1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Akit ve Vakit’e yönelik saldırılar, meğer “plânlı” imiş!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Akit ve Vakit’e yönelik saldırılar, meğer “plânlı” imiş!

A+A-

Hatırlarsınız...

Benim; şöhreti “sınır ötesi”ne ulaşan “Renault” marka bir otomobilim vardı... Galeriden almış, eve gitmiştim.... Henüz, yarım saat geçmemişti ki... Yani, 1997 yılının 10 Ağustos’unu, 11 Ağustos’una bağlayan gece; gözlerimizin önünde çalınmış ve ben o arabanın peşinde “tam 5 ay 13 gün” boyunca koşmuştum.
Yine hatırlarsınız k;
Bu köşede; tam “113 gün” süreyle, hemen her gün “otomobilin plakası”nı yayınlamış; “Polis ve Jandarma’nın, otomobili hâlâ bulamadığını” deklâre etmiştim...
Olayı, dönemin ANAP Milletvekili Sayın İlhan Kesici’ye de aktarmıştım... O da, sağolsun; Emniyet’i alârma geçirmiş, durumdan dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ve İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’nu haberdar etmişti...
Onlara demişti ki;
“Ya bu otomobili bulacaksınız, ya da bu arkadaşa yeni bir otomobil alacaksınız!”
Ama, bulunamıyordu otomobil.
Bir yandan polis, bir yandan Akit okurları seferber olmuşlar, Türkiye’nin dört bir yanında benim “Reno”yu arıyorlardı ama bulamıyorlardı.
DERİN GÜÇLER’İN ELİNDE!
Uzun lâfın kısası;
O araba, “tam 5 ay 13 gün” boyunca her yerde arandı ama bulunamadı... Bulunmaması da gayet normaldi, çünkü araba “derin güçler” tarafından kullanılıyordu...
O günlerde; “Göreceksiniz, bu işin altından ikinci bir Susurluk çıkacak” dediğimi herhalde hatırlarsınız...
Nitekim;
“Çalma” işinin “emekli bir polis” tarafından organize edildiği, otomobilin, “Türk İntikam Tugayı” tarafından kullanıldığı ve son olarak da, eğer aslı varsa “Bolu’da bir galerici”ye satıldığı, sonradan ortaya çıkmıştı!..
Neyse ki;
“Çember” daralınca otomobil bulundu ve demin de dediğim gibi, 5 ay 13 gün sonra bana teslim edildi...
Teslim edildi edilmesine de; arabanın başına hemen her gün bir haller gelmeye başladı... Kimi gün tekerinden “10 cm” büyüklüğünde “çivi” çıkıyor, kimi gün “kaporta”sı çiziliyor, kimi gün “ayna”sı, kimi gün de “cam”ları kırılıyordu.
Tamam, bu “taciz”lerin sebebini anlıyordum anlamasına da, bir gün; koskocaman kapıyı, “kanırtılarak bükülmüş” bulunca, anladım ki “mesaj”lar hedef büyütmeye başladı.
Arabama yönelik “taciz”leri, evime yönelik “haciz”ler ve “boğuk sesli” birileri tarafından açılan “öldürüleceksinizzz!” telefonları takip edince, “tamam” dedim;
“Bir an önce susmamı istiyorlar... Eğer susmazsam, icabıma bakacaklar!”
Nitekim, baktılar da!..
Bu “taciz” ve “tehdit”lerden bir yıl sonra, “Çete-Mete Tezgâhı” ile “gözaltı”na alıp, 6 gün nezarethanede tuttular!..
Ama, yine de susturamadılar!..
YAŞADIĞIMIZ 3 OLAY
Ne yalan söyleyeyim;
“Otomobil olayı”na, ilk günlerde sıradan bir “hırsızlık” olayı olarak bakmış, altında “siyasi bir sebep” aramamıştım.
Ama; benim, arkadaşlarımın ve gazetemin uğradığı “sözlü ve fiili saldırılar”ın bütününe bakınca anladım ki, tüm bunlar birer “plân” dahilindedir.
Çok çok iyi biliyorsunuz ki;
Yayın hayatımıza atıldığımız günden bu yana “çok yoğun sözlü ve fiili saldırılara” maruz kaldık...
Bu baskıların kimi “yasal kılıflı” baskılardı, kimi de “illegal” saldırılar... “Ölüm” temalı “tehdit telefonları”nı zaten saymıyoruz... Merkez binamızın önüne “el bombası” bırakıldı, “Kaleşnikof”tan kurşunlar sıkıldı, “400 polis, iki panzer ve keskin nişancılar” eşliğinde “baskın”lara maruz kaldık!.. “Mafya bozuntusu” kişilerin “iftira”ları üzerine “gözaltı”lar yaşadık...
Ve en son olarak da; değil Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, dünya tarihinde bile eşi-benzeri görülmemiş bir “dâvâ”ya, evet “312 General Dâvâsı”na muhatap olduk...
Kısacası; yayın hayatımıza atıldığımızdan bu yana; hem “linç girişimleri”ne, hem de “yargısız infaz” teşebbüslerine maruz kaldık... Ama, her “sözlü ve fiili saldırı”nın ardından, bir tek söz söyledik:
“Susmayacağız!”
“Bizi susturamazsınız!”
Zaten, susturamadılar!..
İtiraf edelim ki;
Bu “sözlü ve fiili saldırılar”ın perde arkasında; “dikensiz gül bahçesi” isteyen “Hükümet”lerin ya da “koltuk konforu”na dokunulmasını istemeyen “bürokrat”ların var olduğunu düşünüyorduk... Öyle ya; “Vakit, muhalif bir gazete” idi ve gerek hükümetler, gerek bürokratlar bu “muhalif ses”ten rahatsızdı!.. Dolayısıyla, “Vakit’le mücadele” etmeleri gayet normaldi!..
Ama, kazın ayağı hiç de öyle değilmiş!..
Meğer, bütün bu olan-bitenler, bir “plân” dahilinde, bir “strateji” gereği yürütülüyormuş!..
Meğer, “kiralık tetikçi” bulup “adam öldürten”, sonra da “kendi cinayetlerinden Vakit’i sorumlu göstermek” isteyen, hep onlarmış!..
Peki, kimmiş onlar?
Bir dönem, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya tarafından kurduruldu ortaya çıkan Batı Çalışma Grubu hükümranlığını sürdürdü ve Türkiye’de “fişlemedikleri kişi ve kuruluş” bırakmadılar...
Kimileri hakkında “Andıç”lar hazırlandı!..
Daha sonra, benzeri bir “illegal yapılanma”yı, bu defa “Cumhuriyet Çalışma Grubu” adıyla, dönemin Jandarma Komutanı Org. Şener Eruygur’un kurdurduğu ve yönettiği ileri sürüldü.
İşte bu “illegal yapılanma”nın Vakit’le ilgili bir “plân” hazırladığı, “Vakit Gazetesine Karşı Alınacak Tedbirler” başlıklı bu “şeytanca plân”la, Vakit’in, nasıl “susturulmak” istendiği yeni yeni ortaya çıkıyor!..
Sadece “3 olayı” örnek verelim:
¥ Tarih 29 Ekim 1999...
“Cumhuriyet’in 76. yılına “Baskın”la girdik... Gazetemizin merkez binasına; “iki panzer ve keskin nişancılar” eşliğinde gelen “400 polis”, tam 3 saat süreyle gazetemizde “terörist”(!) ve “silâh”(!) aradı!.. Sizin anlayacağınız; çetelerin, mafya liderlerinin cirit attığı, yolsuzlukların, rüşvetin kol gezdiği, insan haklarının ayaklar altına alındığı bir dönemde, bu gerçekleri dile getiren gazeteniz, susturulmaya çalışıldı...
¥ Tarih 11 Ocak 2000...
Bağcılar’da bulunan merkez binamıza, gece saat 01.00 sıralarında plakası belirlenemeyen bir otomobilden Kaleşnikof marka uzun namlulu silahlarla 14 el ateş açıldı. Saldırıda, yönetim birimimizin bulunduğu üst katlara isabet eden kurşunlar, bazı camların kırılmasına sebep oldu. Saldırganlar, kullandıkları Kaleşnikof’u olay yerinde bırakarak kaçtılar.
“Tetikçi”yi ara ki, bulasın!..
¥ Tarih 21 Mayıs 2004...
Ankara 20. Asliye Mahkemesi, yazarımız Asım Yenihaber’in bir yazısından dolayı 312 general tarafından açılan tazminat davasını sonuçlandırırken, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir rekora imza attı... Yazara ve gazetemize verilen 624 milyar liralık para cezası, yasal faizleri de eklenince yaklaşık 900 milyar liraya baliğ oluyor... Bu, gazeteler ve yazı yazarak geçinmeye çalışan yazarlar için verilen en büyük para cezası... Anlamı ise çok açık...
“Düşünceni ifade etme. Kepenklerini kapa ve yayın yapma!”
O tarihlerde, uğradığımız “fiziksel saldırı”ları ve “ekonomik linç girişimleri”ni işte bu şekilde haber vermiştik...
BİZİ SUSTURMAK İÇİN!
Sizler de kabul edersiniz ki;
Özellikle de, bu son üç olayın benzeri; ne Türkiye Cumhuriyeti’nde, ne de dünyanın herhangi bir ülkesinde meydana gelmiş değildir!..
Ama Vakit, işte böyle “badire”ler atlattı!..
Hem de, “bir plânın gereği” olarak!..
Bu plân, “TSK içindeki cuntacılar” tarafından oluşturulan “Cumhuriyet Çalışma Grubu” adlı “illegal çete”nin işiydi...
“Vakit’i susturmayı” hedefleyen “şeytanca plân”ın maddeleri şöyleydi:
¥ Her gün Adli Müşavirlikçe gazete taranarak suç unsuru tespit edilen haber ve yorumların İstihbarat Yönetim Şube Müdürlüğü’ne bildirilmesi,
¥ Tespit edilen suç unsurları doğrultusunda ilgili kişi, kurum ve STK’ların, duruma göre açık veya kapalı olarak uyarılması ve dava açmalarına öncülük edilmesi,
¥ Bu şekilde organize edilen yoğun davalarla gazetenin çalışamaz hale getirilmesi...
Yukarıdan beri saydığımız maddeler, “legal”(!) görünümlü “linç girişimleri”dir!..
Ki, bunlara “kartel gazeteleri” de, haber ve köşe yazılarıyla “yardım ve yataklık” etmişlerdir!..
Bir de “illegal yöntemler” var ki; bunlar “insanın kanını donduracak” cinsten!..
Buyurun, o maddeleri de okuyalım:
¥ Gazete dağıtım sistemi ve dağıtım şirketi takibe alınarak, dağıtım araçlarına yönelik eylem yapılması,
¥ Gazetenin baskıya girdiği akşam saatlerinde, gazete binasının elektrik, gaz, yangın güvenliği gibi alanlarına yönelik saldırı ve sabotajlarda bulunulması,
¥ Adam kaçırma, tehdit, darp gibi yollara başvurulması, uygulanabilir ve etkin hareket tarzları olarak değerlendirilmektedir.
Hemen söyleyelim; “Plân”da öngörülen bu “saldırı”ların tamamını yaşadık biz!..
Gazetemizin önüne “el bombası” bırakılması ve merkez binamızın “Kaleşnikoflu saldırı”ya uğraması, sadece iki örnek!..
“İllegal çete”lerin iftiraları sonucu Genel Yayın Koordinatörümüz Mustafa Karahasanoğlu’nun, Yayın Kurulu Üyemiz Hasan Hüseyin Maden’in ve ben Hasan Karakaya’nın yaşadığı “gözaltı”lar, herhalde “şeytanca plânın gereği” idi!..
Sonuç olarak söylemek istediğimiz şu:
Bizim, “doğaçlama” olarak geliştiğini sandığımız olayların birçoğu meğer “plân gereği” imiş!..
Evet, “Vakit’i susturma” plânının gereği!
Ne var ki; “legal ve illegal saldırılar”a rağmen, bugüne kadar susmadık, inşallah bundan sonra da susmayacak ve “gerçekleri haykırmaya” devam edeceğiz!..
Tabii, “darbeci”leri deşifre ederek, “özgürlük düşmanları”nın maskelerini indirerek!..
MAĞDURUM DA MAĞDURUM!
Bunları yazdım ki; hem “28 Şubat’ın ne olduğu”, hem de “asıl kimi mağdur ettiği” iyice anlaşılsın!..
Bugün bakıyorum da;
28 Şubat rüzgârının ufacık bir “yel”ine maruz kalanlar, kalkmış; “Mağdurum da mağdurum!” diyerek ortalığı ayağa kaldırıyor!.. Gören de “işkence” gördüklerini filan sanacak!..
Oysa, 28 Şubat, adamın veya madamın 80 kilometre uzağından geçmiş!.. Yani, “teğet” bile geçmemiş!..
Söyleyin Allah aşkına;
28 Şubat’ı “yaşayan”ların değil, “uzaklardan hayal-meyal görenler”in bu kadar cayırtı kopardığı şu günlerde, biz ne yapalım?.. Ortalığı, velveleye versek yeridir... Ama biz, bu defa da, hakkımızı “Yargı”da arayacağız!..
Evet; Çevik Bir ve ekibi tutuklanıp Sincan Cezaevi’ne konuldu ve böylece “İlâhî Adalet” yerini buldu... Şimdi sıra, “Türkiye’nin Adaleti”nde!.. Çünkü, biz de, onlardan hesap soracağız!..
Belki “Reno”dan başlarız!..


İntikam olmasa!
Dün Yayın Kurulu’nda okunan bir haberde; “28 Şubat’ın asıl mağdurları” olan “başörtülü öğrenciler”in; Çevik Bir’den hesap soracakları, zira “yıllarımızı çaldılar” dedikleri ifadesini duyunca, gözlerim daldı, 15 yıl geriye gittim...
Bir “anne” gelmişti ziyaretime... Kucağında 7-8 aylık bebeği vardı... Kocasını, “asılsız bir suçlama” ile içeri atmışlardı... Perişandı, çaresizdi, öfke doluydu... “Yalvarıyorum Allah’ım” diyordu; “Bunların hesabını soracağım gün geldiğinde benim gönlümden merhamet duygusunu al!”
Şimdi kalkmışlar; “intikam hissi” beslemeyin, “rövanş alma” duygusuna kapılmayın diyorlar...
28 Şubat’ı “takvim yaprakları”nda görenler, elbette böyle konuşabilirler...
Ama 28 Şubat’ın, üzerlerinden “buldozer” gibi geçtiği insanlardan, “işlerini, eşlerini, yıllarını ve hayallerini kaybetmiş” mağdurlardan bunları beklemek kimsenin hakkı değildir.
Çünkü o insanlar, tam 15 yıl boyunca, bu “intikam” hissiyle yaşadılar... Onları ayakta tutan bu duygudur...
Unutmayalım ki; onların “vicdan”larında oluşan deprem kamuoyunu sarsmasaydı, belki “28 Şubat Soruşturması” başlamazdı...
Demek ki, “intikam” duygusu, çok da kötü değildir!..

 YENİ AKİT 

YAZIYA YORUM KAT