Allah ahkâmı ile hükmetme (2)

07.10.2010 05:22

Ahmet Kurucan

Geçen hafta Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler deyip başlamış, kâfir, fâsık ve zalim sıfatlarıyla biten Maide 44, 45 ve 47. ayetlerin siyak-sibak bütünlüğü içinde okunduğunda manalarının kafa karışıklığına meydan vermeyecek ölçüde açık ve net olduğunu yazmıştık.

Ayetleri anlamada bir sonraki aşama dediğimiz sebeb-i nüzule baktığımızda ise gördüğümüz şudur; Medine'de yaşayan Yahudiler kendi aralarında kısas veya diyet hükmü verilen cinayet davalarında Tevrat'ın ahkamını uygulamıyorlardı. Tevrat'ın ilgili ahkamını inkar ettiklerinden değil, sadece davaya taraf olan insanların sosyal ve ekonomik statülerini, ait oldukları kabile ve hatta cinsiyetlerini verdikleri hükümde ayırıcı bir unsur olarak değerlendiriyorlardı. İşte Kur'an ilk iki ayette Yahudileri, son ayette ise Hıristiyanları -çünkü Hıristiyanlar da yeni bir hüküm söz konusu değilse Tevrat'ın ahkamını uygulamak zorundalar- muhatap alarak Allah'ın hükümleriyle hükmetmeleri gerektiğini, aksi halde, kâfir, zalim ve fâsık olacaklarını açıklıyor.

Pekâla Müslümanlar olarak bu ayetlerin bize vermiş olduğu bir ders yok mudur? Cevap "yok" ise bu cevap Kur'an'ın evrenselliği ya da "nüzul sebebinin hususiyeti hükmün umumiliğine mani değildir" prensibi ile nasıl telif edilebilir?

El-cevap; elbette vardır. Hem sadece bu ayet ile de değil, sadece Yahudi ve Müslümanlara da değil, bütün insanlığa verilen bir ders, bir mesaj vardır. O mesaj; ihkak-ı hakka kapı açmamak için var olan hukukun "herkes hukuk önünde eşittir" sloganı ile özetlenebilecek şekilde adaleti gözetmesi ve uygulamasıdır. Muhatabın din, cins, ırk, mezhep, kabile, meslek vb. ne olursa olsun farklı kimlik ve özelliklerinin adaleti uygulamada mani bir unsur olmamasıdır.

Burada başka bir soru şu: Hükümlerin muhtevası kâfir, zalim ve fâsık olma da etkili değil midir? Meseleye üç açıdan bakılmalı. Birincisi; itikadî bağlamda. İtikad, mahallî kalb olan, gerçek mahiyetinin ancak Allah tarafından bilindiği, mükâfat veya cezası ahirete kalan bir hüviyete sahiptir. Kalbde var olan veya olmayan bu inancın dünya hayatında yansıması mutlaka olacaktır. Zaten mü'min, münafık, kâfir vb. kavramlar, sözünü ettiğimiz yansımalara göre verilen dünyevî vasıfladır. Yoksa işin aslını sadece ve sadece Allah bilir.

İkincisi ise amelî noktada. Bu da sadece adalet mekanizmasını değil, onu da içine alan devlet yönetim sistemi ile alakalı geniş bir sahadır. Bunda hedef adalet, meşveret, ehliyet, seçim ya da insan hakları, hukukun üstünlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi evrensel değerlerin bir bütün halinde gözetilmesidir. Şunu herkes biliyor ki dünya üzerinde bugün sadece bir tek dini, onun emir ve yasaklarını, tefsir ve tevillerini yegane kaynak olarak kabullenen idarî sistemler artık yok. Globalleşme ile birlikte değişen toplumların çok kimlikli yapısı belki bu noktaya ulaşmakta en önemli faktörlerden biri. Dolayısıyla yürürlükte olan kaide ve kurallar çerçevesinde kalarak görevini yapan bir insanın, ayet-i kerimelerde yerini alan kâfir, zalim ve fâsık nitelemesi ile ilgisinin olması düşünülemez.

Üçüncüsü ile bahsini ettiğimiz ayetleri sadece adalet mekanizması ile sınırlamak yanlıştır. Ayetler aynı zamanda hangi sistem altında olursa olsun, ferdin vahyin gerçeklerine göre hayat yaşayıp-yaşamadığını da kapsama alanı içine almaktadır.

Bütün bunlardan tatmin olmayıp arayış içinde bulunanlara ise Mecelle'de yerini bulan bir madde ile seslenmek isterim: "Hacet umumi olsun hususi olsun zaruret menzilesine tenzil olunur." (Mecelle, Madde, 32)

Hacet ve zaruret kavramlarının anlam çerçevelerini anlatmaya gerek var mı?

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim