Allah akıl fikir

14.05.2012 02:06

Vahdettin İnce

 “Baba, oğul, kutsal ruh” üçlemisinin modern zamana tabir ettiği “eşitlik, kardeşlik, hürriyet” şablonu üzerine “Allah, ekmek, özgürlük” teslisini yerleştirerek batılardan bir batıya kapılanlar... Allah, akıl, fikir versin!

Allah selamet versin, tam bir arif adam Mehmet amcam anlatırdı. Hz. Süleyman, tacı ve tahtıyla Saba Melikesi Belkıs’ı (Belqiza) yanına getirtince, onu memnun etmek için deniz üstünde kuş tüyünden bir saray yaptırmak ister. Yolunmak üzere gelmeleri için bütün kuşlara haber salar. Süleyman peygamberin emridir diye bütün kuşlar koşarak (tabiî ki uçarak) gelirler. Bir tek Baykuş, bu plan kafasına yatmadığı için gelmemiştir. Hz. Süleyman, elçisi Hüdhüd’ü (Kürtçe’de Bum dediğimiz) Baykuş’a gönderir. Baykuş gelmeyeceğini söyler. Geri dönen Hüdhüd durumu Hz. Süleyman’a anlatır. O sırada bütün kuşlar gelmiş ve yolunmak için sıraya girmişlerdir. Evde yapacak işi olduğu için midir, yoksa aceleci tabiatından mıdır, Yarasa gelir ve hemencecik yolunmasını ister. Bekleyecek vaktim yok, der. Baykuş’un bu itirazı duyulunca, yolunmak üzere sıraya girmiş diğer kuşlar arasında bir dalgalanma olur ve yolunmaya ara verilir. Hz. Süleyman bu sefer kesin gelmesi emriyle Hüdhüd’ü tekrar gönderir ve işin ciddiyetini anlayan Baykuş itiraz etmeden gelir. Hz. Süleyman, çağırdığım halde niye gelmedin diye çıkışır. Baykuş olayın yanlışlığını anlatır, su üstünde kuş tüyünden yaptıracağı sarayın, denizin dalgaları neticesinde “su ile yeksan olacağını” o da değilse hafiften esen bir rüzgarda havaya savrulacağını, gariban kuşların yolunduklarıyla kalacaklarını anlatır. Hz. Süleyman Baykuş’a hak verir ve kuşları yolmaktan vazgeçer. Ama Yarasa için artık çok geç. Herkesten önce ileri atılmanın cezasını ömrü boyunca çıplak kalmakla öder. Yolunduğuyla kalır ve -amcamın dediğine göre- o gün bugündür utancından gündüzleri dışarı çıkamaz...

Hikmeti olmayan parlak fikir

Ne zaman insanın, eşyanın ve hayatın tabiatıyla uyuşmayan bir gelişme duysam aklıma amcamın bu hikayesi gelir.

Hikaye, her güzel düşüncenin, idealin ona uygun bir zemine dayanması gerektiğini anlatıyor. ‘Hikmet’i yani.

Yüz yıllardır İslam aleminde halk hikmetinin yarattığı bu metaforu haklı çıkaran gelişmelere tanık oluyoruz ne yazık ki.

Her düşüncenin, her medeniyetin olayları ihata etme, yeni gelişmelere göre konum belirleme yöntemi vardır ve bu yöntem en az düşüncenin, medeniyetin kendisi kadar hayati öneme sahiptir. Bazı alimler “İslam nasıl ilahi ise onun hayata tatbik edilme yöntemi-metodu da ilahidir” diyerek hikmetin bu evrensel kuralına işaret etmişlerdir.

Tevsir, tevil, tabir...

İslam ilim geleneğinde nass’ı anlamanın başlıca yöntemi olarak başka ilim dallarının yanında tefsir ilmi merkezi bir yere sahiptir. Bu ilim kapsamında “tevil” ve “tabir” kavramları ise Kur’an’da da üzerinde durulduğu üzere anahtar konumundadır. Tefsir, metni anlama çabası ise, “tevil” elde edilen anlamın ilk nesnel örneğiyle irtibatını, “tabir” ise içinde bulunulan zaman ve zeminle uyumunu bilmemizi sağlar. Bu üçlü formülasyon İslam düşüncesinin kendini yenilemesinin, olayları ihata etmesinin, ortaya çıkan yeni durumlara uyumunun, dolayısıyla evrenselliğinin, yani yeryüzünde temekkün etmesinin ve devamlılığının garantisidir.

Bu açıdan mesela sünnet, ilahi vahyin beşeri hayata “tabir” (sözlükte suyun öbür tarafında olanı beri tarafına geçirmek olarak ifade edilir) edilmesinin mükemmel bir örneğidir. Peygamberden sonra büyük mezhep imamlarının çabası da bu geleneğin içtihat düzeyindeki sağlıklı bir devamıdır.

Tefsir, tevil, tabir, vahyin pratik hayatta işlevsel kılınmasının saç ayağıdır.

Fakat yüz yıllardır İslam aleminde bu üçlüden sadece tefsir üzerinde durulduğu, bütün çaba metni anlama üzerinde yoğunlaştırıldığı için varılan sonuçlar ne yüreklerimizde tutunabiliyor ne de hayatımızda. Su gibi akıp giden hayat ile tevil ve tabir ayaklarından yoksun anlam bir türlü örtüşmüyor.

Hayat boşluk kabul etmez diye bir mütearife var. Bütün çabanı metni anlama üzerinde yoğunlaştırır, bu anlamın pratik hayatla (tefsir, tevil, tabir köprüsüyle) irtibatını kurmazsan, başka pratiklerden olguların, çıkarsamaların bu boşluğu doldurması kaçınılmaz olur.

İslam tarihinin yüz akı ilk dönemleri bir kenara bırakırsak gördüğümüz manzara tamı tamına budur. Metne dört elle sarılıp hayatın akışını ıskalayan Müslümanlar doğal olarak Kur’an’da sözü edilen rüzgarlarını -rihekum- (siz bunu nass ve hayat arasında sağlam bir ilişki esasına dayanan bütünsel düşünce sistemi de diyebilirsiniz) yitirmiş ve artık başka vadilerden esen rüzgarlarla yelkenlerini doldurmak durumunda kalmışlardır.

İslam aleminin dört bir yanında gördüğümüz marjinal grupların her biri, vakti zamanında esen bu yaban yellerin etkisiyle öne atılıp yolunan “yarasalar” (burada yarasa kan emiciliği özelliğiyle değil, acelecilik özelliğiyle ön palandadır. Dolayısıyla teşbihte hata aranmaya!) olarak tabir edilse yeridir. Rüzgar ortalığı kasıp kavururken onu vahyin, içinde bulunulan zamana bakan yüzü sanıp kendini kaptıranlar rüzgar dindikten sonra toplum içine çıkacak yüzü bulamadıkları için karanlık ve puslu zamanlarda ancak görülebiliyorlar (Amcam öyle diyordu). Yunan felsefesinin, Hind-eski İran mitolojisinin estirdiği rüzgarlardan arta kalan onlarca grup, taife ve mezhebin varlığı başka nasıl izah edilebilir.

Müslüman sol olur mu?

Fakat küresel ısınmadan mıdır, yoksa buzulların erimesinden midir bilinmez, modern zamanlarda rüzgarların, akımların ardı arkası kesilmiyor. Hermenotikle sabahı ederken akşama nur topu bir tarihselciliği buluyoruz kucağımızda. Birini tam anlamadan öbürünün saldırısına maruz kalıyoruz. İslam’ın demokrasiyle nasıl bağdaştığını savunanlarımız daha tezlerini pişirip önümüze servis etmeden, İslam kapitalizmi rüzgarı sökün ediyor. Kapitalist hortumlar nice değerlerimizi yutarken, tepemize İslam sosyalizmi balyozu iniyor. Bütün bunlara yönelik karşı duruş namına yapıp ettiklerimiz ise tek kelimeyle acınası halimizin yansıması gibidir. Noel’in karşısına “Kutlu doğum haftası”yla çıkıp mutlu olmak. Yılbaşında “Mekke fethini” kutlamak gibi. Yanlış veya yersiz bile diyemeyeceğimiz bir zavallılık, köksüzlük...

Nitekim son günlerde “Müslüman sol” serlevhasıyla ortaya çıkanlarımız da Fransız devriminin, kendi kültürel kodları bakımından gayet tutarlı bir şekilde “baba, oğul, kutsal ruh” üçlemisini modern zamana tabir ettiği “eşitlik, kardeşlik, hürriyet” şablonunun üzerine “Allah, ekmek, özgürlük” teslisini yerleştirerek batılardan bir batıya kapılmaları yakın zamanlarda cascavlak kaldıkları için gün yüzüne çıkamayacakların kimler olacağına ilişkin bir fikir vermektedir bize.

“Allah, akıl, fikir” versin!

ince.vahdettin@gmail.com

STAR 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
salih
14 Mayıs 2012 Pazartesi 11:35
eyvallah
bir yerlerde büyük eksiklikler var.eksiklik,yapılanı kaynağından,bağlamından,akıbetinden koparacak kadar büyük.böyleyken,durulan yer de mevzî değil ''mevzu'' olmaktan öteye gitmiyor.kendimi orada bırakıp dışarı çıkıp değerlendirmek istediğimde,görülen ''yersizlik'' gibi duruyor.bunca eksiğin içinde,iyi niyetin sonucu,hedefini şaşırmışmışlığın ifadesinden başka bir şey olmuyor.
yanlış yerdeysek,nerede olduğumuzun anlamı var mı?
Yazarın Diğer Yazıları
    DÜŞÜNCE PLATFORMU
    PANO
    İKTİBASLAR
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 524 10 28 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim