1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. AK Partinin İkilemleri: İktidar ve Kürt Sorunu
AK Partinin İkilemleri: İktidar ve Kürt Sorunu

AK Partinin İkilemleri: İktidar ve Kürt Sorunu

AKP açısından Kürt meselesinin 'gerçek' anlamda, hem yani Kürtleri tatmin eden bir biçimde hem de Kürt olmayanları ikna ederek çözümlenmesi, kendi iktidarının sürekliliği açısından hayati bir konu.

A+A-

Etyen Mahçupyan; 18 ve 21 Mart tarihlerinde yazdığı köşe yazılarında AK Partinin iktidarı döneminde içine düştüğü ikilemleri yorumlamış:

AKP ikilemleri

Türkiye belki de Cumhuriyet tarihinin en kırılgan hükümeti tarafından yönetiliyor.

Yüzeysel yaklaşımlar ve siyasetin kimliksel okumaları bu tespiti engelliyor, çünkü AKP hükümetinin giderek güçlendiği tezi bizatihi siyasi bir pozisyon olmakla kalmıyor, AKP yandaşları da kendilerini güçlü göstermekten hoşlanıyorlar. Geçmişte hükümetlerin zafiyeti genellikle parti içi ayrışmalardan ve koalisyon dönemlerinde de partiler arası uyumsuzluklardan kaynaklanırdı. 28 Şubat ise 'müesses nizamla' gerilim içinde olan hükümetlerin kırılganlığına örnek teşkil etti. Bugün kendisini söz konusu 'müesses nizama' kabul ettirmiş, uyumlu bir geçişle devleti dönüştürme iradesini onaylatmış gözüken bir hükümet var. Ama bu kabuğun altında son derece tedirgin ve temkinli bir ruh hali yaşanıyor...

Mesele AKP hükümetinin aşılması zor bir ikilemle karşı karşıya olmasıdır. Bir yanda art arda üç seçim kazanmış ve muhtemelen en az iki seçim daha kazanacak bir iktidar bulunuyor. Son anketler oyların yüzde 54 seviyesine yaklaştığını söylüyor. Hükümetin dış politika, ekonomi, sağlık gibi alanlardaki performansı sorulduğunda ise toplumun kabaca yüzde 70'inin bu politikaları desteklediği ortaya çıkıyor. Diğer bir deyişle bazı ideolojik ve psikolojik engellerin yıkılması durumunda, AKP oylarının daha da artabileceğini öngörmek zor değil. Nihayet Başbakan'ın sağlık durumundaki sorunların da bu açıdan olumlu bir etki yarattığını görmekte yarar var. Çünkü laik kesimdeki en koyu Erdoğan karşıtları bile Başbakan'ı bir istikrar unsuru olarak algılıyor ve onsuz bir döneme hazır gözükmüyorlar. Benim tahminim, eğer Erdoğan'ın sağlığını konu eden bir soru sorulsa, toplumun en az yüzde 70'inin bu alanda olumsuz bir ihtimali net bir biçimde ve insani değil, siyasi nedenlerle istemediğini beyan edeceğidir.

Kısacası iktidarda gerçekten de çok güçlü bir hükümet var. Toplumsal desteği yüksek, bakanlıklarda gerekli deneyimi kazanmış, kendi içinde uyumlu çalışabilen ve dünyaya karşı prestiji sağlam bir hükümet... Ancak bu hükümetin 'müesses nizamın' kalbi olan güvenlik bürokrasisi karşısındaki nüfuz etme, yönetme ve denetleme yeteneği çok sınırlı. Güvenlik bürokrasisi dendiğinde, sadece asker, polis ve istihbarat teşkilatlarını değil, yargıyı da katmak gerek. Çünkü yargının temel işlevi daima 'münafık vatandaşlar' karşısında devletin güvenliğini korumak oldu. AKP iktidara geldiğinde, yönetememek bir yana, kendisine her yoldan direnen bir güvenlik bürokrasisi ile çalışmak zorunda kaldı. Zaman içinde Ergenekon davaları sayesinde asker 'asli görevine' dönmek zorunda bırakılırken, yargı reformu üzerinden HSYK ile Yargıtay ve Danıştay arasındaki organik bağ kopartıldı. Emniyet'teki mafyavari derin oluşumlar bir miktar temizlendi ve MİT'in tepe yönetimine hükümete yakın kişiler getirildi.

Ama bu müdahaleler arzu edilen kurumsal ilişkileri ve yapılanmayı yaratmakta yetersiz kaldı. Hükümetin asıl enerjisi son dönemde toplumsal sorunların giderilmesine değil, güvenlik bürokrasisi içindeki çatlakların kapatılmasına hasredildi. Bu ise kaçınılmaz olarak birtakım tasfiyeleri ve kişi tercihlerini zorunlu kılarken, AKP'nin 'keyfi' ve 'otoriterleşen' yönetimine örnek olarak yine bizzat hükümete direnç gösteren çevrelerce tedavüle sokuldu. Bu tablo karşısında bir yol, içinden geçilen durumu açık seçik bir biçimde toplumla paylaşmak olabilirdi. Ne var ki belki bunun bir zaaf işareti olabileceğinden çekinildi, belki de AKP lider kadrolarının aşırı özgüveni meseleyi hallettikleri sanrısını yarattı. Yaklaşık on yıllık bir hükümet etme döneminden sonra topluma dönüp, hâlâ güvenlik bürokrasisini yönetemediğini itiraf etmek ve 'devleti' şikâyet etmek pek uygun bulunmadı...

Ama gerçek buydu... Ve Uludere katliamında, o gerçek kendisini kuşkuya imkân bırakmayacak biçimde ortaya koydu. Çünkü bu olayın 'hata' olması için, çok sayıda kişinin aynı anda neredeyse sayısız hata yapması gerekiyor. Dahası rutin uygulamaya uygun tek bir davranışın bile 'hatadan' dönülmesini sağlayabileceği anlaşılıyor. Kısacası Uludere hükümeti zorlamak üzere tasarlanmış bir tuzaktı ve hükümetin siyasetsizlik tercihi sayesinde başarılı oldu. Buna eklenen MİT müsteşarlarının sorgulanma talebi fotoğrafı AKP açısından daha acil hale getirdi. Çünkü bu iki olay arasında bir bağ oluşmuştu: Uludere katliamının MİT'in yanlış istihbaratı nedeniyle gerçekleştiği öne sürülmüş ve bu bilgi asker kaynaklı olarak medyaya çıkmıştı. Oysa MİT yönetimi ve Başbakanlık böyle bir istihbaratın olmadığında ısrarlıydılar. Bugün geriye bakıldığında böyle bir istihbaratın varlığının önemli olmadığını, çünkü Uludere'deki bombalamanın görerek ve bilerek, diğer deyişle herhangi bir istihbarata ihtiyaç duyulmadan yapıldığını biliyoruz. Sonuçta AKP bu olaylar zincirini bir 'paket' olarak algıladı ve teyakkuza geçti...

Ancak gerçek değişmedi: Toplumsal desteği giderek artan ama güvenlik bürokrasisine hâkim olamayan ve bunu itiraf etmek istemediği ölçüde o bürokrasiyle koalisyona zorlanan bir hükümetimiz var ve önümüzdeki sürecin en önemli siyasi ekseni bu.

Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana ülkenin sahibi olduğunu ve yönetme hakkının 'doğal' olarak kendisine ait bulunduğunu varsayan, Kemalist harçlı statüko koalisyonunun kaderi 28 Şubat'la birlikte değişmeye yüz tutmuştu.

Çünkü statükonun kendisini en güçlü konumda sandığı bu noktada, İslamî kesimin değişim dinamiği nihayet küreselleşen dünyaya entegre olmayı hedefleyen bir çoğunluk iktidarının da aktörünü yaratmaktaydı. AKP bu daralan siyasi atmosferde doğdu ve siyaseti genişleten, Türkiye'yi demokratikleştiren bir işlev yüklendi. Üç seçim zaferinin ve derinleşen Ergenekon dava sürecinin ardından gelinen noktada, statüko da basit bir akıl yürütme çizgisine doğru evrildi: AKP'yi iktidardan indirmedikleri takdirde yeni ve daha demokratik bir rejimin kurulması kaçınılmazdı. Öte yandan bu partiyi ne seçimde yenmek ne de askeri bir darbeyle alt etmek mümkün ve gerçekçi gözükmüyordu. Tek şans AKP'nin 'yanlış' yapması, bizzat kendi eliyle yolunu tıkaması, kendisini gayrimeşru konuma sokmasıydı.

Hükümetin böyle bir yanlışa zorlanabilmesi ise, dizginlerin tamamen elinde olmadığı, sürekli doğru tepki vermek zorunda bırakılacağı bir alan gerektiriyordu ve bu Kürt meselesiydi... Bu açıdan ele alındığında söz konusu 'mesele' artık sadece Kürtlerin haklarını veya PKK'lıların silah bırakma koşullarını ima etmiyor. Bu aynı zamanda AKP'nin sıkıştırılabileceği ve hataya zorlanabileceği de bir alan. Dolayısıyla AKP iktidardan indirilmeden bu meselenin çözülmemesi için güçlü bir irade oluşmuş durumda. Buna karşılık hükümetin bu konuyu demokratik bağlamda çözmesi halinde, AKP iktidarlarının güçlenerek devam edeceği de öngörülebilir bir ihtimal.

Kısacası AKP açısından Kürt meselesinin 'gerçek' anlamda, hem yani Kürtleri tatmin eden bir biçimde hem de Kürt olmayanları ikna ederek çözümlenmesi, kendi iktidarının sürekliliği açısından hayati bir konu. Ancak hükümet aşamadığı bir ikilemle karşı karşıya... AB bağlamında önerilebilecek hiçbir çözümün PKK tarafından kabul edilmeyeceğini, ancak eninde sonunda PKK ile müzakere yapmak durumunda kalınacağının farkında. Bu durumda bir çıkış yolu temel hak ve özgürlüklerin tanınmasıyla Kürt toplumunu kazanmak ve böylece PKK'yı 'içerden' sıkıştırmak olabilirdi. Ne var ki yerel özerklik meselesinde nereye kadar gidebileceği bilinmediği gibi, ne yapılırsa yapılsın PKK'nın tepkisinin çıtayı daha da yükseltmek olduğunu öngörmek zor değil. Nihayette müzakere süreci de olduğuna göre temel hak ve özgürlüklerin şimdiden verilmesi masaya oturulduğunda elde oynayacak kart kalmamasını ima ediyor.

Bu değerlendirme 'önce PKK'yı zayıflatmak gerek' tavrını ve askeri yaklaşıma yanaşılmasını anlamamızı sağlıyor. Ancak ikilem çözülmüş olmuyor... Çünkü askeri yaklaşım hükümeti güvenlik bürokrasisine mahkum ediyor ve elini verirken kolunu kaptırmasına neden olabiliyor. Uludere katliamı bunun bariz bir göstergesi. Hükümete verilen mesaj ise açık: Eğer Kürt meselesini çözmek istiyorsan bizle, yani statükoyla koalisyon yapmak zorundasın... Ancak böyle bir koalisyonun iktidarı dejenere edeceği, adım adım içerden fethedilmesine neden olacağı, yetki dağılımının kontrolden çıkmasını sağlarken sorumluluğu tümüyle parti üst yönetimine yıkacağı ve böylece AKP iktidarlarının meşruiyet zeminini ortadan kaldıracağı da kolaylıkla tahmin edilebilecek bir gelişme.

Bütün bunların cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaştığı, parti içinde ikincil pozisyonlar üzerinde çekişmelerin canlandığı bir atmosferde yapılacağını da unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla AKP, Kürt meselesinde paralize olmuş durumda. Getirilen reform paketlerinin hiçbiri artık anlamlı ve işlevsel değil, çünkü normlar tavizsiz bir demokratik çözümde sabitleşmiş gözüküyor. Bu alanda olması gereken asgari düzeyi herkes biliyor. Mesele bu adımı atabilecek siyasi cesareti göstermekte, ama öte yandan söz konusu adımı atacak olanın kendi siyasi geleceğini ve yönetme kapasitesini garanti altına almak istemesi de son derece doğal.

Ne var ki AKP'nin bu ikilemi aşabilmesi için en azından bir 'aktöre' daha ihtiyaç var, çünkü çözüm salt kendi davranışıyla oluşmayacak. Bir çıkış yolu yanına muhalefeti almak olabilirdi, ancak hükümetin öngörüsüzlüğü bu yolu tıkadı ve muhalefet de sorumluluk sahibi bir siyaset izlemedi. Diğer yol ise epeyce sorunlu gözüküyor, çünkü PKK ile bir güven ilişkisinin oluşmasını gerektiriyor.

Böylece bugünkü duruma geliyoruz... Kürt meselesini çözmek isteyen, bundan siyaseten de yararlanacağını bilen bir hükümet var, ancak statüko ile PKK arasında sıkışıp kalmış ve ikisine de güvenemeyeceğini kavramış olarak işlevsel bir 'siyaset' arıyor. Ama böyle bir siyaset yolu yok, çünkü statüko ile PKK arasında bir amaç birlikteliği mevcut. Bu nedenle AKP hangisine doğru el uzatsa, diğerinden darbe almaya müsait hale geliyor ve bu darbeler hiç aksatmadan vuruluyor. Hükümet ise çaresizce yerinde sayarken, çözümü anayasada arama hayalini canlı tutmaktan başka bir çıkış bulamıyor.

ZAMAN

HABERE YORUM KAT