte hayatları hiçbir zaman güvende olmayan bu kişilerde cahilce bir cesaret göze çarpmaktadır. Vaziyetin ciddiyetini gereği gibi idrak edememiş, adeta hayatla kumar oynuyor gibidirler. Hayatlarını şansa ve tesadüfe bırakmış, “Belki ileride dönerim...” gibi ertelemeci ve avunucu bir mantıkla kendilerini yarınlardaki belirsizliğe terk etmişlerdir. Hâlbuki İslam açısından hiçbir olay tesadüfi değildir. Her şey ve olay Allah’ın dilemesinin, onay vermesinin bir neticesi olarak gerçekleşebilir. O dilemedikçe hiçbir şey asla oluş safhasına giremez. Kişinin başına gelenlerin daima O’nun izniyle gerçekleşmekte olduğunu yine Kur’an-ı Kerim haber vermektedir:

Hiçbir musibet, Allah’ın izni olmadıkça isabet etmez. Kim, Allah’a iman ederse Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi bilir.” (Teğabun, 64/11. Ayrıca bkz: 9/51; 4/79; 3/29)

Çünkü Allah, her şeyi bilir. O’nun musibetlere izin vermesi boşuna değil, kulun davranışlarına göre gelişen yasası gereğidir. Fakat insanın “Bu başıma gelen, neden?” diye sorması-sorgulaması gerekiyor. Belirtmek gerekmektedir ki, bu durum mutlaka Allah’ın bir yasasıyla düşülen çelişkinin sonucudur. Bu yasalara ters davranılmıştır. Bunun arka planını çok iyi düşünmek gerekiyor. Dikkatle bakıldığında oluş-bitişlerin Allah’ın yasalarının işleyişinden başka bir şey olmadığı görülecektir. Ertelemek, işte bu yasaları görmemek demektir. Ertelemek bu yasalara rağmenci cahilî bir davranıştır.

Ne var ki erteleme denilen bu maraz, kişideki iman sorununu da ele vermektedir. Kişinin kendisini böylesine çok riskli bir belirsizliğe bırakması aynı anda kendisine değer vermediği ve saygı duymadığının da bir işareti olmaktadır. Kendisini tehlikeden koruyamayan bir kişi başkasını ne kadar koruyabilir, onlara ne kadar önem verebilir? Kendilerini bu halleriyle Allah’tan bağımsız kılan, meseleye kendileri açısından zanlarda bulunan bu kimseler, Allah’ı gereği gibi tanıyamamış, O’nu idrak edememiş ve bu konuda kalplerinde problem olan basiretsiz kimselerdir.

Genellikle bu kimseler şeytanın telkinleriyle kendilerini şu vehimlerle, zanlarla, hayallerle ve hezeyanlarla aldatmaktadırlar: “Henüz genciz!” “Önce dünyada zevkimizi sürelim; daha sonra Allah’a kulluk ederiz.” “Dünyaya bir kez geliyoruz, gezip tozalım, tadını çıkaralım, ileride yaparız!” veya “Allah bizi affeder, bir yere koyar!” “Şu işimi, şu okulumu, şu kariyerimi vs. önce bitireyim sonra…” “Sonra bakarız..!” vb. Hep “Sonra yaparız!” türü şeytani ümit ve uzun emelli düşünceler ve vesveselerle kendilerini avutmakta, kandırmakta ve böylece Allah’a kulluğu ileriye ertelediklerini sanmaktadırlar. Bu sanılarının temelinde azabın sadece ahirette olacağı düşüncesi var. Öyle ki âlemlerin rabbi olan Allah’a genç değil, yaşlı yönelir gibi bir yanlış algılamaya kurban olmaktadırlar. Sanki gençlikte şeytana, yaşlılıkta Allah’a yönelinir gibi bir taksime giderek hayatlarını ikiye bölmektedirler. Farkında olmadan sanki tanrılarını ikiye çıkarmışlardır: Gençlik tanrısı ve yaşlılık tanrısı! Oysa hayat bir bütündür, ikiye ayrılamaz. Allah, bütün hayatın Rabbidir. Bu konuda asla ortak kabul etmez. İnsanın sahip olduğu bütün nimetleri, sağlığını da gençliğini de O vermiştir. Ve ölüm insana gençliğinde de yaşlılığında da her an gelebilir. İnsan, gençliğini nerelerde harcadığından da hesaba çekilip sorgulanacaktır. Çünkü sorumluluk ve hesap, hayatın bütününü kapsar. Bu açıdan dünya hayatının yasaları çok iyi idrak edilmelidir.

Hayatı bölen kişilerde genellikle kimlik kirizi, kişilik bunalımı ve şahsiyet problemi vardır. Bunlar yanlız kendilerini düşünen egoist bir karaktere sahiptir ve rahatları için yapmayacakları bir şey yoktur. Bunlara göre her şey “şimdi” ile sınırlıdır, sonrasını hesaplayamazlar. Gözlerine çekici ve süslü görünenin arka yüzünü, iç yüzünü göremezler. Çevrelerinin değer ölçülerinden ve onların kendilerinden istediği yaşantı modelinden vazgeçemezler. “Nasıl bakarlar?”, “Ne derler?” gibi kaygılar taşırlar yüreklerinde. Özellikle dış görünümlerini bu çevrenin insanlarının istediği, önemsediği bir tarzda olmasına büyük önem verirler. Bu yüzden Allah’ın ölçülerine teslim olmaya engelleri vardır. O’nun haram ve helal sınırlarına bir türlü riayet edemezler. Sorumluluklarını bilerek ertelemeyi göze alan bu kimseler Allah’ın emrine muhalif halleriyle ahiret azabından önce dünya azabını görmeye de müstehak bir konumdadırlar:

“O’nun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya acı bir azaba uğratılmalarından korksunlar.” (24, Nur/63. Ayrıca bkz: 32/21; 52/47)

Peki, bu kimseler neden bu kadar cesur görünüyorlar? Allah’tan neden bu kadar kendilerini güvende hissedebiliyorlar? Çünkü Allah’tan yana çok cahildirler. Allah’a karşı yanlış ve haksız zanlar besliyorlar. O’nu hakkıyla tanımıyorlar:

“Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” (22, Hac/74. Ayrıca bkz: 39/67)

Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edenler tabii ki O’nu tanıyan, bilen ve dolayısıyla O’nun rızasını ve sevgisini kaybetmekten saygıyla korkanlardır. Bundan ötürü ilimsizler değil, ilim sahibi olanlar (akledip kavrayanlar), O’nun sevgisini kaybetmekten derin saygı ile korkmaktadırlar. (35/28) Çünkü Allah’ı bilen, tanıyan O’ndan gafil olamaz. O’na itaat eder ve O’nunla asla zıtlaşmaya cüret edemez!

Bu kişiler isteyip arzu duydukları her günahı yaptıkları halde Allah’ın kendilerini koruması gereken bir mabut olmasını beklemektedirler. Ne yazık ki bu tasavvurlarında da yanılıyorlar. Kendini Kur’an’da tanıtan âlemlerin yegâne rabbi olan Allah’ı tanımıyorlar!

Bir bütün olarak Allah’a kulluğu yarınlardaki belirsizliğe erteleyenlerin en büyük yanılgısı Allah’ın azabının yalnız ahirette olacağını sanmaları ve ahiret hayatına uzak olduklarını düşünmeleridir. Oysa dünya hayatında da insanların Allah’a karşı nankörce tutumları, O’nun gazabının üzerlerine ilişmesine neden olmaktadır:

“Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın; yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner. Benim gazabım kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.” (20, Taha/81)

Onlara dünya hayatında azap vardır, ahiret azabı ise daha çetindir. Allah’a karşı onların bir koruyucusu da yoktur.” (Rad, 13/34. Ayrıca bkz: 24/19; 32/21; 30/41)

Bu ayetler Allah’ın bildirimlerini göz ardı edenler, Allah’a teslim olup gereğini yapmayanlar hakkında gelmiştir. Bu durum mü’min ve müslimlik durumu ve davranışı değildir. Bu mevzuda göz ardı etmememiz gereken bir hakikat vardır ki, insanların yapıp ettikleriyle alakalı olarak Allah’ın kullar üzerinde müessir olduğu “sebepler kanunu” gerçeğidir. Buna “sünnetullah” diyoruz. Allah neyi, ne zaman, hangi sebebe göre neticelendiriyor, yaratıyor? Kul hangi sebeple, ne yaparsa Allah nasıl karşılık veriyor? Bu konu yine Allah’ın gereği gibi bilinmesiyle alakalıdır. Olup biten hiçbir şey O’nun haberi olmadan gerçekleşemez. Her şey O’nun yasasına göre işliyor. O dilemedikçe yaprak bile düşmez. (6/59)

Şanı yüce Rabbimiz (c), haramları sınav gereği dünya hazlarıyla gizlenmiş tuzaklarla, belalarla ve musibetlerle doldurmuştur. Haramların dışı çok süslüdür, insanı kendine çeker. Ancak tıpkı bir bataklık gibidir ve içi çok çirkindir. Aynen “Dışı seni yakar, içi beni.” özdeyişinde olduğu gibi. Tıpkı insanın denizdeki balığı avlamak için oltanın ucuna balığın en sevdiği yemi takması gibi. Ne acıdır ki insan, şeytanın (6/43) günahları süslediği, çekici kıldığı yemlerini, zokayı yutar. Şeytan ve dostlarına balık gibi avlanır insan.

İslam dininin pratiklerini yarınlara erteleyeci mantık sahipleri İslam’ı kendilerine bütünüyle din (hayat tarzı) edinmemişlerdir. Bunlar dünyanın geçici hazlarını kendileri için yaşam şekli edinmişlerdir. Oysa insanın, arzularına meşru zeminde Rabbimizin rızası ve hoşnutluğu istikametinde öz be öz iradesiyle yön vermesi istenmiştir.

Madem ki insan, yapıp ettiklerinden kendisi sorumlu; şu halde bunların neticelerine de dünya ve ahiret hayatında katlanmak durumundadır. İnsanın yapıp ettikleri, tercihleriyle aktif hale getirmiş olduğu sebeplerin birer neticesidir. Bunlar Allah’ın yasası gereği neticelendirmesi sonucunda gerçekleşmektedir. Dolayısıyla insanın başına gelen musibetler, yaptıklarının sonucundan başkası değildir. Bu apaçık gerçek Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan edilmiştir:

“Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir. Yine de Allah günahlarınızın çoğunu affetmektedir.” (42, Şura/30)

“Eğer bu çağrıdan yüz çevirirlerse, hoş biz de seni üzerlerine bekçi göndermedik ya! Senin görevin sadece tebliğdir. Biz insana tarafımızdan bir nimet tattırırsak o ferahlar, şımarır. Ama başına, yine kendi işlediği hatalar sebebiyle bir sıkıntı gelirse insan hemen nankörleşir.” (42, Şura/48. Ayrıca bkz: 28/47; 4/62)

Ayette görüldüğü gibi insan, başına gelen musibetleri, işlediği günahlarla kendisi çağırıyor, Allah da neticeyi yaratıyor. Yani kulun iyiye doğru istikameti Allah’ın hoşnutluğunu, kötüye doğru istikameti ise O’nun gazabını tetikliyor. Sebepler neticeyi belirliyor, bu konudaki yasa işliyor. Âdem’in (a) şeytanın ayartması sonucu yaşadığı sıkıntılar da aynı yasaya bağlıydı. Fakat o, hatasından derhal dönerek Allah’a tövbe etmişti. Bu olay insanlık için bir misal kılındı.

İnsan günahlarıyla, kötü davranışlarıyla, haramlarla içli-dışlı hareket ettiğinde Allah’ın merhametini değil, gazap ve öfkesini celbediyor. Allah da bu kişiye musibetlerle kendine gelmesini, Allah’a dönmesi için mukabele ediyor. Mü’min ya da kâfir, insan istiyor, Rabbimiz karşılığını veriyor. Burada belirleyici olan, öğütlerden yüz çevirerek işlenen günahlar sonucunda gelmekte olan bela ve azaptır:

“Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıktırlar.” (5, Maide/49. Ayrıca bkz: 5/18; 30/41; 43/48; 32/21; 9/126)

Ayet-i kerimelerde görüleceği gibi söz konusu ikaz içerikli musibetler, yoldan çıkmış olanların günahları karşılığı ve bu yanlış tutumdan vazgeçerek Allah’a dönmeleri içindir. Bunun dışında imtihan ve sabır içerikli musibetler olduğu gibi azap kaynaklı yakalayışlar/musibetler de vardır ki, bu ikisi şimdilik konumuzun dışındadır. Bunlar toplamda üç boyutludur:

1-İmtihan/Deneme: Sabır testi (Musibet, hastalık, zorluklar, mal ve can vs.) İnsanı olgunlaştırmak ve içindekini ortaya çıkarmak için.

2-İkaz/Uyarı: Musibet ile uyarı (Belalar, sıkıntılar, hastalıklar, kazalar, malın azatılması vs.) Düşünüp dönsünler diye ikaz.

3-Azap İle Yakalayış: Cezalandırmak/sonuçlandırmak. Helak etmek, Allah’ın gazaplanması.

Dünya hayatında olaylar (musibetler) sebepler kabına konularak insana bu üç şekilde ilişmektedir. Bunlar bazen çok belirgin bazen çok kompleks, karmaşık ve iç içe gelebilirler. Bunu da kişinin müphem durumu belirler. Üçüncü aşama ise son aşamadır ki, bu aşama ölüm/helak ile neticelenebilir. Biz yazımızda daha çok ikinci boyuta, insanın Allah’a kulluğa dönsün diye musibetlerle, belalarla ikaz edilmesine dikkat çekmekteyiz. Burada Rabbimiz yanlış yapan kulundan ibret alıp tövbe etmesini istemektedir. (9/126) Esasen başa gelen musibetler O’ndan bir mesajdır. İnsanı terbiye içindir, tecrübe ve olgunlaştırma amacını içerirler.

İnsanı acıtan musibetler, işlenilen hataların/günahların cinsine ve büyüklüğüne göre değişiklik arz ediyor. Fuhşiyat yönünden işlenen günahlara karşılık yaşanan azap, sıkıntıları (sayamayacağımız bir sürü olay) bunlarla alakalı olarak gelişmektedir. (24/19) İçki, kumar (uyuşturucu) türünden ise (5/90-91) sonuçları da ona göre olacaktır. Çoğu kavgalar hatta cinayetlerin sebebi bu tür günahlardır. İnsanların mallarına göz diken hırsızlar karınlarına ateş doldurmaktadırlar. Şirk başta olmak üzere bunlar büyük günahlardır. Tabiatıyla büyük günahların sonucu büyük sıkıntılar olmaktadır. Bu günahları işleyen insanın evinde hiç bereket kalmaz, huzursuzluk karabulutları her tarafı kaplar. Karanlıklar içinde çukura düşer. İşlediği günah ve haramlarla adeta “Allah’ım, belamı ver!” talep düğmesine basmıştır. Ondan sonra bir de kalkıp “Bunlar neden başıma geliyor?!” diye sorar. Bu halde acilen tövbe edip Rabbinden bağışlanma dilemez ve hayırlı eylemlerde bulunmazsa bela yolda demektir.

Günahlar, hatalar sosyalleşip toplumsal boyuta ulaşmışsa, bu durumda acısı da ona göre olacaktır. Hatta deprem, sel, yangın, heyalan, çığ, fırtına, kazalar gibi büyük afetleri de bazı yönleriyle buna ekleyebilirsiniz. Bunlar, bize bakan yönleri ile tabiata yanlış müdahale sonucu tetiklenirler. İnsanoğlu, Allah’ın “insan-tabiat”, “insan-insan” ve “Allah-insan” yasalarını dikkate alarak yaşamasını öğrenmelidir. Bu ilahi yasaların dışına çıkmamalıdır. Aksi acı ve ızdırap çekmek olacaktır.

Bugün haramhânelerde (fuhuşhâne, birahâne, kumarhâne vd.) bulunanlar orada asla tesadüfi olarak bulunmuyorlar. Akıllarını kullanıp şeytan ve dostlarından Allah’a gereği gibi sığınmadıkları için oraya, şeytan ve dostlarının ibadethânelerine müstehak olmuşlardır.

Musibetler insanoğluna “Yaptığın(ınız) doğru değil!” ikazını verir. Tıpkı bir çocuğun velisinden düşe kalka ne zaman ve ne yaparsa canının yanacağını öğrenmesi gibi, insanoğlu da neyin kendisini azaba müstehak kılacağını Yüce Rabbimizin bildirimlerinden öğrenmelidir. Rabbimiz yüce kelamında haramları ve helalleri bildirmek suretiyle insanı terbiye etmektedir.

İçinde bulunduğumuz dünya hayatının çok değişken ve çok kaygan bir zemine sahip olduğu unutulmamalıdır. Hayatta her an değişkenlik var. Her an insanın ayaklarının altından bir şeyler kayabilir. Her an her şey değişebilir ve hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir. Bu yüzden hayat çok risklidir. Çünkü “oluş” (kevn) ve “bitiş/bozuluş” (fesad) yasası hâkimdir bu âleme. Her şey geçicidir; solar, kokuşur, biter. Bu yüzden dünya hayatının güvenilecek bir tarafı yoktur. Çünkü “Dünya fani, ölüm anidir.”  

Ebedi ve güvenilmeye layık olan yalnızca Rabbimiz Allah’tır. Dünya tarihi ani değişimlere ilişkin sayılamayacak misallerle doludur. Dün çok varlıklı olan biri, bugün hiçbir şey sahibi olmayan bir muhtaca dönebilmektedir. Artık zenginliğinden hiçbir eser kalmamıştır. Dün çok sıhhatli bir insan, bugün sıhhatinin büyük bir bölümünü yitirmiş olabilmektedir. Çok ciddi bir hastalığa yakalanmıştır. Vücudunda bazı organlar işlevini göremez hale gelmiştir. Dün yaşayan biri, bugün ölmüştür. Bir başkası ani bir kaza geçirmiş, ölümcül bir kavgaya tutuşmuştur. Evde bir yangın, dışarıda veya iş yerinde bir patlama olmuştur. Veya bir namerde kurban gitmiştir. Bir fırtına, bir deprem veya sel felaketi, bir toprak kayması veya bir tsunami... İşte bu ve benzer durumlarda insanı kim koruyacak? Kime sığınacak insan? Bunlar dünya hayatında hiç yabancısı olmadığımız fenomenlerdir. Bu hususta her gün yenilenen haber bültenlerini veya günlük gazete kupürlerini takip etmek yeterlidir. Akledecek bir insanın yerküre bağlamındaki olayları (ayât-ı hadisat) doğru okuyabilmesi, tahlil edebilmesi ancak Allah’ın kanunlarını, yasalarını dikkate alarak okuyup anlaması ile mümkün gözükmektedir. Bu yüzden ancak O’na sığınmalı, O’na boğun eğmeli, O’nunla uyumlu yaşamalıdır insanoğlu. Yoksa yaşanılan cahilî hayat, insanı yaratan ve yaşatana onaylatılmaya kalkılmamalıdır!

Şu halde Allah’ın Kitabı’ndan ve O’na gereği gibi kulluktan yüz çevirmek dünya hayatının sıkıntılı ve huzursuz yaşanmasına vesile olmaktadır. Yüce Rabbimiz bize bu gerçeği Kur’an’da haber vermiştir:

Her kim zikrimden yüz çevirirse, kitabımı dinlemez ve beni anmaktan gaflet ederse, ona sıkıntılı bir hayat vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.” (20, Taha/124. Ayrıca bkz: 6/42,125)

Zikri geçen sıkıntılar bireysel veya toplumsal olarak başa gelebilirler. Kur’an-ı Kerim’le kendilerine doğru yol belli olduktan sonra onu yaşamaya yanaşmayan, arkalarına dönenleri şeytan boş umutlarla oyalayarak aldatmaktadır. (47/25)

Bu noktada Allah’a kulluğu erteleyen kimseye şu sorulabilir: “Sen Müslüman mısın?” Yani “Sen Allah’ın hükümlerine boğun eğmiş biri misin?” veya “Sen Allah’a teslim olmuş, hayatında Allah’ı söz sahibi kılan kimse misin?”

“İnandık!” demelerine rağmen veya bilmelerine rağmen Allah’ı razı edecek bir hayatı yarınlara erteleyen kimselerde günahlar bağımlılık yapmaktadır. Haramlardaki bağımlılık temayülü aklı, iradeyi kullanıp kullanmamakla ilintilidir. Akletme nimetini kullanmayanlara bu, akletmeme cezasıdır. Allah’ın insana bahşettiği ve onu hayvandan ayıran en önemli nimeti akledebilmesidir. İnsan, bu nimetin kadrini bilmeli, onu Rabbinin yasaları istikametinde kullanmasını becerebilmelidir. Bu nimeti kullanabilmesi için de “ilim” gerekiyor. Bunlar da Rabbimizin bildirimleridir.

Kendilerine peygamber gönderilmiş fakat gereğini yap(a)mayan toplumların durumuna düşen günümüz Müslümanları da Allah’a gereği gibi yönel(e)meyen topluluklar gibidirler. Kaldı ki, gönderilen vahyin gereklerini hakkıyla yerine getirmeyen bu ümmet, son vahiyle muhatap olamamış diğer ümmetlerden daha çok sorumludur. İsabet eden cezalar dahi bu gerçeğe mebni olarak ilişmektedir. İşte ilahi bildirimleri arkalarına atmış topluluklara ulaşan sıkıntıları haber veren ayetlerden biri:

“Senden önce de birtakım ümmetlere resuller gönderdik. Dinlemediler. Hakka dönüş yapıp suçlarının affı için niyaz etsinler diye onları çetin bir yoksulluk, hastalık ve sıkıntılarla cezalandırdık.” (6, En’am/42. Ayrıca bkz: 7/94)

Mü’min ve müslimlik iddiasında olanların durumu ile bilgisizce davrananların durumları, gelebilecek bela ve musibetler açısından da aynı olmayacaktır. Çünkü ellerinde Allah’ın en son vahyinin sorumluluğunu taşımaktadırlar. Bunlar yaşamaları gereken Kur’an’dan sorulacaklardır. (43/44; 25/30) Bu cümleden olarak kötülüklere/günahlara dalanlar, imanlarının gereğini yapanlarla bir tutulmayacaklardır:

“Yoksa kötülüklere batıp yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)? Ne kötü hüküm veriyorlar! (45, Şura/21)

Şu var ki, iman edip salih amellerle kendilerini ıslah ve Rablerini razı edenlere güzel bir hayat yaşatılacaktır. (16/97; 7/96; 19/96) Allah’ın izniyle cennete girecek olanlar imanlarını ve amellerini kötülük ve haramlardan arındırmış, takva sahibi Müslümanlardır. Yoksa “İnandık!” deyip sorumluluklarının gereğini yerine getirmeyenler değil.

Sözün özü, ister şer/günah olsun isterse de hayır olsun, yapılan tüm fiillerin bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Göle atılan taş, aynı zamanda etkisiyle dalga dalga daireler oluşturuyor. Şanı yüce Rabbimiz temiz, faydalı ve sıhhatli şeylerin yapılmasını “helal” sayarak bunları insana “huzur” kıldı. Öte yandan pis, zararlı, edepsizlik ve kötü şeylerin yapılmasını “haram” sayarak bunları insana “acı ve ızdırap” kıldı. (Krş: 7/33, 157; 16/90; 5/4, 87) Bunlar temel insan-toplum yasalarıdır. Diğer yandan kalp günahlarla lekeleniyor, kararıyor, pas tutuyor. Sonra “hayrı” ve “hakikati” algılayamaz hale savruluyor:

“Hayır, onların kalpleri, yaptıkları (kötülükler) ile pas tutmuştur!” (83, Mutaffifin/14)

Bunları dünya hayatına yönelik boş beklentileri, hazları, ümitleri oyalamış; bela ve azaba müstehak hale getirmiştir:

“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” (15, Hicr/3)

“İman edenler arasında fuhşun yayılmasını arzu edenlere, dünya ve ahirette acı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (24, Nûr/19)

Kaynak: 

Haksöz Dergisi - Sayı: 241 - Nisan 11
  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim