Ailenin ölümü Askerin ölümü

10.10.2008 05:09

Fatma K. Barbarosoğlu

Zor bir hafta geçirdik.

Harflerin gövdesine yüklenmeyecek kadar zor bir hafta.

Hiçbir ölüm bize kendi faniliğimizi hatırlatmıyor artık.

Bunu en çok bu hafta gördük. Genç işadamımın güzeller güzeli üç evladı ile neredeyse bilmediğimiz bir ölüm ile “sele kapılarak” hayatlarını kaybetmesine hepimiz kendi meşrebimize göre üzüldük.

Duyulan “üzüntü” ölümlere koyduğumuz mesafeyi özetliyordu.

Allah geride kalanlara sabrı cemil versin. Bundan sonra benim dualarımda da ailesinden geriye kalan o küçük adam olacak. Çünkü hikayesine tanık olduk, dua etmek bizim için bir borçtur artık. Rabbim kalbini geniş eylesin.

Ailenin ölümü ile askerin ölümü, geçen haftanın ölümlerini özetleyen cümle. Ölümü ne kadar seküler ve sınıfçı bir bakış açısı değerlendirdiğimizi bu iki ölüm haberi en net şekilde ortaya koydu.

Fakirin hikayesi kadar ölümü de uzak. Zengin ne kadar uzak olursa olsun her zaman “burada”.

Yıllardır hanesine ateş düşmemiş mahalle kalmadı Türkiye'de.

'Şehit'i olmayan sülale yok neredeyse.

Cümleyi düzeltmeliyim.

Düzeltmeliyim çünkü bütün bu cümleler sadece “öteki Türkiye”yi anlatıyor. Hayatı değil de sadece “ölümü” haber değeri taşıyan “öteki Türkiyelileri”.

Klişe cümleler üzüntülerin ne kadar yalan ve yavan olduğunu imliyor çünkü. Ne yazarsak yazalım geride kalanların tek bir dakikasındaki ıstırabı bile tasvir etmez bizim kurduğumuz o aciz cümleler.

Beni en çok üzen bir gazetecinin, “o şehit çocukların hikayesini bilmek istiyorum, kimdi onlar, hangi şarkıları seviyor, nelere üzülüyorlardı” cümlesi oldu.

Bu çocuklar vatan beklerken öldüğü için mi hikayesini merak ediyoruz.

Oysa onların hikayelerini esas yaşarken merak etmeliyiz.

Hadi itiraf edelim. Hiç kimsenin hikayesine hakiki acılarına empati besleyip; o acılara teselli niyetine, şifa niyetine, çözüm gayretiyle kulak vermiyoruz. Göz teması kurmuyoruz.

Dizi film patlamasını başka neyle açıklayacaksınız!?

Kendi hikayemizin yerine sanal olanın hikayesini koyuyoruz. O değmeyen, dokunmayan bulaşmayan acılarla; kendi acılarımızı, ter kokan kan kokan acılarımızı değiş-tokuş ediyoruz. Gerçek ile sanal yer değiştirince ve sanal bir saat içinde tüketebilen acı olunca, kendi acılarımızı da tükettiğimizi sanıyoruz. Hiç olmazsa bir saatliğine.

Başkalarının hikayelerini tüketen Türkiye'yi fark etmekte gecikmedi yapımcılar. Arka arkaya iki üç dizi giriyor pekçok kanalda. Saatte kaç dizi seyrediyor Türk halkı hiç merak ettiniz mi? Bütün o seyrettiklerinden ne anlıyor?

Durum o kadar vahim ki, kendi acılarının yerine sanal olanın acılarını koyma eşiği çoktan geçildi. Şimdi kendisini tamamen unutmuş bir şekilde sanal olanın acısını öteki sanal ile gidermeye çalışıyor halkın büyük bir çoğunluğu. Geri kalanlar ise filimde boş kalan yere kendisinin çağrılmasını bekliyor.

Türk halkı gerçeği saf gerçek olarak idrak edemediği için haberlerin dili de gittikçe hikayeleşiyor. Haberlerin dili hiç bu kadar dram diline evrilmemişti.

Bu gidiş pek hayra alamet değil. Yanılıyor olmayı ne kadar çok isterim.

Hatırlayınız bir dönem “seslendirilmiş şiirler” eşliğinde hikaye tüketmişti halk. O okunanlar şiir değil hikayemsi metinlerdi.

İnsanımız neden kendini bir “hikayenin” içinde kilitli tutmak istiyor? Dün “seslendirilmiş şiir” modası karşılık veriyordu bu ihtiyaca bugün “dizi hayat”lar.

Sorun şu ki konunun psiko-sosyolojik boyutundan ziyade ekonomik boyutu daha çarpıcı geliyor eli kalem tutanlara.

Geçen hafta ailenin ve askerin ölümüne eşlik eden haberler dizi filmlerin ekonomiye getirdiği “canlılık”tı çünkü.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim