‘Alevîlik, Ali’yi Sevmek İse..’ Etrafında..

20.07.2013 00:55

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Tayyîb Erdoğan’ın, özellikle de Suriye Buhranı’nın ortaya çıkmasından sonra ortaya çıkan durumdan elindeki bilgilere göre, ülke içinde meydana getirilmek istenen bazı karışıklık ihtimalleri için kaygılı olduğu hissediliyor.

Özellikle de, Suriye Buhranı ile da ilgisi hasebiyle, Hatay kaynaklı gelişmelerden.. 

Hatay’ın özel bir yerinin olduğu unutulmamalı..

Antakya halkının etnik yapısı arab, türk, kürd, rûm vs. olduğu gibi; itiqadî açıdan da, müslüman, daha çok ortodoks ve süryanî hristiyan, yahudi, vs. dinlere mensub insanlardan oluşur..

Burası, Osmanlı’nın parçalanmasından sonra, Fransa’nın elinde kalan Suriye’nin tabiî coğrafyasının bir uzantısı olduğu halde, Fransa tarafından, kemalist rejime, yaptığı devrimlerin bir ödülü olarak da sunulmuştu. O zamanlar, bir ara 5-6 devlete bölünen Suriye’de, Antakya ili ve çevresi de, ayrı bir devlet olarak görülmüş, sonra da, başkanlığını Tayfur Sökmen’in üstlendiği bu devlet, Türkiye’ye katılma kararı almış ve bu karar da 1939’da uygulamaya konulmuştu.

O zamandan beri, Hatay Mes’elesi, iki taraf arasında bir sürtüşmeli konu olmuştu, hep ve Suriye resmî dairelerinde ve okullarında, Hatay ilini, Suriye sınırları içinde gösteren haritalar bulunurdu. Hattâ öyle ki, 15-20 sene öncelerde, Hatay’ı olanlar Suriye’ye geçtiklerinde, orada Suriye Hükûmeti onlara Suriye pasaportu veriyor, onlar da oradan kolayca Hacc mekanlarına ve arab diyarlarına vizesiz olarak gidebiliyorlardı.

Hele de, Suriye rejimi, ihtilaller sürecinden kurtulup, Hâfız Esed’in liderliğinde ciddî şekilde güçlenince, Türkiye ile Suriye arasındaki gerilimler Hatay da devreye sokularak, daha bir tırmandırılmak istenmişti. Bunda, Esed Ailesi’nin, gerçekte Hatay’ın Samandağı ilçesinden olmasının da etkisi vardı. Çünkü, Osmanlı’nın parçalanması sonrasında, yüzyıllarca birlikte yaşamış insanların arasına sınır çekilmesiyle, Esed Ailesi de parçalanmış ve bir taraf sınırın güneyinde, diğer taraf da Samandağı’nda kalmış..

Böyle olunca, Tayyîb-.Beşşar Yakınlaşması yıllarında, özellikle de Esed Ailesi’nin Samandağ’daki uzantıları, Suriye’yle kurulan ilişkilerde aslan payını almışlar, oldukça zenginleşmişlerdi. Ama, Suriye’de durum bozulup Türkiye ile Suriye’nin arası da açılınca, bu durumdan da, o zenginleşen kesimler daha çok zarar görmüşler, eskiden elde ettikleri yüksek imkânları kaybettiklerinden, en fazla rahatsız olan kesim durumuna gelmişlerdi.

Bu arada, özellikle Hatay’da Türkiye’nin Suriye siyasetini protesto gösterileri sergileyenlerin ardında, Suriye istihbarat örgütü ‘El’Muhaberat’ın etkisi  hissediliyordu.. Yine de, konu fazla dikkat çekmiyor gibiydi.

Ama, 12 Mayıs 2013 günü, Hatay ilinin Reyhanlı ilçesinde meydana gelen ve 53 insanın hayatına mal olan korkunç patlamalar, konuyu çok net olarak gözler önüne sermişti..

Çünkü, Reyhanlı, Hatay ilçeleri içinde, halkının İslamî hassasiyeti en yüksek olan ilçelerden birisi olarak biliniyordu ve bu bombaların patlatılmasında aslî fail durumundaki sanıkların herbirisinin de, hep, Samandağlı ve hattâ Esed Ailesi’yle akrabalık bağı olan, Lazkiye’ye ve hattâ Şam’a gittiklerinde, bizzat Esed Ailesi ferdleriyle direkt görüşmelerde bulunan  T.C. vatandaşı kimseler olduğu anlaşılmıştı.

Hatay’da çöreklenen bu fitne odağının, ülkenin diğer yerlerinde de benzer mezhebî kıpırdanışları harekete geçirmeye çalıştığı öteden beri hissediliyordu ve bunda, CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun mezhebî mensubiyeti ile; partisinden, özellikle de hemşehrisi olan bazı Tunceli / Dersim m.vekillerinin huzursuzluğu tırmandırmaya çalışan söz ve tavırları ve de, İstanbul’da, Haziran boyunca devam eden ve büyük çapta yüksek sosyete kesimlerinin özgürlük adına, fantastic ve anarşist takıntılarının sergilendiği Taksim Hadiselerindeki vandalizmde, halk kesiminden genelde kimsecikler yokken, daha çok da, İstanbul’un, Sultan Gazi ve Gazi Mahallesi gibi mezhebî yapısı bilinen kesimden kitlelerin bu eyleme yoğun bir katıldığı da bir ayrı gerçekti. İşte bunun içindir ki, özellikle, Reyhanlı Patlamaları’ndan itibaren, Tayyîb Erdoğan giderek artan bir şekilde, devamlı olarak, ülkede bir mezheb çatışması çıkarmak ve bu yolda alevîleri tahrik etmek isteyen bir takım odakların varlığından sözediyor.

Nitekim, Erdoğan, son olarak 17 Temmuz akşamı katıldığı bir iftar proğramında da, bu konuya tekrar değindi ve kurulmak istenen böyle bir tuzağa işaretle, ’Sakın haaa.. Oyuna gelmiyelim.. Bizi bölmek isteyenlerin, mezhep kavgasının içine çekmek isteyenlerin oyununa gelmeyeceğiz.’  hatırlatmalarında bulundu. Erdoğan, özellikle de alevî vatandaşların daha bir dikkatli olmalarını, kendilerini tuzağa düşürmek ve oyunda kullanmak isteyenlerin tezgâhlarına gelmemelerini isteyerek, ’Alevîlik Hz Ali’yi sevmekse, ben dört dörtlük bir alevîyim.. Çünkü Hz Ali’yi çok seviyorum. Ve onun gibi yaşamaya gayret ediyorum..  Ama, alevîyim diye ortaya çıkıp Hz Ali’nin yaşayış tarzından uzak olanlara söyleyebilecek hiçbir sözüm yok.’  diyordu..

Şimdi bu sözler, durup dururken söylenmiyor herhalde... Bu tehlike, en azından Erdoğan açısından bir güçlü ihtimal olarak mevcud..Ve onun elindeki çok yönlü bilgi kaynakları, başkalarının bildiğinden, başkalarının elindekinden çok daha fazla.. 

Bu açıdan, onun bir sorumlu kişi olarak, böyle bir ikazda bulunması normal karşılanmalıdır.

Ama, konunun başka yönleri de bulunmaktadır.

Gözönünde bulundurulması gereken birinci nokta:

Erdoğan’ın laik bir rejimin başbakanı olduğu hususudur. Laik bir rejimin başbakanı olarak bu gibi konularda resmî sıfatıyla görüş belirtmesi, kemalist -müdahaleci - dayatmacı laiklik anlayışının tekrarı ve de yanlış olur. O halde, bu sözler onun başbakan sıfatına değil, bir müslüman kişi oluşuna göre değerlendirilmelidir.

 

Hz. Ali’yi her müslüman sever, amma, onu sevdiğini söyleyenlere bile duyulan bu buğz ve kin niye?

İkinci nokta..

’Şiî alevîler, / ’şia-y’ı Ali / Ali tarafdarı’ olarak isimlendirilen kesim, Erdoğan’ın sözlerinin benzeri beyanlara, sadece lafzen sevme iddiasının yeterli olamıyacağını, o sevgiye bağlılığın gösterilmesini, tam bir tarafdarlıkla, bedel ödemeyi göze almak gerektiğini söyleyerek itibar etmemektedirler. (Nitekim, Erdoğan’ın bu sözleri üzerine, İran’ın, stratejik yorumlar sitesi olan ’tabnak’da, 332722 no. ile 18 Temmuz günü yazılan haber-yoruma eklenen yorumların hemen tamamının, İslamî  kültüründen haberdar kimseler olduğu, yazıların muhtevasından anlaşılmakla birlikte, hemen herbirisinde, Erdoğan’a ağır hakaretler yer alıyor ve bunlar yayınlanıyor, ’münafıklığından, Suriye’deki alevîlerin katledilmesine göz yuman bir cinayetkâr olduğundan, bu gibi sözleri gelecek seçimlerdeki oy için söylediğine, ikiyüzlülüğüne ve âqıbetinin Mursî gibi olması temennileri’ne kadar. Ve bu site, yorumları süzgeçten geçiriyor. 60 yorumu yayınlarken, 3 yorumu ise yayınlamadığını belirtiyordu.)

Bütün bu yazılanlara rağmen, bu satırların sahibi,  Tayyîb Erdoğan’ın Hz. Ali hakkında söylediklerinin siyaseten, oy kazanmak için söylenmemiş, onun samimî duygularını yansıtan sözler olduğuna inanıyor. Esasen, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt-i Peygamber (S)’e sevgi beslememek, hele onlara  buğzetmek bir müslüman için nasıl düşünülebilir?

Ama, Hz. Ali gibi, çocukluğundan itibaren Hz. Peygamber (S)’in terbiyesiyle yetişmiş bir kimsenin yaşayış tarzını, diyelim ki, büyük müslüman kitleler anlamadılar, yanlış anladılar.. Pekiy, sadece Türkiye’de veya Suriye’de, kendilerini -haksız bir iddia ve isnadla- Hz.Ali’ye nisbet edip, ’alevî’ diye niteleyenlerin büyük çapta nasıl yaşadıkları, namazsız-oruçsuz, alkollü içkiler içip, en pespâye eğlenceler içinde yaşadıkları, aqıdevî açıdan da, şiî müslümanların sahib olduğu itiqadî ölçülerle fazlaca bir benzerliklerinin olmadığı nasıl bilinmezlikten gelinir?

Ama, duygu ve düşüncelerini tarihteki acı hadiselere kilitleyip, kendi mezheblerinden olmayan diğer bütün müslümanları Yezîd’in safında ve onun mantığına sahib gibi görenlerin bu durumu anlamaları çok zor..

Ayrıca, Erdoğan’ın ’Ben de Hz. Ali gibi yaşamaya çalışıyorum..’ şeklindeki sözlerini bile, ’Ali Amerika’yla işbirliği mi yapıyordu, İsrail’in elini mi öpüyordu? Suriye’de şiîleri mi öldürüyor, teröristleri mi destekliyordu?’ gibi karşı çıkışlarla alay konusu yapanlar, tuhaf bir hınç içinde, Suriye’de şiî müslümanların yok denecek az oldukları bile olduğunu; Suriye’de yüzde 12-15 civarında olduğu sanılan bir azlık mezhebî grubu ise, kendilerinin değil şiî, hattâ müslüman bile saymadıklarını; ve keza, son 2,5 sene içinde Suriye’de öldürülen 100 binden fazla insanın büyük çapta, bu ülkenin yüzde 80’ini oluşturan bir İslam mezhebine mensub müslümanlar olduklarını hatırlamak bile istemiyorlar. Tek yönlü olarak devamlı tekrarlanan, ’teröristler, tekfirciler‚ Suriye’de halkı öldürüyor, Beşşar Esed de hükûmeti de halkı korumaya çalışıyor.’  gibi iddiaları, ister şiî olsun, ister sünnî veya bunların dışında bir müslüman olsun, elini vicdanına koymadan, nasıl söyleyebilir? Kaldı ki, birilerini tekfirci, kaatiller olarak niteleyenler, asıl kendileri, başkalarını tekfir edip, kitleler halinde öldürmüyorlar mı? (Lübnan Hizbullah Teşkilatı’nın yüzlerce mensubu, taa baştan beri gizlice, son aylarda da açıkça, bulundukları Suriye’de, Baas diktatörlüğüne karşı qıyâm etmiş binlerce müslümanı,  tekfirci diye, terörist diye öldürürken, kendi saflarından yüzlercesini de yitirmediler mi, yitirmiyorlar mı ve onları şehid diye nitelendirmiyorlar mı?) Ve, Saddam’ın Suriye versiyonu olan bir Baasçı’nın, ya da Yezîd’in günümüzdeki bir diğer benzerinin, kanlı saltanatını sürdürmek için bütün bir Suriye halkını ve ülkesini bombardımanlar altında yok etmekten kaçınmadığı ve hattâ artık, şiî diye sahiblenmeye bile çalıştıkları Beşşar Esed gibi bir kanlı diktatörün, ensesine çöktüğü halkın iradesiyle seçilmeksizin, bu ülkeye tahakküm eden 50 yıllık bir Baas diktatörlüğünün uygulayıcısı olduğu nasıl görülmez?

*

Üçüncü bir nokta.. Bu satırların sahibi, İslam tarihinin başlangıç döneminde, müslümanlar arasında ortaya çıkan ihtilaflarda, Hz. Ali ve Hz. Huseyn’in haklı olduğuna inanmaktadır. Ama, o haklılığın ve müslümanların, hem birbirlerini müslüman olarak bilip, hem de  o ihtilaflardaki taraf oluşunun 14 asır sonralardaki bugüne yansıtılmasının ve bugünkü bir takım ferdî veya sosyal iktidarların veya menfaatlerin elde edilmesi ve  korunmasında dayanak veya ölçü olarak alınmasının mantığını kavrayabilmiş değildir. Çünkü, İslam, bütün zaman ve mekanlardaki bütün insanlara hitab etmektedir ve belli bir kabilenin, aşiretin, soyun, ailenin, grubun dini olmayıp, onun yorumu da  sadece birilerinin tekelinde değildir.

 

Hz. Ali’yi sevdiğini söylemeye tahammül edememek komikliği..

Tayyîb Erdoğan’ın Hz. Ali ve alevîlikle ilgili sözleri üzerine, Hubyar Sultan Alevî Kültür Derneği Başkanı’ sıfatını taşıyan Ali Kenanoğlu isimli kişinin yaptığı ve 19 Temmuz günü, yüksek tirajlı laik medyada genişçe yer alan açıklamasındaki şu sözlere bakar mısınız:

’(…) Alevilerin İslam inancı, bu inanç içerisinde Hz. Ali inancı, Hz. Ali’ye yükledikleri anlam ve Hz. Ali’nin yaşamı ile ilgili inandıkları Sünnilikten de Şiilikten de çok farklıdır. Alevilik kendi inançsal bütünüyle bin yıldan fazladır varlığını sürdürmektedir.  (…) Kendini Alevi ilan etmekle yetinmeyen Başbakanın Alevilerle dalga geçer tarzda kendisini dört dörtlük Alevi ilan etmesi de komedi ötesi vahim bir vakadır. (…) Başbakan Alevi toplumuna alay etmeyi bırakıp Başbakan olmanın gereğini yerine getirmelidir. Alevilerin talepleri birinci Alevi çalıştayına katılan çok farklı Alevi kesimlerince ortaklaştırılarak hükumete sunulmuştur. Sayın Başbakan dört dörtlük bir Alevi olmak yerine bu talepleri yerine getirerek iyi bir Başbakan, hak hukuk tanıyan iyi bir yönetici, ayrımcılığı ortadan kaldıran, vicdan sahibi iyi bir insan olmayı hedeflemelidir.’

Bu kişi, taleblerini dile getiriyor.. Bazıları üzerinde durulabilir, elbette.. Ama, özellikle de, ’(…) 5. Kamu kurum ve kuruluşlarında Alevilere yönelik negatif ayrımcı tutumlara son verilmeli 6. Aleviler Demokratik bir ülkede olması gerektiği gibi her türlü alanda eşit haklara sahip olmalıdır. 7. Devlet inançları, ibadetleri ve onların mabetlerini tanımlamaktan, tarif etmekten vazgeçmelidir.’ gibi taleblerde bulunan kişi, bu ülkede yoksa, büyük ekseriyeti oluşturduğu kabul edilen sünnî halkın inancına göre bir rejim olduğunu mu sanıyor? Ve aynı talebleri, bu büyük mezhebî kesim de dile getirecek olsa, kendileri derhal karşı çıkıp, 90 küsur yıldır olduğu gibi hemen, kemalist-laik güç odaklarının yanında yer almıyacaklar mıdır?

Ayrıca, sünnîlikten de, şiîlikten de uzak bir alevilikten söz eden bu kişinin sözleri asıl komediyi oluşturmuyorsa, Ali ve alevilik anlayışını nereye dayandırdığının objektif kaynaklarını, kitabî kaynaklarını gösterebilir mi? Yazılı ve kitabî kaynak olmadan, hele de inanç konularını nasıl anlayabiliriz, nasıl konuşabiliriz? (Cem âyinleri de, Mevlevî âyinleri gibi, bir folklorik unsur olarak ele alınabilir. Ama, bunların yapıldığı yerlerin mâbed olarak kabul edilmesi durumunda.. Şiî müslümanların büyük ekseriyette olduğu İran’a baksınlar, orada  ’mescid’lerden ayrı olarak, cemevi vs. gibi  bir İslam mâbedi var mıdır?)

*

Bir diğer nokta..

Bazı çevreler, inançları konusunda alevîlere haksızlık yapıldığını sanıyor veya ileri sürüyorlar.

Böyle bir şey varsa, böyle olmaması tercih edilir, elbette. Ama, meselâ, şiâ’dan veya sünnîlikten söz ettiğinizde, bu mezheblerin yığınla kitabî kaynakları, âlimleri, medreseleri, vardır. Türkiye’de ve Suriye’de alevî denilen kesimlerin ise böyle bir kaynakları yoktur; onlar kavlî- sözlü iddialara, halk dilinde anlatılan efsane, qıssa ve menqıbelere dayanmaktadırlar. Ki, bu anlatılanlar içinde  Hz. Ali’ye bağlılık adına öyle şeyler vardır ki, Hz. Ali’ye de bühtan olur. Çünkü, bu gibi iddiaların Hz. Ali ile de, İslam ile de bir bağının olduğunu sağlıklı şekilde ortaya koymak mümkün değildir. (Hz. Ali’nin, kendisine Nubuvvet/ Peygamberlik ve hattâ ulûhiyet/ ilahlık nisbet eden bir kişiyi nasıl şiddetle cezalandırdığı kitablarda yazılıdır.)

Evet, ortak bir Ali sevgisinden sözedilebilir, ama, ortak payda olarak Ali kelimesinde buluşuluyor diye, bu sevgi iddiasında bulunan herkesi birbirinin dengi görmek nasıl mümkün olur? Kirli su da, menba suyu da, su olmak açısından aynıdır, ama, başka bir benzerlik?)

Bu cümleden olmak üzere, ’ateist / tanrı inancı taşımayan’ kimseler oldukları halde, kendilerini kurnazlıkla alevî olarak niteleyenleri bir kenara bırakalım.. Meselâ, Anadolu’nun hemen her yerindeki alevî anlayışı, farklı farklıdır. Amasya, Çorum, Tokat, Sivas, Erzincan taraflarındaki alevîler ayrıdır; Orta Anadolu yine ayrıdır.. Maraş taraflarındakiler daha bir ayrıdır. Dersim tarafları ise, daha bir farklı.. Antalya taraflarındaki  Tahtacılar denilen alevîler ile, diğer alevî kesimlerinin hemen hiç bir benzerliği yoktur. Balıkesir tarafları da  daha bir farklı.. Hele, Hatay taraflarındaki alevî denilen kesimlerin inançları da diğerlerinden daha bir farklıdır. Hattâ, bazılarının reenkarnasyon/ tenasuh inançları bile vardır.. (Hoş, sünnî denilenler de aynı durumda değil midir? İzmir, Muğla, Tekirdağ, Kırklareli gibi yerlerin sünnî sayılan müslüman halk kesimleri ile, mesela Konya’nın, Kayseri’nin, İstanbul, Bursa, Adapazarı, Erzurum, Orta Anadolu ve Karadeniz kıyılarındaki sünnî müslüman halk kesimleri arasında ne gibi bir ilgi vardır?)

 

Bu sahada uzman olan bir akademisyene de kulak verelim

Bu vesileyle, Ecevit’in DSP’sinden, bir zamanlar Eskişehir m.vekili de olan Alevî Enstitüsü eski başkanlarından psikiatri doktoru, Prof. Cengiz Güleç’in nusayrilik üzerine, on ay öncelerde, 9 Eylûl 2012 günü çeşitli medya organlarında yer alan görüşlerine bakmakta fayda var.. Prof. Güleç, şöyle diyordu, (Akşam’da) özetle:

- Anadolu Aleviliği'nin öne çıkan ayırıcı özelliği nedir diğer ülkelerdeki varyasyonlarına göre?

Hem Batıda hem bizde Alevilik çalışan herkes ağırlıklı olarak Anadolu Aleviliği üzerinden çalışılıyor. Fakat bugün İran, Irak, Suriye, Bulgaristan Deliorman'da, hatta Budin eski Macaristan'da ve Arnavutluk'da Alevilik olgusu yaşıyor. Dolayısıyla Alevilik denilince Ortadoğu ve Balkanları da katarak düşünmek lazım. Alevilik olgusuna 'Anadolu'da Türkmenlerin özel bir halk dini' şeklindeki bakış artık neredeyse geçerliliğini kaybetti. Bu 1930'larda Fuat Köprülü'nün açtığı bir çığır.

- Ne kastediyorsunuz?

Aleviliği bir Türk inanç sistemi diye iddia etmek, onların Türkçü tezleriyle barışık bir anlayış. 1920-30'larda kemalist ideolojiyle Türk Devrimi diye adlandırılan, değişik alanlarda yapılan sözde reformlarla birlikte kavim anlamında bir Türkleştirme politikası güdülüyor. O dönemde etnologlar bir taraftan ciddi bir şekilde kafatası ölçerken, bir taraftan da yaptıkları kültür araştırmaları çerçevesinde Anadolu'da Alevilik ve Bektaşilik meselesini fark ediyorlar. Sanki temel kurucu oymuşçasına Hacı Bektaş Veli üzerinden bir Alevilik tanımı ve Hacı Bektaş Veli'yi de büyük ölçüde Ahmet Yesevi'ye, yani Türklerin ata yurdu Horasan ve Türkmenistan'a bağlama çabası var. Bir anlamda 'Anadolu'da yapacağımız Türkleştirme için model Türk kimdir?' sorusuna yanıt ararken, karşılarında birdenbire Bektaşileri ve Anadolu Alevilerini buluyorlar.

- Neden Alevi-Bektaşiler öne çıktı?

Çünkü Osmanlı'nın dayanağı olan kültür ve uygarlık temellerinden kopma temel planlardan biri. Seküler, laik, İslami hassasiyetleri gevşek, Cumhuriyet'le uyum içinde, Türk kökenli bir inanç sistemi ve kültürel yapının varlığı yaratılmak istenen ideal Türk için müthiş bir tipoloji. 1930'lardan itibaren Alevi-Bektaşi meselesine ilginin arkasında böyle ideolojik bir kaygı da var.

- Bir yandan 'model Türk' olarak görülürken, Dersim nasıl meydana geliyor?

Zaten Türklük temelli Alevilik anlayışının tökezlediği yer de burası. 37-38'de Dersim'de ayaklanmalar çıkınca fark ediliyor ki Alevilerin tümü Türk, Türkmen değil. Dersim yöresinde, Elazığ, Erzincan, Maraş, Elbistan, Pazarcık... ve dede ocaklarında bir de Kürt Aleviler var. Bu nedenle 38-40'lara doğru Alevilik algılarında bir farklılaşma oluyor. Eskiden Aleviler için 'Yüzde 85'i Türkçe konuşan, yüzde 10-15'de Kürt ve Arap' denirdi. Arap'tan da Nusayriler kasdedilir.

- Nusayrilerle Anadolu Alevileri arasındaki fark nedir?

Nusayrilerin yaklaşık nüfuslarının 1 milyon civarında olduğu varsayılır. Ağırlıklı olarak Tarsus, Adana, Samandağı, Mersin, Antakya'da yaşarlar ve kendilerini daha has Alevi kabul ederler. Arap soyundan geldikleri ve Hz. Ali de Arap olduğu için, Ehlibeyt soyundan gelme ve seyyidlik meselesinde daha doğrudan bir ata ilişkisi kurarlar. Nusayrilerde kutsal silsile, hiyerarşik yapı daha katı. Cemlere katılım orijinali itibariyle yabancıya kapalıdır ama bugün bizde artık yabancı da Cem'e giriyor. Oradaki cemlerde kadın ve erkek ayrı ayrı; bizde değil. Nusayrilik'te sır meselesi çok önemli. Bu Bektaşilik'te 4 kapı 40 makam meselesinde de var. Yani sadece Alevi ana babadan doğmak yetmiyor. Bir toplulukta yetişkin bir Alevi kabul edilmek için tarikat kapısına girmeniz gerekir. O inançta kamilleştikçe olgunlaşma düzeyine uygun sırlar da mürşidler tarafından verilir. Nusayrilikte bunlar daha sıkı tutuluyor. Sünni İslam'la ortak fikir ve inançları daha sıkı, daha yaygındır. Mesela Nusayriler arasında Sünni İslam'ın oruç, namaz, hacca gitmek gibi ritüellerine sıkça rastlarız. Anadolu'da Türkmen Sivas'ta, Isparta'da, Burdur'da, Balıkesir'de Alevi köylerinde 'Dem' adı altında dedenin desturuyla belli dozda alkollü içki içilir. Nusayrilerde bu kesinlikle yok. Hz. Ali figürünün önemi açısından da büyük bir fark var.

- Nasıl bir fark var Hz. Ali bakımından?

Irak'ta da, Suriye'de de 'Aliyullah', yani 'Ali Allah' kavramı var. Anadolu Aleviliği'nde Ali çok önemli olmakla beraber, Allah'la özdeş bir figür değil.  'Hak, Muhammed, Ali' üçlemesi, birlik/tevhid diye bilinir. Bizim için Ali velidir, velayet makamının piridir. Nusayrilerdekiyse tanrısallaşmış bir figürdür. Bu Irak ve Kakailerde de böyledir. Sonuçta, temel teolojik konularda farklılıklar olmakla beraber  -etnik aidiyeti ne olursa olsun- Alevilikte 3 ortak ilke var: Eline, diline, beline sahip çık.

- Alevilik neden bu kadar farklılık gösteriyor?

Bizim bugün Alevilik dediğimiz inanç topluluklarının homojenize olması neredeyse 16'ncı, 17'nci yüzyıldan sonradır. Atalarına, öncülerine baktığınız zaman Melamilik, Kalenderilik, Haydarilik gibi Hıristiyan heteredoks grupların da dahil olduğu- çok değişik heteredoks gruplardır. Osmanlı'nın son dönemlerinde Anadolu'ya baktığınız zaman bugün bizim İslamcıların iddia ettiği gibi bir yapı değil; heterodoks inanç gruplarını görürsünüz. Anadolu halk İslamı son derece gevşekti. Bu nedenle Alevi ve Sünni köyleri yan yana yüzyıllarca yaşayabildi. Bugünkü Diyanet'in veya radikal İslamcıların temsil ettiği İslam'la hiçbir ilgisi yoktu. O nedenle Anadolu Müslümanlığı diye farklı bir İslam türünden bahsetmek bile mümkün. Anadolu 12, 13'üncü yüzyıldan Cumhuriyet'in ortalarına kadar heteredoks topluluklar cennetidir.

- Alevilerle İran Şiileri arasında nasıl bir ilişki var?

Ehlibeyt, Hz. Ali, 12 İmam meselesine bağlılık dışında Anadolu Alevilerinin Şiilikle hemen hemen hiçbir ortak noktaları yoktur. Biz bugün Vahabilik veya Selefilik gibi Sünniliğin en Ortodoks yorumunu rahatsız edici buluyorsak, Şiiliğin yorumu da bundan farklı değil.  Şiiliğin temel dayanağı imam meselesidir. İmamlara da tanrısallık atfedilir, Hz. Ali ve onun soyundan gelenlerin siyasal erk sahibi, hüküm verici olma iddiası, arzusu 7'inci yüzyıldan beri vardır ve bunlar dönem dönem İran'da yaşamıştır. Şu anda da o tarihi geleneğin bir parçasını görüyoruz. Anadolu Aleviliği'nde siyaset ve din arasında böyle bir ilişki yoktur.

- Ortadoğu'da yaşananların biraz mezhepçi algı oluşturduğu ve Türkiye'deki Alevilerde rahatsızlık yarattığı biliniyor. Aleviler Suriye meselesinde homojen bir tavra sahip mi?

Bence bu işin şöyle bir yönü var. Anadolu Alevilerinin sekülerizme, modernizme, Cumhuriyet ideolojisine ve demokrasiye daha açık oldukları bir gerçek. Bu kavramlarla birlikte Anadolu'daki Alevilerin büyük çoğunluğu neredeyse son 50 yıldır büyük çoğunluğu sol hareketlerin içinde yer aldı. Bu durum sol ideolojiyle de çok alakalı. (…)

- Kim yapıyor bunu?

Dış güçler vesaire gibi bir komplo senaryosuna gerek yok. İçimizde böyle fanatik, dogmatik gruplar var zaten. Ben dindarlara hep saygılıyım, dindarlığı da önemserim ama dinciliğe hiçbir sempatim yok. Ve bunu AK Parti ile birlikte çok ciddi bir şekilde desteklendiğini, nemalandığı ve toplumun da bundan çok ciddi fırsatçılık yaptığını görüyorum. AK Parti'nin oyu yüzde 50 ama bunların hepsi AK Parti'nin dünya görüşünü paylaşıyor anlamına gelmiyor. (…)

- Alevilerin İran konusunda da böyle bir blok tavırları olur mu?

İran'a karşı böyle bir kuşatma açıldığında Anadolu Alevilerinin İran yanlısı bir blok olacağını kesinlikle düşünmüyorum. Çünkü, Şiilik Anadolu Aleviliği ile çok barışan bir şey değil. İran'ın kendi içindeki 3–4 milyon Alevi topluluğa ne yaptığını zaten biliyoruz. (…)’

*

Evet, bu konularda, hepimiz yetersiz bilgilere sahib olabiliriz. Bilmemek değil, öğrenmemek ve hele de bilmeden ve öğrenmeden konuşmak, akla ziyandır.

Ama daha da önemlisi, bu temel yapıları ve farkları bilmeden, hele de tarafların birileriyle ittifaklar kurması veya birilerine düşman olması, birbirlerini boğazlaması, yazık olur. Zâten, müslüman coğrafyalarındaki nica boğazlaşmalar inanç kılıfına bürünerek, yeterince mevcud iken, bu kanlara., bu ateşlere yenilerini eklemenin ağır vebalini unutmamak dileğiyle..

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim