Akrediteydim, Ordaydım

18.09.2008 14:09

Dr. Sivilay Genç (Abla)

Sevgili okuyucularım, Ben de akredite oldum. ‘80 yaşında bir nineden ne zarar gelecek’ diye düşünmüş olmalılar ki; Genelkurmay akreditasyon sınırlarını genişlettiği son toplantıya beni de davet etti. Bugün size ‘insanlık için küçük ama benim için büyük’ bu buluşmanın tüm detaylarını aktarmak istiyorum.

Taraf’ın tek akredite gazetecisi olduğumu öğrendiğimde; bedenimi ve benliğimi tarif edilmesi imkansız bir heyecan sardı. İki gün öncesinden Ankara’ya gitim ve Genelkurmay karargahını gören bir otele yerleştim. Toplantı sabahı 05.30’da uyandım. En ‘hardcore’ kamusal alanın hakkını vermek için oruç tutmadım. Kurşunkalemlerimi jilet gibi açtım. Silgimi ve not defterimi özenle çantama yerleştirdim. Görüşme sırasında kan şekerim düşerse diye akide şekerlerimi de unutmadım. Tam tekmil bir vaziyette Genelkurmay Başkanlığı binasının yolunu tuttum. Binaya vardığımda sabah 6.30’du. Kapıya vardığımda ilk gelenin ben olmadığımı anladım. Akreditasyon yasağı yeni kalkmış gazeteciler de erkenden kalkıp gelmişti.

Biz dört gazeteci; Genelkurmay nizamiyesinin önünde beklemeye başladık. Onlarla şekerlerimi paylaştım. Bir diğeri eşinin yolluk olarak verdiği kurabiyelerden ikram etti. Kurabiyelerin tadı oldukça tuhaftı ancak ordumuzun uzattığı bu dostluk eline bir eşin verebileceği en güzel cevaplardı aynı zamanda. Kadıncağız, günün anlam ve önemine binaen haki yeşil kurabiye yapmaya çalışmış, bunun için de hamuruna bol miktarda kekik ve nane karıştırmış.

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı, zaman su gibi akıp geçti ve görüşme zamanı yaklaştı. Genelkurmayı su yolu yapmış tecrübeli gazeteciler de gelince içeri alındık.

Şimdi; kemerlerinizi bağlayın ve Türkiye gazetecilerinin miracı sayılacak bu kavuşmanın tadını çıkarın:

Sivilay Abla  ile Genelkurmay’da bir koca gün

Askeri sınırlara girer girmez içimizdeki asker uyanıyor sanki. Kendimizi bize eşlik eden subayla aynı adımları atarken buluyoruz. Üzerinde adeta uygun adım yürüdüğümüz kırmızı yolluk Oscar Ödülleri için Kodak Theatre önünde toplanan film starlarını bile kıskandıracak kadar asaletle uzanıyor önümüzde. Koridor şampanya köpüğü renginde saten boya ile boyalı. Duvar diplerinde rutubetten kaynaklanan yer yer dökülmeler hepimizin dikkatini çekiyor. TSK’nın devlet bütçesini harcamadaki hassasiyetini hep birlikte hatırlayıp takdir ve şükran hislerimizi gözlerimizle ifade ediyoruz.
Adeta Cape Canaveral uzay üssünden fırlatılmış bir roketin Mars İstasyonuyla kenetlenmeye hazırlanan uzay mekiği gibi ilerliyoruz uzun koridorlarda. Bize eşlik eden subaylar varışa yaklaştıkça yakıt tankları gibi birer birer kopuyor bu mekikten.

Sonunda büyük buluşmanın gerçekleşeceği salona varıyoruz. Erken dönem Türk lambiri sanatının en mükemmel örneklerinden biri  olan salon bizi içine almaya hazır. İki kanatlı kapının aynı anda açılması ve açılırken tek bir kapı gıcırtısı duyulmaması burada kapıların düzenli olarak yağlandığının en somut kanıtı olsa gerek.

Kenetlenmeye  30 saniye kala içimizden geri sayımı başlatıyoruz ve 2, 1, 0 dediğimiz anda Genelkurmay Başkanımız  teşrif ediyorlar. Hepimiz zıpkın gibi ayağa kalkıyoruz. Kendisinin zarif baş selamıyla evimiz kadar rahat koltuklara dönüyoruz yeniden.

Ve sayın Paşamız konuşmaya başlıyor. O ağızdan dökülen her bir harfı not almalıyım. Ancak kulaklarım iyi işitmiyor. Elim de titrediği için bazı kelimeleri kaçırıyorum. Önümde oturan Milliyet Genel Yayın yönetmeni Sedat Ergin’in kağıdından kopya çekmek için uzanıyorum. Beni fark eden Fikret Bila Sedat’ı uyarıyor, Sedat eliyle kağıdı örtüyor. Neyseki imdadıma Murat Yetkin yetişiyor. Kaçırdığım yerleri onun kağıdından tamamlıyorum.

Soru cevap bölümüne geliyoruz. Melsektaşlarım tek tek ayağa kalkıp önünü ilikleyerek soruyor sorularını. Benim ilklenecek bir kıyafetim olmadığı için utanıyorum soru sormaya. 27 Nisan E-Muhtırasını soruyor biri. Paşanın cevabı tekrar tekrar okumamız gereken, üzerinde hep birlikte düşünmemiz gereken derinlikte. ‘Yorum yok’ diyor. Siz deyin beş ben diyeyim sekiz mesaj dolu bu olağanüstü cevap üzerine Mustafa Karaalioğlu ile göz göze geliyor, yaşadığımız tatmin duygusunu birbirimizle paylaşıyoruz. Sonra 28 Şubatı soruyor bir başkası. Kumandan, neredeyse daha kısa pantolonlu bir çocukken yapılmış bu darbeye sahip çıkıyor. Devlette devamlılık esastır prensibinin en göz doldurur derslerinden birini veriyor bizlere.

Orada erinç içinde otururken bizim için çarpan bu büyük yüreklere bakıyorum, sonra bizim Yasemin’in, Ahmet’in, Yıldıray’in, Etyen’in askerleri kıyasıya eleştiren yazılarını gözümün önüne getiriyorum. Onlar da keşke burada olabilse diye hayıflanıyorum.

Bizlere simit ve çay ikram ediliyor. Ankara simitini özlemişim ancak bu yediğimiz simitten öte. Ağızıma gelen her bir susam taneciği damağımda lezzet fırtınaları koparıyor. Önümde duran çay bu ziyafetin ortağı olmak için adeta sabırsızlanıyor, Karadeniz gibi kabarıyor, dalgalar incebelli bardağın kıyılarına çarpıp çarpıp duruyor.

Ben yazmaya siz de okumaya doyamadınız biliyorum. Her güzel şeyin sonu olduğu gibi akredite başlayan ve akredite süren günün sonuna geliyoruz. Yeni akredite Yeni Şafak Temsilcisi Abdulkadir Selvi’nin dediği gibi ‘Bu davetin kıymetini bileceğiz.’ Akreditemiz düşmesin diye çok çalışacağız.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim