1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. AK Partililer CHP’den rol çalmış olamaz mı?
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

AK Partililer CHP’den rol çalmış olamaz mı?

A+A-

Ne yalan söyleyeyim; “Sıradan bir haber” deyip, üzerinde pek durmamıştım...

Öyle ya, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir “atama” yapmış... Sadece Gül değil ki, diğer Cumhurbaşkanları da bugüne kadar çeşitli atamalar yaptı... Mesela, A.N.Sezer... O kadar “tartışmalı atamalar” yaptı ki; CHP’liler ve yargı mensupları, o zamanlar “gık”larını bile çıkarmadılar... Artık, “kafalarını kiraya verdiklerinden” midir, yoksa MHP’liler gibi; partinin kapısına “Closed” tabelâsı asıp “kapalıyız” mı dediler, bilmiyorum...
Öyle ya; Cumhurbaşkanı A.N.Sezer, “sadece kendisi ve bir yandaşının oyunu” alan, yani “sadece 2 oy” alan adamları bile “Rektör” olarak atamıştı da; CHP’liler “dut yemiş bülbül” suskunluğuna bürünmüşlerdi...
Ama şimdi; “oturdukları koltuğa raptiye konulmuş” veya “nasırlarına basılmış” gibi bağırıyorlar...
Bir yandan Kemal Kılıçdaroğlu bağırıyor, bir yandan Mustafa Özyürek!..
Tabiî, “Bremen Mızıkacıları”nın bu korosuna, “CHP’nin arka bahçesi” gibi hareket eden “yargı mensupları”ndan YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan hanımefendi de katılıyor. Hep birlikte bağırıyorlar... Hem de; “etleri cımbızla koparılıyorcasına” bağırıyorlar!..
ALPARSLAN ALTAN NİYE HEDEFTE?
Dedim ya; ilk önce “sıradan bir haber” gibi gördüğüm için, üzerinde pek durmamıştım...
Doğrusunu söylemem gerekirse, ben de, CHP’den ve “arka bahçe”den gelen “gürültü”ye uyandım...
Meğer; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, daha önce Denizcilik Müsteşarlığı Yardımcılığı görevinde bulunan Alparslan Altan’ı “Anayasa Mahkemesi Yedek üyeliği”ne seçmiş!..
“Yaygara”nın sebebi bu...
Neler demiyorlar ki;
“Bu işlem, hukuku dolanma kültürünün sonucudur... Yargıyı kuşatmanın yeni bir yöntemidir!.. “Atanan üye derhal istifa ederek, Anayasa Mahkemesi’ni ve Cumhurbaşkanlığı makamını tartışmalardan kurtarmalıdır!.. Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyeleri, bu kişi göreve başladığında, birlikte çalışamayacaklarını, çünkü atamasının kanuna karşı hülle yoluyla gerçekleştirildiğini açıklayarak tavır koymalılar!”
Evet, bunları söyleyerek, “bir bardak suda fırtına koparmaya” başladılar.
En çok “gürültü” koparan da, CHP Grup Başkanvekili Kılıçdaroğlu oldu...
Dün düzenlediği basın toplantısında demiş ki;
“Bu sayın üye, eğer onur ve ayıp denen iki kavramı biliyorsa, bu kavramların gereği olarak görevinden derhal çekilmek zorundadır... Acaba yarın kendisi Anayasa Mahkemesi üyesi olduğunda kendisine müsteşar yardımcılığı koltuğunu ikram eden Sayın Binali Yıldırım’ın davası geldiğinde nasıl tarafsız olabilir?.. Kendisi Denizcilik Müsteşarlığı’nda sadece 31 gün Müsteşar Yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra bu göreve atanmıştır... Bu atamaya gölge düşmüştür!”
Hani; “Bak şu konuşana” deriz ya;
Bay Kılıçdaroğlu da, işte böyle bir “konuşan”dır!..
Elâleme verir talkını,
Kendi yutar salkımı!..
Bugün kalkmış “şaibe”den, “gölge”den, “ayıp”tan ve “onur”dan söz ediyor...
Sorarlar adama;
İzmir’de yaşamakta olan kızından doğma Duru Nadir isimli torunun, “henüz 10 aylık”ken “sigortalı” yapılmadı mı?..
Hem de, “sadece 2 gün” süreyle!..
Dahası, “Sosyal Güvenlik Yasası’nın yürürlüğe girmesinden sadece 1 gün önce!”
Peki bu “ayıp” değil mi?..
Burada bir “şaibe” yok mu?..
Ya da; “Emin”den “Emine”ye geçen YARSAV Başkanı’nın mantığıyla soralım;
Bu iş, “hukuku dolanma” değil midir?..
Her zaman o “fıkra”yı anlatırım ya...
“Keçi”ler ve “koyun”lar merada otlarlarken, “hendek” gibi bir yerden atlamaları icap etmiş... Önce koyunlar, sonra keçiler atlarlarken, koyunun kuyruğu havalanmış ve afedersiniz poposu görünmüş... Kendi kuyruğunun sürekli havada ve poposunun da sürekli “açıkta” olduğunu bilmezden gelen keçi, hiç fırsatı kaçırır mı; başlamış sevinçle bağırmaya:
“Koyunun kıçı gözüktü, koyunun kıçı gözüktü!”...
Bu “pişkinlik” karşısında, koyun ne desin?.. Hiçbir şey demeden yoluna devam etmiş... Eğer bir şey demesi gerekseydi, herhalde şöyle derdi; “Ulan, benim kıçım bir defa göründü... Ya seninki?.. Senin kıçın hep açıkta!..”
FULYA HANIM’DAN N’AABER?!?
Demek ki, neymiş;
“Kıçın göründü” diye “koyun”lara gülen “keçi”ler, “kendi kıçlarının sürekli açık olduğunu” unutmamak zorundaymış!..
“Kendi geçmişleri”nde hiçbir “ayıp, açık, şaibe ve gölge” bulunmamalı ki; başkalarına lâf söylemeye hakları olsun!..
AK Parti kurmayları, şimdi deseler ki;
“Bizim rol modelimiz CHP’dir!.. Biz bu işlemi yaparken CHP’yi örnek aldık.. Çünkü, o anda Anayasa Mahkemesi Başkanvekili olan Fulya Kantarcıoğlu’nun durumu Alparslan Altan’dan farksızdır!..
Çünkü Fulya Hanım da ilk önce müsteşar yapılmış, yani üst düzey bürokrat sıfatını kazanması sağlanmış, daha sonra da Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmıştır!”
“Gık”ları çıkar mı acaba?..
“Süt dökmüş kedi”ye mi dönerler, yoksa “bağırmaya” devam mı ederler?..
Ne yaparlar bilmem... Ama, süreç ortada:
Taha Kıvanç, 12 Ekim 1999 tarihli yazısında, “Fulya Hanım’ın serüveni”ni şöyle anlatıyordu:
“Fulya Hanım, Anayasa Mahkemesi’nde raportördü; o zamanki başkan Yekta Güngör Özden, onu üye yaptırabilmek için dostu olan o günlerin Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın yardımını rica etmişti.
‘Üst düzey bürokrat’ sıfatını kazanabilsin diye Fulya Kantarcıoğlu Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı yapıldı; ancak Süleyman Bey o günlerde tercihini Lütfü Tuncel’den yana kullandı.
Yekta Özden yılmadı ve sonraki ilk boşalan üyeliğe Fulya Kantarcıoğlu’nun atanmasını sağladı.
Fulya Hanım, o sırada ‘üst düzey bürokrat’ değildi, kısa süreliğine geldiği Adalet Bakanlığı’ndan Danıştay’a geçmişti;
Buna rağmen onu atadı Süleyman Bey...
Benzer bir manevra, sonraki üyeliğin boşaltılması sırasında da yaşandı. Yekta Bey, emekliliğinin hemen öncesinde, Süleyman Bey’e rica ederek, kendisine sâdık genel sekreteri Bülent Serim’e ‘üst düzey bürokrat’ statüsü sağladı.
Bülent Bey bir gecede Turizm Bakanlığı’na müsteşar yardımcısı oluverdi. (...) Bülent Bey, turizmciliğinin çok kısa süreceğinden o kadar eminmiş ki, Anayasa Mahkemesi’nden eşyalarını bile taşıtmamış, tebrikleri kabulde mahzur görmemiş...”
“Fulya Kantarcıoğlu’nun atanmasında; iki aşamalı bir taktik izlenmişti.
İlk aşamada atanamayan Fulya Hanım’ın önü ikinci aşamada kendiliğinden açılıvermişti.”
Şunu demeye çalışıyorum:
Bugün iddia edildiği gibi bir “şaibe” veya “hukuku dolanma” varsa, CHP, 15 yıl önce bunun feriştahını yapmış!..
O halde, bu “gürültü”nün sebebi ne?..
Ne yani;
AK Parti kurmayları “CHP’den rol çalmış” olamaz mı?.. CHP’nin Fulya Kantarcıoğlu için izlediği taktiği, AK Parti de Alparslan Altan için izlemiş olamaz mı?..
ÜYELER, HEP “DİYET BORCU” MU ÖDER?
Bunu böylece ifade ettikten sonra, gelelim Bay Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği “endişe”ye...
Ne diyordu Kılıçdaroğlu;
“Alparslan Altan, yarın Anayasa Mahkemesi üyesi olduğunda, Binali Yıldırım’ın davası önüne geldiğinde, nasıl tarafsız kalabilir?”
Demek istiyor ki;
“Tarafsız kalamaz!”
Öyle ya; Binali Yıldırım, kendisine “Müsteşar Yardımcılığı görevini ikram etmiş”tir!.. O da, bu ikramın diyetini ödeyecek ve Binali Yıldırım’a kıyak geçecektir!..
Bunu demeye çalışıyor Kılıçdaroğlu!..
Bu sözden de anlıyoruz ki;
Anayasa Mahkemesi’nde işler böyle yürüyormuş... Yani, her üye, kendisine o makamı “ikram” eden kişi ve kurumlar lehinde parmak kaldırıp, “diyet” ödüyormuş!..
Söyleyin Allah aşkına;
Olaya “mefhum-u muhalif”inden bakınca, böyle bir mantık çıkmıyor mu ortaya?..
Şimdi sormaz mıyız Bay Kılıçdaroğlu’na;
Anayasa Mahkemesi’ni “su yolu” haline getiren ve sürekli “iptal davaları” açan CHP, buradaki “üyelerine” mi güveniyor?.. “O üyeler bizden, onları biz getirttik! Nasıl olsa talebimiz doğrultusunda karar verirler” diye mi düşünüyorlar?..
Değilse; Kılıçdaroğlu, ne demek istiyor???
“İki kör”ün hikayesi gibi; kendileri “dolmaları çift çift götürdükleri” için, AK Parti’nin de aynısını yapacağını mı düşünüyorlar?..
Şu hale bakın;
Alparslan Altan, “Binali Yıldırım’ın davası” önüne geldiğinde; “ikramın bedeli”ni öder ve onun aleyhinde karar vermeyebilirmiş!..
Peki, Fulya Kantarcıoğlu da mı böyle yapıyor?..
Kendisini oraya getiren CHP’ye “diyet borcu”nu mu ödüyor?.. “367 ucubesi”nde, sırf “CHP’ye kıyak” olsun diye mi “CHP’nin talebi doğrultusunda” oy kullandı?..
Ya da, şöyle soralım:
“Parti kapatma davaları”nda, “CHP’nin işine gelecek” şekilde mi oy kullandılar?..
O üyeler “CHP’li” midir ki; “Refah, Fazilet, HADEP ve DTP’nin kapatılması” yönünde oy kullandılar?..
Bir soru daha:
Yargıtay Başsavcısı A. Yalçınkaya; “8 yıllık Yargıtay üyeliği şartı”nı yerine getirmediği halde kendisini o koltuğa oturtanlara “diyet borcunu ödemek” için mi açtı AK Parti hakkındaki kapatma davasını?..
Görüyorsunuz ya; örnekler uzadıkça uzuyor...
Demem o ki;
Hele de bir siyasetçi; “ağzından çıkan lafın nerelere uzanacağını” bilerek konuşmalıdır... Bay Kılıçdaroğlu, Bay Özyürek ve Bay Tarhan, Alparslan Altan’a laf söylemeden önce, Fulya Kantarcıoğlu’nu göz önüne getirmeli ve ilk önce onu “istifa”ya davet etmelidir!..
Fulya Hanım istifa ederse, Alparslan Bey de herhalde gereğini yapacaktır!..
Ne yani; Alparslan Altan’a “haram” olan, Fulya Kantarcıoğlu’na “helal” midir?..
Böyle “çifte standart” olur mu?..
Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun!..
Artık bırakın;
İsmet Paşa gibi “sağır” ayaklarına yatmayı!..


Yekta Bey “CHP’li” değil miydi?
CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Anayasa Mahkemesi Yedek Üyeliği’ne atanan Alparslan Altan’ın “tarafsız” olamayacağını iddia ediyor ya; aldı beni bir merak... Acaba 8 Mayıs 1991’den, 1 Ocak 1998’e kadar Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapan Yekta Güngör Özden, kararlarını “CHP’li” olarak mı verdi, “hukukçu” olarak mı?..
Çünkü efendim, Yekta Bey, yazı yazdığı Türk Solu dergisinden ayrılırken, şöyle bir ifade kullanmıştı: “1951 yılı sonundan 18 Ocak 1979 yılına kadar CHP’de, çoğu hukuksal çeşitli görevlerde bulundum!”
Aslında bunu yazmasa da, ben kendisini çok iyi tanıyorum... 1972 yılında mesleğe başladığımda, kendisiyle sık sık karşılaşırdım... O zaman, Rüzgârlı Sokak’taki CHP Genel Merkezi’nde “partinin avukatlığını” yürütüyordu... Dahası; “CHP’nin resmi yayın organı” konumundaki Ulus Gazetesi’nin yerini alan Barış Gazetesi’nde de “haftada bir” yazılar yazardı...
Kısacası; Yekta Bey, “kökten CHP’li” idi!.. Peki, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı döneminde “CHP gömleği”ni çıkardı mı?.. Yani, “hukuka” göre mi karar verdi, “CHP’ye” göre mi?..
Sorunun cevabını Yekta Güngör Özden’den değil, CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’ndan bekliyorum.
“Gen”lerinde “CHP’lilik” olan biri “tarafsız” olabilir mi?..

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT