Akhisar’da Selefilik Ekolü Konuşuldu

09.04.2011 02:05
Akhisar’da Selefilik Ekolü Konuşuldu
Akhisar Özgür-der temsilciliğinde düzenlenen seminer programlarının bu haftaki konuşmacısı İzmir Özgür-Der'den Ayhan Yaraşıklı oldu.

İlk Dönem İslam Tarihi ve Ekoller üst başlığıyla yapılan seminer programının konusu ise 'Selefilik'ti. İlk dönem İslam tarihinde yaşanan fitne olaylarını bilmenin ekolleri ve bu ekollerin siyasi, dini yorumlarını anlamada gerekli olduğunu belirten Ayhan Yaraşıklı özetle Selefilik hakkında şunları anlattı:

Selefîlik İslam düşünce tarihinde önemli bir akımdır. Akıl-nakil ilişkisi çerçevesinde oluşmuş iki köklü ekolden biri selefîliktir.

Selef kelimesi, şimdikine nazaran daha önce yaşamış, gelip geçmiş önceki kuşakları ifade eder. İslam düşünce tarihinde 'selefiye' adı geçmişte ve günümüzde kullanılmakla beraber, aslında bu isimde muayyen bir mezhep yoktur. Nasıl ki 're'yciler' adında muayyen bir mezhep olmayıp, re'yci mezhepler varsa, selefiye (selefîlik) de, bir mezhepten daha genel olarak bir yöntem, yaklaşım tarzı ve anlayıştır.

Selefiye, Kur'an ve hadisle birlikte, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn nesillerinin söz ve davranışlarını kudsiyet mertebesinde benimseyen; nassı ve nakli dinî bir dokunulmazlık  seviyesine yükselten, nassa itiraz ve muhalefet etmeyi, tenkid ve tevil yapmayı kesinlikle kabul etmeyen anlayıştır. Daha da daraltılmış bir ifadeyle, sahabe ve tâbiîn mezhebi üzerinde bulunduğunu ileri süren fakîh ve hadisçilerin yoluna selefiye denmektedir.

İslam düşünce geleneğinde, 'ehl-i sünnet' 'hâssa' ve 'âmme' (özel ve genel) diye ikiye ayrılagelmiştir. Maturîdiyye ve Eş'ariyye mezhepleri 'ehl-i sünnet-i âmme' sayılmaktadır. Bu iki mezhebin, hakkında meşhur bir nass (ayet ve hadis) bulunmayan, sahabe ve tâbiînin üzerinde ittifak ettikleri açıkça bilinmeyen bazı kelamî meselelere daldıkları kabul edilmektedir. Bu iki mezhep, bazı hatalar yapmış olsa da yine tevhid ehli sayılmışlardır. Ehl-i sünnet-i hâssa olarak ise, selefiye ekolü kastedilmektedir. Çünkü selefiyenin, hakkında meşhur bir nass olmayan, sahabe ve tabiînin de ittifak etmişliği bilinmeyen meselelere dalmayıp, sünnetin kemali üzere hareket eden tevhid ehli bir zümre olduğu kabul edilmiştir. Ehli sünneti hâssaya zamanla selefiye yerine Hanbelî mezhebi de denmiştir.

Selefîlik hicri üçüncü yüzyılın başlarında teşekkül etmeye başlamış ve bazı aşamalardan geçmiştir. Selefîliğin ilk aşamasına 'eski selefîler' (mütekaddimûn) denmektedir. 'İcmal devri' de denilen bu ilk dönem, Mutezile, Mürcie, Şia ve Haricilerin dışında kalan, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn yolunu benimseyen, bid'at saydıkları Cehmiye, Mutezile ve Kaderiye'nin yeni yorumlarını toptan reddeden hadisçi ve fukahânın benimsediği mezheptir. 'Eski selefîler' kendi içinde iki gruba ayrılmaktadır. İlki, henüz Eş'arî ve Maturîdî mezhepleri zuhur etmeden önceki selefîler olup, bu dönemde ehli sünnetin tamamına 'selef mezhebi' denmekteydi. Eş'arî ve Maturîdî mezhepleri teşekkül ettikten sonra, onlardan ayrışan sünnîlere selef adı verilmişti ki, bu da, 'icmal devri'nin ikinci dönemi sayılmaktadır.

Kuşkusuz selefiye denince akla, selefiyenin îtikaddaki imamı olarak bilinen, Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed İbni Hanbel (ö.241/855) gelir. Musned türünde bir hadis kitabı tedvin etmiş olan İbni Hanbel, Bağdat'ta yaşamış, Kur'an'ı hıfzetmiş, hadis rivayeti ve fıkıh alanında tedrisat yapmıştır. Abbasî hükümdarları tarafından, "Kur'an mahlûktur" görüşünü kabul etmeye zorlanmış, kabul etmediği için işkenceler görmüş, öğrenci okutmaktan, halkın arasında bulunmaktan men edilmiştir. Kısacası, fikirlerinin çilesini çekmiş bir insandır. Ahmed İbni Hanbel Kitap ve sünneti delil olarak alır, sahabenin icmaını kabul eder, kıyasa ise hemen hemen hiç başvurmazdı. İtikadî konularda akla yer vermezdi. Çünkü aklın dalalete sevk edebileceğine inanırdı. Ona göre Allah'ın sıfatları konusunda tartışmaya girmek doğru değildi.

Selefiyenin ikinci dönemi, 'sonraki selefîler' (müteahhirûn) olup, bu döneme tafsil devri de denmektedir. İbni Teymiyye (ö.1328) tarafından başlatılıp, öğrencisi İbni Kayyım el-Cevziyye (ö.1350) tarafından sürdürülen hareket, geniş ölçüde eski selefîleri takip etmiştir. İbni Teymiyye Ahmed b. Hanbel'den beş asır kadar sonra yaşamış, onun sıkı bir takipçisidir. Öncekilerin, dalmayı uygun bulmadıkları için icmalen zikrettikleri konular bunlar tarafından tafsilatlı olarak işlenmiş, böylece selefîlik sistemleşmiştir. Ne var ki, bu sonraki selefîliğin hızını, güçlenen sünnî kelam ve tasavvuf hareketi kesmiştir.

Bugün Vahhabîlik olarak bilinen akımın kurucusu Muhammed b. Abdülvehhab (ö.1792), İbni Hanbel-İbni Teymiyye çizgisinin bir devamıdır. Ne var ki, Muhammed b. Abdülvehhab, İbni Teymiyye'nin ictihad canlılığını almamış, tutuk bir İbni Teymiyyecilikle yetinmiş, basit bir selefî hareket olarak kalmıştır. Muasır bir düşünürün deyimiyle, İbni Teymiyye'yi ezberlemiş fakat ezberini bir adım ileriye götürememiştir. Yine de Vahhabîlik, Senusîlik gibi bazı hareketleri etkilemiştir

Selefiyenin üçüncü dönemi, yeni selefiye hareketidir. Mısır'da Kavalalı M. Ali Paşa, İstanbul'da Tanzimat Fermanı ile başlayan batı tesirleriyle uyanan bazı Müslümanlar, geleneksel kelam ve tasavvuf ekollerinin Müslümanların derdine derman olamayacağı düşüncesinden hareketle yeni bir selefiye anlayışı geliştirmişlerdir. Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rızâ (1935), gibi düşünür ve âlimler 'yeni selefiye'den sayılmaktadır. Selefiye Kur'an'ı 'olduğu gibi' alma, tevil ve tefsire girişmeme taraftarıdır. Koyu bir selefî için, "Allah öyle diyorsa öyledir!" Bu açıdan selefiye ile zahirîleri birbirinden ayırmak müşkildir. Ayet ve hadislerin manası, sahabenin anladığı kadardır. Sahabe nasslardan ne anlamışsa İslam odur. Bunun dışında re'y, kıyas, tevil, tefsir, icma ve ilham gibi yöntemler dinden değildir. Selefiye nazarında tâbiîn ve tebe-i tâbiîn sahabe ile aynı değerdedir. Çünkü İslam'ı en doğru, en iyi, en güzel şekilde anlayan ve anladığını en uygun biçimde yaşayan, bu ilk üç nesildir. Sonrakilerden hiç kimse İslam'ı onlar kadar mükemmel anlayamaz. Onların anlayış ve yaşamları tenkit edilemez. Demek ki, yapılacak şey, ilk üç neslin beyan ve uygulamalarını aynen muhafaza etmek, onlara aykırı görüş ve davranışlardan kaçınmaktır. Selefiye, nakli yüceltip, aklı dışlayınca, akla dayanarak görüş belirtme anlamındaki re'yi de yerden yere vurmuştur. Çünkü re'y aklî bir edimdir; oysa nassları anlamada re'ye başvurulamaz. Ahmed b. Hanbel, zayıf hadisi re'ye tercih ederdi. Oğlu Abdullah'ın babasından naklettiğine göre, hukuki problemlerin, re'y ve kıyası iyi bilen birine değil, hadis usul bilgisi yetersiz bile olsa bir hadisçiye sorulması gerektiğine inanmaktaydı.

Hadis dururken re'y ve kıyasla hüküm vermek, selefiyenin asla kabul edemeyeceği bir yöntemdir. Bu sebebe binaen, re'y ehlinden olan Ebu Hanife selefiyenin şiddetli hücumuna maruz kalmış, ilmi bilmeyen, insanları dalalete düşüren biri olarak görülmüştür. Eserine 'ehli sünnet' kitlelerce, Kur'an'dan sonra en sahih kaynak payesi verilmiş olan Buharî, "halkdan biri" tabiri ile atıfta bulunduğu Ebu Hanife'nin adını anmaya bile layık görmemiş ve kendisinden bir tek hadis dahi rivayet etmemiştir.

Selefîler, yollarının Kur'an ve sünnet yolu olduğu inancını taşıdıkları için, itikadî meseleleri yalnızca Kur'an'dan ve sünnetten almaya çalışmışlar, itikadda Kur'an'dan başka delil arama çabasına girmemişler, halkın Kur'an'ın delilleriyle yetinmeleri uğrunda da büyük çaba sarf etmişlerdir. Onlara göre Kur'an'ın genel tutumu, Allah'ı yüceltme uğrunda aşırılığa gidip tafsilata dalmamak, Allah'ın vücudu (varlığı)na, dünyevî veya semavî cisimler ile delil getirip, tafsilata dalmamaktır. Tartışma doğuran çözümsüz meselelerle uğraşmamak gerekir. Kur'an'ın açıkladığı çerçevede, aklî ve naklî delillerle iman esaslarını ispat eylemek yeterlidir

Günümüzde ise Selefilik daha çok Suudi arabistan ulemasının anlayışını yansıtan ilmi selefilik ve kıtalı önceleyen cihadi selefilik tarafından temsil edilmektedir. Selefilik Kur'an ve Sünnete dönme bidat ve hurafeleri dinden ayıklama gibi temel tezlerinde ve İmam İbn Teymiye örneğindeki gibi yabancı istilasına karşı direnmeyi, mücadeleyi şiar edinmesiyle öne çıkmaktadır.

Seminer programı yapılan katkılar ve soruların cevaplanmasıyla sona erdi.

  • Yorumlar 2
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim