1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Alevîlik’ ve sancılı arayışlar...
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Alevîlik’ ve sancılı arayışlar...

A+A-

Alevîlik, yeniden tartışma gündeminde.. Seçim sath-ı mailinde, birileri konuyu bir baskı odağı haline getirmek istiyor olabilir.. Ancak, Tayyîb Erdoğan’ın seçim atmosferinde bu konuda da zikzaklar çizmeyeceğini umuyorum.. Nitekim, dün Hindistan’da yaptığı açıklamada, ‘Doğru olduğuna inandıklarımı yaparım, seçim gereği diye bir şey yapmam ve partim ikinci duruma düşerse, halkımın kararını bir kırgınlık beslemeden saygıyla karşılar ve çeker giderim..’ diyebilmiştir.. Onun bu tavrı tereddüt etmeden sergileyeceğine artık kitleler de inanmıştır, sanırım.. Kendilerini ‘vazgeçilmez’ sanmaktan kurtulabilmek gibi bir tavrı, onun geliştirebileceğini düşünüyor ve onun ‘alevî’ mes’elesinde de sırf seçim kaygusuyla bir tavır takınacağını sanmıyorum.. Belki doğru olduğuna inandıklarını yapmak için zamanı geldiğine inanırsa, onu yerine getirmelidir, o kadar..

Elbette, sosyal dengeleri kendi anlayışına göre gözönünde bulundurmayı ihmal etmeden.. Ki, bu sosyal dengeleri gözönünde bulundurmayanlar yüzükoyun kapaklandıklarında, etraflarında kimseyi bulamıyabilirler..

Nitekim, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, geçen hafta, Hakkârî’li bazı sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle görüşürken, ‘Ben içimden geçenleri söyleyemiyorum.. Ve sizin de içinizden geçen ve ama söyleyemediklerinizin olduğunu biliyorum..’ demiş..

Gerçi, Cumhûriyet ismi verilen ve amma, cumhûr’un iradesi kaale alınmadan, milletin inancına en aykırı temel üzerinde tesis olanan ve bir ‘deli gömleği’ gibi üzerine zorla ‘laiklik’ giydirilen TC rejimi, bir ‘korku cumhuriyeti’ halinde gelmiştir bugüne kadar, amma, ‘vatan hıyaneti’  ithamı dışında hiç bir düşünce ve eylemiyle yargılanamıyacak bir hukukî konuma  sahib olan cumhurbaşkanının o sözlerinin korku yüzünden değil, sosyal dengeleri gözetmek gibi bir sorumluluk anlayışından kaynaklandığını rahatlıkla düşünebiliriz..

Ama, ‘Aman araba devrilmesin..’ dikkati gösterilirken, zamanın akıp gittiğinden ve ‘idare-i maslahatçılık’la yol alınamıyacağından da gafil olunmamalıdır. Aksi halde, ‘zaman’ denilen bu acımasız değirmenin öğüttükleri kervanına katılmaktan kurtulmak mümkün olmaz..

‘Çok acele gitme, belâya yetişirsin; yavaş gitme, belâ sana yetişir!’ diye boşa denilmemiş..

*

Alevîlik konusu, milyonlarca vatandaşı direkt, onmilyonları da dolaylı olarak ilgilendirdiği için; basit politik hesabların ötesinde, bütün sosyal dengeler gözönünde bulundurulmalıdır..

AK Parti listesinden, sırf alevî olduğu için aday gösterilip m. vekili seçilen Reha Çamuroğlu, sadece kendi planlarını gözetip, kendi istediği sonuçları elde edemiyeceğini anlayınca, Erdoğan’ın alevîlik konusundaki danışmanlığından gürültülü bir şekilde ayrılmıştı.. Ama, Tayyîb Bey,  bu konuyu bile sâkin bir şekilde karşıladı..

Erdoğan’ın bu konuya, şimdi de, günlük politik hesablar ve dengeler açısından değil, ülkenin bütün dengeleri ve hattâ inanç sisteminin içindeki bir takım tarihî problemlerin derinliğini de gözönünde bulundurarak yaklaşması umulur..

Buna rağmen, seçim atmosferinde gündeme daha bir getirilen bir konuda, en azından tavır takınmak, görüş belirtmek gibi emr-i vâkı’ ile karşı karşı gelen siyasetçilerin yapabilecekleri hataları Erdoğan da tekrarlayamaz mı? Bu ihtimali de gözden ırak tutmamak gerek..

 

*’Alevî’ olmanın gereğini ve bedelini müslümanlar genel olarak yerine getiremediler..

Gelelim, alevî konusuna..

Nedir alevîlik?

İslam tarihinin başlangıcında, Resul-i  Ekrem (S)’in rıhletinden hemen sonra ortaya çıkmış ve O’ndan yarım asır sonra Kerbelâ Faciası ile zirveye tırmanan iç siyasî problemlerden beslenen ve onların zaman içinde farklı kültürlerle beslenerek yorumlanmasının ortaya çıkardığı ve yuvarlandıkça büyüyen kartopu gibi gelişen ve büyüdükçe parçalanan ve her parçası tekrar yuvarlanarak yine büyüyen ve asırlarca çok da kontrollü bir gelişim çizgisi göstermeyen bir rahatsızlığımızın adıdır, alevîlik.. Ve bu mes’ele, müslümanların tamamını ilgilendirir; ona müslümanca bir çözüm bulamazsak, başkaları bunu elbette kanatmaya çalışır.

Bu 13 asırlık mes’eleyi halledecek olan da, yine İslam’dır; ama, Emîr-el’Mu’minîn Hz. Ali’nin bile öldürülmesinden sonra, o ihtilafın kolayca kapanmayacağı açıktı.. Ve, konuyu  bir ‘kan davası’ olarak görenler olsa da, mes’elenin özünü ‘Haqq’ kavramı teşkil etmektedir..

Hani, bir kumandan askerleriyle birlikte saf değiştirip, Hz. Ali’nin tarafına gelmek ister.. Ali, ona, ‘niçin benim safıma katılmak istiyorsun?’ diye sorar.. O kumandan da, O’nun meziyetlerini saymaya başlar.. ‘Sen ki, Peygamber’in nübuvvetini ilk kabul edenlerdensin. Sen ki Peygamber’in sevgili amcasının oğlusun.. Sen ki, Peygamber’in gözünün nuru Fâtımâ’nın zevci/ eşisin.. Sen ki Haseneyn’in babasısın..’ Vs..

Hz. Ali, ona, ‘Eğer ölçülerin bunlar ise.. Haydi git yoluna.. Bunlar ölçü olamaz.. Ölçü ben değilim.. Hakk’ı ölçü almalısın.. İnsanları, hadiseleri ve dünyayı,  hakk ölçüsünün kalıpları içinde olup olmadıklarına göre değerlendir..’ der..

Evet, ‘Alevîlik’ terimi, insana bugün bile dayanılmaz ızdırablar veren derin iç ihtilaflar içinde, en doğru çizginin ‘Hz. Ali’nin çizgisi’  olduğuna inananlara verilen isim, İslam tarihinde..

‘Alevîlik’ Ali’yi sevmek demekse, her müslüman kendisine ‘alevî’ diyebilir.. Çünkü, ‘Hz. Ali’yi sevmediğini söyleyebilen bir müslümanı tasavvur etmek bile muhaldir.. Nitekim, çoğumuz, ‘O manâda biz de âlevîyiz..’ diyoruz.. Ama, mesele sadece lafzen sevmek değil, sevginin gereğini yerine getirmek ve onun gerektirdiği bedelleri ödemeye ve ‘Hakk olduğuna inanılan bir çizgide olmak’ ise; işte o, çok zor bir konudur..

Nitekim, Kûfe’den gelmekte olan ünlü arab şairi Ferezdaq, Kerbelâ yolunda Hz. Huseyn’le karşılaşınca, Huseyn ondan, Kûfe halkının durumunu sorar. O da, müthiş bir cevab verir: (Qulûbihim ma’ek, suyûfihim aleyk..) ‘Onların kalbleri seninle, kılıçları sana karşı!.’

Zâlim sultanların kılıçları, servet ve sair güçleri ve entrikaları karşısında, müslümanların çok  büyük bir kısmı, 13 asrı aşan bir tarih boyunca, Ferezdaq’ın o sözündeki müthiş acı verici ve düşündürücü manâya uygun bir çizgi sergilemediler mi?

Bu müslümanların büyük kısmı, bu durumda da, kendilerini ‘âlevî’ olarak niteleyen ve azımsanmıyacak bir bölümü, nasıl bir durumdadırlar? Takib ettiklerini söyledikleri çizgi, gerçek Ali ile nerede buluşmaktadır? Ve, ‘Abdestimiz alınmıştır, namazımız kılınmıştır..’ gibi sakîm bir noktaya kadar bile sürüklenip, ateistlere bile yem olmamışlar mıdır?

(Bu konuya inşaallah, yarın da devam edelim..)

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum