AK Parti özgür Türkiye'nin yolunu açabilecek mi? (1)

04.09.2007 01:44

Bekir Berat Özipek

Siyasette ikinci bir şans az bulunur. Yeniden tek başına iktidar olmak ise, bir partiye bahşedilmiş ikinci bir hayat değerindedir. Türkiye toplumu, 22 Temmuz'da yeni hükümete, reformları tamamlamak ve bu kapsamda demokratikleşme yolunda atamadığı adımları atmak için gereken siyasi iradeyi verdi.

Şimdi kapsamlı ve tutarlı bir siyasi reform paketini hazırlayıp uygulamak için Erdoğan hükümetinin zamanı var ve mazereti yok. Geleceğe uzanmadan önce geçmişin bir muhasebesini yapmak elzem olacak.

Yeni hükümetin önündeki devasa sorunları çözmek için isteği ve iradesi vardı. Dahası, kendisinden önceki dönemde başlatılan Avrupa Birliği sürecini devam ettirebilmek için yapılması gereken reformlar ve atılması gereken önemli adımlar da belliydi. Hükümet, Türkiye'de bu süreci destekleyen "müesses nizam"ın etkili güçlerinin bir bölümünün de desteğiyle bu adımları başarıyla attı. Hatta bu reformları olağanüstü bir isteklilikle yaptığından dolayı, söz konusu etkili güçlerin diğer bazıları tarafından (örneğin askeri bürokrasi tarafından) kuşkuyla karşılanır hale geldi. Demokrasinin kurumsallaşması, özgürlüklerin alanının genişletilmesi ve ihlal üreten mevzuatın değiştirilmesi gibi konularda, önceki hükümetlerin alışıldık oyalama taktiklerine sığınmadı. AB'yi tatmin edecek adım atıyor gibi yapma politikası izlemedi, tersine, gerçekten somut, cesur ve ciddi adımlar attı. AK Parti hükümeti, diğer partilerin aksine Kürt sorununun varlığını kabul etti ve çözüm adına samimi olduğunu gösteren adımlar attı. Gayrimüslim vatandaşlarımıza yönelik adaletsiz ve ihlal üretici mevzuatı değiştirme ve onlara yönelik haksızlıkları giderme konusunda şimdiye kadarki en samimi hükümet oydu (Örneğin cemaat vakıflarına ait ayrımcı mevzuat kısmen de olsa onlar eliyle düzeltildi). Ekonomide başarılıydı, enflasyon düştü ve milli gelir arttı. Özelleştirmelerde başarılıydı ve bunu çalışanlardan büyük tepkiler almadan yapmayı başardı. Bu bakımdan AK Parti hükümeti, Özal sonrası dönemde, siyasi tarihimizde bir dönüm noktası sayılabilecek bir değişim sürecini simgeliyordu.

'Şemdinli' AK Parti'nin en zayıf karne notu...

Bu radikal dönüşüm, ciddi bir bürokratik refleksle karşılık buldu. AK Parti'nin veya liderinin siyasi kimliğinden bağımsız olarak, Menderes'ten Özal'a kadar çevreden gelen hükümetlere yönelik alışılmış bir direnişti bu. Bu refleksin bir parçası bürokrasi, diğeri parçası ise hükümeti hemen her adımında hasmane bir tutumla engelleyen ve bunun için elindeki bütün yetkileri sonuna kadar kullanan cumhurbaşkanıydı. CHP de tarihsel işlevini yapıyor ve hükümeti siyasi kanattan sıkıştırarak kuşatmayı tamamlıyordu. Kamu Yönetimi Reformu ve "2B arazileri" gibi önemli reformlar bu baraj tarafından engellendi. Ancak madalyonun diğer bir yüzü daha vardı: Hükümetin bu blokajı kırmak ve AB sürecinin yol haritasının dışında kalan dönüşümü gerçekleştirmek için uzun vadeli eylem planı ve ciddi bir stratejisi olduğuna dair bir belirti yoktu. Kronik yapısal sorun alanlarına neşter vurmaya ilişkin bazı denemelerde bulunduysa da, aldığı tepkiler üzerine geri adım attı. AB sürecinin dışında, kendi gündemini ifade eden ve Türkiye'deki maddi ve sınıfsal ilişkileri en alttakilerden yana değiştirecek yapısal reformları gerçekleştiremedi. Din ve vicdan özgürlüğü alanındaki 28 Şubat yasakları başta olmak üzere, geniş toplum kesimlerinin acil beklentilerini de ifade eden pek çok konuda çözüm getiremedi. YÖK, bu konuda bir dönüm noktası oldu. Oradaki geri adım ve içine girdiği acizlik duygusu, hükümetin iktidar yılları boyunca aşamayacağına inandığı bir psikolojik bariyer olarak kaldı. Geçen yıllar içinde, katsayı adaletsizliği ve başörtüsü gibi konularda adım atmaması, hukuksuzluğun normalleşmesine ve bunları değiştirmeye yönelik niyet ifadeleri bile, "gerginlik çıkarma" olarak tanımlanıp, baskıların daha da yoğunlaştırılmasına hizmet etti.

Kısacası AK Parti hükümeti, bu sorun alanlarında tek başına iktidar olmanın avantajını yeterince kullanamadı. Bu başarısızlık, bazen katsayı örneğinde mağdurlar açısından sonradan telafisi mümkün olmayan maliyet anlamını taşıdı (çünkü kazanılmış hakları yok sayılarak üniversiteye girmelerinin yolu kapatılan öğrencilerin durumu ilk bir, en çok iki yıl içinde düzeltilmemesi durumunda en az üç kuşak gencin hayatını karartacaktı ve öyle de oldu). Hükümetin siyasi iradesinin kırılmasında Şemdinli bir dönüm noktası oldu. Şemdinli Olayı'yla ilgili olarak, "Hırsız evin içindeyse..." diyen bürokratın görevden alınması, iddianamesinden dolayı Savcı Ferhat Sarıkaya'nın Adalet Bakanlığı eliyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet edilerek cezalandırılmasının sağlanması, asker bürokratların suçüstü halinde dahi gözaltına alınmamasına ilişkin düzenleme, önceki yıllarda iyileştirilen mevzuatın tekrar eski haline doğru geriletilmesi gibi uygulamalar, artık sorunun "olumlu adım atamama" sorunu olmaktan çıkıp "olumsuz adım atma" sorunu haline geldiğini gösteriyordu. Hükümeti yıkmayı hedefleyen derin çetelerin faaliyetleri, milliyetçi bir söylem üzerinden bazı merkezlerce yürütülen psikolojik mücadele amaçlı propagandaların toplumsallaştırılması çabaları ve Hrant Dink'in katledilmesi örneğinde yaygınlaştırılan paranoyanın teröre dönüşmesi, bu sürece damgasını vurdu. Nokta Dergisi bu süreçte basıldı. Reformların durma noktasına geldiği bu aşamada hükümet artık 301'i kaldırmaktan değil değiştirmekten söz ediyor, din ve vicdan özgürlüğü ile Kürt sorununu telaffuz edemiyordu. Gerilemenin finali, sivil haklar bakımından ciddi sorunlar içeren Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ile geldi. Bu aynı zamanda hükümetin imzasını taşıyan son önemli yasal düzenlemeydi.

Ancak hükümetin önce geri adımlar atıp, sonra kendisine çizilen sınırlar içinde siyaset icra etmeye yönelmesinin tek sorumlusu onu kuşatan güçler değildi. Hükümetin içinde ve yakın çevresinde de, reformlara inanmayan, yapılmak istenen dönüşümü hiç anlamayan ve dolayısıyla açılım çabalarını sekteye uğratan unsurlar vardı. Bunlar arasında, "devlete hizmet etmiş deneyimli isimler", "yıllarca en üst kademelerde görev yapmış 'müspet' bürokratlar" ve bazı bakanlar da bulunuyordu. Zaten asıl çözümsüzlük ve kötürümleştirme de onlardan geliyordu. Reform programının başarısı veya derin devlet gibi bürokratik uzantıları olan unsurlarla mücadele için, sağcısı veya solcusuyla bürokratın veya bürokratik zihniyetli siyasetçinin kötürümleştirici etkisinden uzak durmak gerekiyordu. Çünkü gözaltı süresinin kısaltılması, MGK ile ilgili düzenlemeler ve DGM'lerin kaldırılması gibi olumlu düzenlemelere rağmen, uyum paketleri onlar eliyle statükoyu muhafaza etme kaygısına "uyumlu" hale getirildi. Niteliksel bir dönüşümü engelleyen "sigorta"lar veya "açık kapı"lar yine onlar eliyle düzenlemelerin içine sızdırıldı (Örneğin eski TCK 159 özü bakımından yeni 301'de; eski 312 de yeni 216'da "muhafaza" edildi). Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar hükümetin karnesi aşağı yukarı böyleydi.

Zaman Gazetesi

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim