Ali Bulaç'ın zamane kispetiyle çektiği peşrev

26.08.2014 06:56

Ömer Lekesiz

Ali Bulaç'ın 23.08.2104 tarihli yazısı dahil, kalan beş yazısı 'cemaat - devlet' merkezli olduğu için şimdi bunların üzerinde duracağım.

Son yazısında yer alan şu cümlesinden başlayayım: 'Siyaset sosyolojidir. Batı'nın sosyolojisi sınıflara, bizde dine ve kimliklere dayanır.'

Metin tahlili yapmak gibi bir niyetim yok ama yazıların ilk muhatabı olduğumdan 'ne denildiğini' anlamak gibi bir mecburiyetim var. Bu bakımdan cümlenin içerdiği üç önerme önemlidir.

'Siyaset sosyoloji'dir (bir yerde de 'toplum bir sosyolojidir' diyor) önermesi 'ananas arkeolojidir' demenin bir diğer şekli olması nedeniyle yanlış bir önermedir ki, bunu temel aldıkları için diğerleri de yanlış önermedir.

Ali Bulaç'ın aynı yazısında yer alan 'fikrî İslamcılar, pragmatik sosyal Müslümanlık' vb. tanımlarıyla, alıntıladığım cümlesini birlikte düşündüğümde onun asıl 'sosyal, toplum, sosyo-LOJİ, sosyoloji-YAPMAK' kelime ve terimlerini birbirine karıştırdığını ve dolayısıyla onları yanlış kullandığı için tanımlamalarının da doğru olamadığını görüyorum.

Ali Bulaç son beş yazısında ne diyorsa işte bunlarla diyor. Hayır, hayır hakkını inkar edemem, metnin içinde serseri mayın misali dolaşan söz konusu kelime ve terimlerine rağmen (önceki beş yazısıyla karşılaştırdığımda) söylediği kimi doğruların bulunduğunu belirtmeliyim.

Bunların doğruluğu sanırım daha önce Abdurrahman Arslan tarafından düşünülmüş ve yazılmış (kayıt altına alınmış) olmalarından (bkz.: Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yay., İst.) kaynaklanıyor. Ali Bulaç 'cemaat-devlet' konusunda yeni bir şey söylemediği, söylediklerini de Abdurrahman Arslan'da ayakları üzerinde duranı amuda kaldırmak suretiyle söylediği halde tahrife tam uğratılamadıkları için o doğrular kendi varlıklarını korumayı her şeye rağmen sürdürmüş oluyorlar.

Şöyle ki:

1-Abdurrahman Arslan sosyolojiyi, bilim olarak sosyoloji olmasa da varolan ve onsuz da düşünülmeyi hak eden cemaat-devlet ilişkisinin anlaşılmasında ve çözümlenmesinde bir 'araç' olarak kullanırken, Ali Bulaç ise aksine sosyolojinin teorik verimlerini doğrulamak istercesine (diğer bir benzer yapıyı da o sayede seçkinleştirmek, parlatmak kastıyla) onu 'geçerli tek ölçü' olarak kullanıyor.

Dolayısıyla Ali Bulaç bu eğilimi nedeniyle kaçınılmaz olarak sosyoloji'den kendisine mahsus bir 'sosyolojizm' üretiyor ki, bu ideolojisi çoğu durumda İslamcılığının da önüne geçiveriyor.

2-Söz konusu beş yazıyı okurken, bu yazıların neden yazıldığının, diğer bir söyleyişle benim Ali Bulaç'a neyi sorduğumun ve ne dediğimin hatırlanması gerekiyor.

Bunun karşılığı şudur: Kamunun kanaati odur ki Ali Bulaç, paralel yapıyla olan sıkı ilişkisinin anlaşılmasıyla varlığı ülke ve millet için bir tehlike olarak görülmeye başlanılan Hizmetçilerin yanında yer alıyor.

'Neden orada yer alıyorsunuz' şeklindeki soruyu 'çıkarlarım bunu gerektirdiğinden, elimi verip kolumu alamadığımdan, tapelendiğimden, vefalı olduğumdan...' vb. şeklinde tek cümle ile beyan etmesi mümkün iken ancak mevcut şartlarda bu mümkünlere bağlı şu ya da bu cevaptan muhatapları kadar kendisi de mutmain ve müsterih olamayacağından dolayı AK Parti'yi, İslamcılığı, cemaat-leşme olgusunu, toplumsallığı, sosyalleşmeyi, modernleşme sıkıntılarını, Hizmet örgütünü kendi sosyolojizmi içinde toplayıp, karıştırıp, kepçe kepçe dağıtmaya başlıyor.

Hal böyle olunca söz konusu sorular (sorulma nedenleriyle birlikte) unutturulmuş, Hizmetçiler hakkında yeni söylenenler (ve söylenebilecek olanlar) 'güya' bir aydın tepkisi, objektif bir itiraz olarak geçerlilik hatta doğruluk kazanmış oluyor.

Bu durumun açık bir örneği olması bakımından ondan şu cümleleri de alıntılamalıyım.

Diyor ki: 'Cemaatlerin teşrih masasına yatırılması mümkün iki yönü var: Biri İslam anlayışları ki, bu akaid ve kelam sahasına girer. Diğeri sosyo-politik tutum ve davranışları. Bu da fıkha girer. Türkiye'de tamamen sosyo-politik bir konu akaid konusu haline getirildi, haklı veya haksız bir cemaatin sosyal faaliyeti, politik tutumu onun akaidinin de kriteri sayıldı. (...) Bu bir hata.'

Elimizde ne var?

a)Said Nursi'nin 'Tecdid-i iman Hareketi'ni izleyen bir cemaatten ayrılıp, önce maddi bir teşekküle dönüşerek, uluslarası bir boyut kazanarak güçlenen ve kazandığı bu gücü yabancı istihbarat birimleriyle ittifak kurarak devletin ve milletin mahremiyetinden devşirdikleriyle takviye edip sonra bunu iktidardan nemalanmak için pazarlık unsuruna dönüştüren bir örgüt var.

b)Bu örgütün CHP ile ittihat da dahil, Müslüman toplumun (dini, sosyal, siyasi, ekonomik) tercihleriyle hiç mi hiç bağdaşmayan ve hatta Müslümanlarla bağdaşmamazlık esasına dayanan dış merkezli bir dizi kararı ve uygulaması var.

Dolayısıyla bu örgüt ikinci bir teşrih masasına yatırılmayı gerektirmeyecek kadar organları dışarıya patlamış bir örgüt olmakla İslami bir neşterle dokunulmayı da hak etmiyor.

Ali Bulaç ise aksine 'parçalanmış olsa da yakılmadık kadavrada umut vardır' yaklaşımıyla onu tekrar İslami cemaat içine dahil etmede, akaid – kelam ve fıkıhla, İslamcılık düşüncesiyle yeniden tanımlamada ısrar ediyor.

Ali Bulaç'a yönelttiğim soruların esası budur. Elbette burada güreş tutmuyoruz, hatta tartışmıyoruz konuşmaya gayret ediyoruz ama Ali Bulaç söz konusu yazılarıyla benim soru(ları)ma cevap vermiş olmuyor sadece ve sadece zamaneye ait bir kispet içinde kafa karışıklığını da ifşa eden yalnız ve uzun bir peşrev çekmiş oluyor.

Sonuç budur!

Onunla ilgili önceki dua ve temennilerimi tekrarlıyorum.

Takdir, her işin kendisine döneceği yegane güç ve emrin sahibi olan Allah'a aittir.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim