1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. AKP size niye güvensin ki
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Yazarın Tüm Yazıları >

AKP size niye güvensin ki

A+A-

İslami duyarlılığa sahip bir partinin Türkiye’deki vesayet rejimini değiştirmek, sistemi demokratikleştirmek üzere ısrarlı çaba göstermesi, ‘soldaki’ yelpazeyi de epeyce hazırlıksız yakalamış gözüküyor. Çünkü ‘sol’ bugüne kadar bütün özgürleşmeci adımların geleneksel olarak kendisi tarafından atılacağı şeklinde bir siyasi hurafenin peşine takılmıştı. Bu durumda olaya tersten yaklaşıp, ‘mademki AKP bunları yapmaya yöneldi o zaman sol bir bakışa sahip’ de denebilirdi. Ama bildiğiniz üzere bu söz konusu bile değil, çünkü AKP ‘laik’ değil. Böylece Türkiye’deki ‘örgütlü solun’ gerçek niteliğine, son kertede belirleyici özelliğine de gönderme yapmış oluyoruz. Karşımızda sekülerleşmeyi otoriter zihniyete hapseden bir laiklikten hareketle özgürlük tanımı yapan, sonra da bu özgürlüğü ‘solun’ doğal uzantısı olarak sunan siyaset dışı bir yaklaşım var.

Öte yandan bu tutumun bütün ‘solu’ kapsadığını söylemek tabii ki mümkün değil. Nitekim bugün ‘sol’ içinde hem gerçek anlamıyla özgürlükçü olmak, hem de AKP’ye mesafeli durmak isteyen bir grup insan bulunuyor. Ancak soru bu tutumdan siyasi bir yaklaşımın çıkıp çıkmayacağı, daha doğrusu bu bakışın ‘solun’ apolitik konumunu ne kadar değiştirdiğidir.

Sözünü ettiğimiz yaklaşımın bugünlerde en çok öne sürdüğü talep seçim barajının indirilmesi... Gerçekten de ilk bakışta itiraz edilmesi mümkün olmayan bir talep. Çünkü parlamentodaki toplumsal temsilin budanması, yasamanın meşruiyetini azaltma etkisine sahip olabileceği gibi, demokrasi fikrinin temeline de aykırı. Barajı savunanların zaman zaman öne sürdükleri üzere, temsilde adaletin istikrar ile dengelenmesi gerektiği savı da fazla inandırıcı değil. Çünkü bu ilişkide bir simetri yok... İstikrarın temsilde adaleti sağlayıcı bir yönü olmamasına karşı, temsilde adalet toplumsal temelde istikrarın da önkoşullarından biri. Diğer bir deyişle toplumsal adalete dayanmayan bir istikrarın aslında bir tür istikrarsızlık oluşturma ihtimalinin çok yüksek olabileceğini, hele Türkiye gibi cemaatçi yapının sürdüğü ülkelerde bu istikrarsızlığın ihtimal boyutunu kolayca aşabileceğini tahmin edebiliriz. Dolayısıyla istikrar tutkusunun demokrasilerin meşruiyetini zedeleme ihtimali olduğunu, oysa temsilde adaletin demokrasilerin kalıcı bir istikrar yakalamaları için asgari bir zemin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bu durumda ‘soldaki’ bu talebin gayet anlamlı olduğunu teslim etmek gerekiyor. Ne var ki sorumuz anlamlılık üzerine değil, bu talebin ‘siyasi’ işlevi üzerine... Herhangi bir talebin ‘siyasi’ işlev görebilmesi, ilkesel anlamlılığıyla değil, siyaseti oluşturan çerçeve içinde neyi ifade ettiğiyle bağlantılıdır. Buradaki çerçeve ise ‘demokrasi’ kelimesiyle oluşuyor... Kısacası soru şu: Türkiye bir demokrasi midir? Yoksa başka bir şey mi? Eğer demokrasiyse barajın düşürülmesi talebine karşı çıkılamaz. Eğer bu bir ‘eksik demokrasi’ ise bir an önce bu hayati eksiğin tamamlanması gerekir. Ama ya Türkiye’nin bir demokrasi olmadığını düşünüyorsak? Ya bu rejimi bir ‘vesayet sistemi’ olarak algılıyor ve parlamentonun varlığını da ‘eksik vesayet sistemi’ olmanın getirdiği bir durum olarak görüyorsak? Yani sistemin parlamentoya ‘kerhen razı olunan bir yanlış’ olarak tahammül ettiğini düşünüyor ve demokrasiye geçmek için önce yasamanın bizatihi işlevinin değişmesini hedefliyorsak?

Özal meseleye böyle bakıyordu... Erdoğan da böyle bakıyor. Birkaç hafta önceki yazarlarla yaptığı kahvaltılı toplantıda barajın düşürülmesinin hiçbir biçimde gündeminde olmadığını, bunun ancak ‘ilerde’, demokrasinin yerleşmesiyle birlikte söz konusu olabileceğini söyledi. Anlaşılan Erdoğan açısından şu an, parlamentoda toplumsal temsilin daha adaletli olmasına kıyasla çok daha önemli bir problem yaşanıyor. Bu da bizzat parlamentonun siyasetteki etkinliğinin sağlanması meselesi ve barajın düşürülmesinin bunu tehlikeye düşüreceğini öngörüyor. Çünkü bu durum bir yandan çoğunluk iktidarı oluşturma imkânını kısıtlarken, muhalif partilere parlamentonun çalışmalarını kadük etme fırsatları da yaratıyor.

Bugün İslami duyarlılığı temsil eden, yani resmî ideolojinin gayrımeşru ilan etmek için dört koldan uğraştığı bir parti, Türkiye’yi vesayet rejiminden çıkarmaya, demokrasiye geçirmeye çalışıyor. Bu çabayı çok daha demokratik usüller üzerinden gerçekleştirebilecekleri açık... Ama AKP demokratlık sözü vererek yönetime gelmiş bir parti değil. Varlığıyla demokratikleşme sürecini taşıyan ve bu süreç içerisinde adım adım demokrasiyi öğrenen bir parti. Muhalefetteki partilere baktığınızda, bunun nasıl bir yenilik olduğunu görmemek ise imkânsız... Meclis’in kültürü ve zihniyet geleneği, Türkiye’nin bir demokrasi olmadığının açık delili. Bugün AKP bu kıskaçtan çıkmaya çalışıyor ve geçiş döneminde gereksiz risk almak istemiyor.

‘Solcuların’ da kendilerine şu soruyu sormaları gerekiyor: Önemli olan hangisi? Eksik vesayet sistemindeki bir parlamentoda temsilde adaletin sağlanması mı? Yoksa eksik vesayet sisteminden demokrasiye doğru geçilirken istikrarlı bir meclis iradesinin ortaya konması mı?

Öte yandan bu iki amaç niçin aynı anda gerçekleşmesin? Yani bir yandan baraj düşürülüp temsilde adalet sağlanırken, daha demokratik hale gelen bu parlamentonun vesayet sistemini dönüştürmesi mümkün değil mi? Kuramsal olarak mümkün... Ancak kuramdan pratiğe geçişin basit bir koşulu var: Meclisin gerçekten de bu yönde birlikte irade koyacağına güvenmek gerekiyor. Şimdi herkesin bir an durup kendisini AKP’nin yerine koymasında yarar var... Siz bu parlamentodaki diğer siyasi partilere güvenir miydiniz? Her fırsatta AKP’ye güvenmediklerini söyleyen ilkeli arkadaşların, siyasetçilerin ve muhaliflerin galiba meseleye bir de diğer taraftan bakmaları lazım: AKP asıl size neye dayanarak, niye ve nasıl güvensin ki?

TARAF

YAZIYA YORUM KAT