1. YAZARLAR

  2. Ahmet Kurucan

  3. Aile içi şiddet üzerine zarûri açıklamalar-(3)
Ahmet Kurucan

Ahmet Kurucan

Yazarın Tüm Yazıları >

Aile içi şiddet üzerine zarûri açıklamalar-(3)

A+A-

Ailenin malî yükümlülüğünü üstlenmeye gelince; bu mesele hiç şüphesiz ayetin nazil olduğu toplum şartlarını nazara veren fiilî bir durumdur. Bir başka ifadeyle o günkü toplumda ailenin maddî mükellefiyeti erkeklerin omuzuna yüklenmiştir.

Gerçi o günden bu yana mezkur yapı çok külli değişikliklere uğramış değildir. Sanayi inkılabı sonrası Batı medeniyetinde kadının ekonomik ve sosyal hayatın içine girmesi vâki ve vârid ise de dünyanın belki de üçte ikisinde maddî mükellefiyetleri erkeklerin yüklenmesindeki fiilî durum neredeyse aynıyla devam etmektedir.

İşte ayet, karısı ile aile içi ilişkilerde aile reisliği konumunda yer alan kocaya geçimsizliğin karısından kaynaklanması halinde neler yapması gerektiğini anlatıyor. Bunlar sırasıyla nasihat, yatakta yalnız bırakma ve hafifçe dövme. Nasihat ve yatakta yalnız bırakmada problem yok. Öteden bu yana çokları bu ikisinin geçimsizlik probleminin çözümünde bir mana ifade ettiğini, her hadisede çözüm olmasa bile genel manada başvurulması gerekli metotlar olduğunu kabulleniyor. Ama dövme meselesi ilk dönemlerden bu yana müzakerelere konu olmuştur. Hatta diyebilirim; ayetin nazil olduğu dönemde dahi çok farklı yorumların konusudur. Nitekim Efendimiz'in (sas) daha önce ifade ettiğimiz şiddet karşıtı hadisleri, sahabenin farklı uygulamaları, zaman zaman Efendimiz'in (sas) huzurunda sırf bu yüzden mürafaa olmaları bunları göstermektedir. İmdi; İslam öncesi cahiliyye toplumunda kocanın karısını dövmesi, erkeğin kadına şiddet uygulaması yoktu da İslam bunu yukarıdaki ayetle emretmiş değildir. Aksine, var olagelen şiddet uygulamasına sınır getirmiştir İslam. Buradan açıkça anlaşılan odur ki; İlahî iradenin mahallî kültür, örf ve âdete düzenleme getirme isteğidir. Bu bir.

Ayet veya hadisin reddi söz konusu bile değil!

İki; Efendimiz'in (sas) daha önce zikrettiğimiz kadınları dövmemeyi emreden, güzellikle muamele edilmesini teşvik eden şiddet karşıtı hadislerini aktarmıştık. Aynı manayı destekleyen bir başka hadisi ise şudur: "Gündüz karısını köle gibi kırbaçlayan bir insan, akşam onunla nasıl yatağa girecek?" (Buhari, Nikâh, 93; Ebu Davud, Nikâh, 60). Şimdi mevcut tablo karşısında insanın aklına şu soru geliyor; haşa ve kella, Efendimiz (sas) açık ve net bir şekilde yasakladığı kadınları dövmeme emri ile ayete muhalefet mi ediyor? Veya Veda Hutbesi'nde "hafifçe dövebilirsiniz" beyanı, yukarıda aktardığımız hadislerle çelişmiyor mu? Usul diliyle konuşalım; haberi âhâd ile Kur'an'a ziyade mi getiriyor? Veya bu hadisleriyle hükmünü nesh mi ediyor? Ya da ayetin hükmü umumi de (âmm), tahsis mi ediyor? Hayır, bunların hiçbiri değil; aksine bu kavlî beyan ve fiilî olarak da hanımlarına bir tek fiske vurmaması ile her şeyi yerli yerine oturtuyor. O günkü toplumda süregelen, uygulanan, yadırganmayan, kabullenilen bir âdeti çözümün bir parçası olma şartıyla kabullenip, kadınları dövmenin genelleştirilmemesini emrediyor. Bu emri ile zihinleri ideal olana yönlendiriyor. Mahallî kültürün yanlışlığına işarette bulunuyor. Ve bunu birden yasaklama yerine tedricilik prensibine muvafakat içinde yapıyor. Malum, sosyal ve kültürel değişmeler sabahtan akşama, bir tek emir ve yasakla olmaz. Yoksa toplumda ciddi kırılmalar meydana gelir ve maksadın aksi bir manzara ile karşılaşılır. Bu zaviyeden baktığınızda Hocaefendi'nin genelde dediği şeyler, arz etmeye çalıştığımız bu hususa vurgu yapmaktadır. Yoksa haşa ne ayet ve hadisin reddi ne de hükmü geçersiz kılma, değiştirme söz konusudur.

Üç; dikkat ederseniz ayet-i kerimede geçen dövme, geçimsizlik çıkartan hanıma yönelik ve geçimi temin adına en son çare olarak yer almaktadır. Veda haccındaki hadiste de kocasının izni olmaksızın eve alınan kişi örneği verilmekte ve yatakta terkten sonra dövme yine çare olarak zikredilmektedir. Yoksa ne ayetten ne de hadisten, "Ey kocalar! Sorgusuz sualsiz hanımlarınızı dövebilirsiniz" manası çıkmaz. Bununla birlikte yukarıda da bir cümle ifade ettiğimiz gibi o günkü kültür, örf ve âdette var olagelen bu dövme, anlaşıldığı kadarıyla çözümün bir parçasıdır. Nasihat ve yatakta terk fayda vermeyip hafifçe dövme, yüze vurmama, incitici ve acıtıcı olmaması şartıyla kadının huysuzluğu ve serkeşliği terkine vesile olacaksa müracaat edilen bir metottur. Hatta ilk dönem müfessirlerinden bazıları dövmenin kadına zarar vermesi değil, sembolik bir mana taşıdığını dahi söylemişlerdir. Ama bugün bizim içinde yaşadığımız ve sahibi olduğumuz örf-âdet, gelenek-görenek içinde kocanın karısını velev ki hafifçe ve geçime zorlama adına dahi olsa dövmesi çözümün değil de, sorunun bir parçası haline geldiyse, hatta sorunun bizzat kendisi olduysa ne yapılacaktır? Hayrettin Karaman Hocamız, merhum Tahir b. Aşur'un "dövme izninin toplumların örf-âdet ve ruh hallerine göre verildiği, kocanın karısını dövebilmesi için yaşadıkları toplumda dövmenin ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmemesi gerektiği" tesbitini aktarıyor bizlere. Aslında Tahir b. Aşur'un bu tesbiti bizim yukarıdaki "ne yapılacaktır" sorusunun tam anlamıyla cevabıdır.

Tahir b. Aşur'a ilaveten aynı istikamette şunu söyleyebiliriz; bugünkü dünyada kişilik haklarının manevî boyutunu oluşturan unsurlar arasında kabullenilen insan onuru, şeref ve haysiyeti dövme fiili ile zayi edilmektedir. Kişilik haklarını zedeleyen, ayaklar altına alan fiiller ise hemen her ülkenin hukuk sisteminde suç olarak kabul edilmiştir. Yalnız bütün bunları derken ülkelere göre örf ve âdetin değiştiğini kabul etmiyor değiliz. Sosyo-ekonomik ve kültürel çevre, coğrafî şartlar, tarihî miras, gelişmişlik düzeyi, hakim ülkelerin kültürlerinden etkilenme vb. değişik kültürlerin varlığının ana sebeplerinden. Buna göre bir yerde, bir toplumda onur, şeref-haysiyet olan bir şey, bir başka yerde onur kırıcı olabiliyor. Bu yüzden bugün hâlâ koca dayağının geçimsizliklerde çözüm olduğu toplumlar ya da kişiler olabilir. Ama şurası kesin ki; bu türlü yerler dünya genelinde alabildiğine azdır, azalmıştır ve gün geçtikçe azalmaktadır. Onun için bugün dövme, ailevî geçimsizliklerde çözümün değil, sorunun bir parçasıdır hatta sorunun bizzat kendisidir dedik.

Dört; burada şöyle bir soru akla gelebilir; kadını dövmeyi İslam neden bütünüyle yasaklamamış? Yukarıda bir tek cümleyle sosyal ve kültürel değişimler sabahtan akşam olmaz diyerek buna cevap vermiştik. Açacak olursak; küçük-büyük insan topluluğunun yaşadığı her yerde hakim olan örf ve âdetleri, gelenek ve görenekleri bütün bütün değiştirmek her şeyden önce çok zordur. İkincisi; sözü edilen âdetlerin yerleşmişliğine bağlı olarak değiştirme uzun zaman alır. Mesela bir insan ömrü içine sığmaz bazı âdetlerin kökünün kazınması. İşte bu türlü durumlarda müracaat edilecek yegane geçerli metot tedriciliktir. Efendimiz (sas) dönemine bu gözle baktığımızda, gerek ayetlerin nüzulü, gerekse Efendimiz'in (sas) onları tatbikatta göstermiş olduğu metot bunu bize açıkça göstermektedir. En basitinden, içkinin ve faizin haram kılınmasında tedrici süreç başka hiçbir örneğe ihtiyaç bırakmayacak netlikte bunu bize isbatlamaktadır. Hakeza kaldırılması hedeflenen kölelik için de aynı şeyler söylenebilir.

İlk üç maddede Nisa Sûresi 34. ayetinin daha iyi anlaşılması adına serdettiğimiz düşünceler bu mevzuda da aynı şekilde düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Moda tabirle "kadının adının olmadığı", kız çocuklarından dolayı babaların toplum içine çıkamadığı, zaman zaman diri diri toprağa gömüldüğü, mirastan hisse alamadığı, boşama ve boşanma, seçme ve seçilme hakkı gibi haklardan mahrum olduğu bir toplumda kadını baş tacı yapan uygulamalar tedrici bir usule riayetle gerçekleşmiştir. Bu zaviyeden parçacı bir yaklaşımla meseleye yaklaşıp 'neden yasaklanmamış' demek doğru bir pencereden hadiseye bakmamak manası taşır. Açıkçası, Nisa 34. ayetinde geçimsizliği çözümün bir parçası olarak sunulan hafifçe dövme perspektifinden mesele ele alınırsa bugün yaşanan tartışmalar yarın da yaşanır, yarından sonra da yaşanır. Ama kadınların ferdî, ailevî, içtimaî, ticarî, siyasî hasılı hayatın her kesiminde, her alanında elde ettikleri haklar ve üzerlerine düşen vazifeler bağlamında Efendimiz'in (sas) 23 yıllık hayatına bir bütün halinde bakılırsa bugün konuşulanlar müzakere mevzu dahi olmaz.

Bitirirken; karı-koca ilişkileri adına nasıl bir dünya tasavvur ettiğimiz çok önemli. Ne cahiliyye dünyasının uyguladığı, ne bugünkü modern Batı medeniyetinin ürettiği, ne 15 asra uzanan İslam medeniyetinde Kur'an ve sünnetin belirlediği, hedeflediği asıl çizgiden sapmış gelenek ve görenekler değil, o aslî değerlere bağlı olarak bizim tasavvur önemlidir. Eğer bu tasavvur içinde kocanın kadına acımasızca dayak atması varsa ve bu kadınıyla-erkeğiyle toplum tarafından normal görülüyorsa, zaten ortada problem yok demektir. Ama aksi bir hal vârid ise işte o zaman bu çerçevede var olan toplumun yaraları ile yüzleşip neşter vurma zamanı gelmiş ve geçiyordur.

Benim sığ değerlendirmelerime göre Hocaefendi'nin judo-karate-tekvando bölümü ön plana çıkartılarak kısmen sulandırılan, sulandırılmaya çalışılan beyanatında bu neşterin izini görmek mümkündür. Dile getirilen düşünceler İslam'ın asıl ruhunu, özünü ve esasını yansıtmaktadır. Bazılarının dediği gibi ABD'nin demokratik ortamından etkilenerek çalakalem söylediği sözler değildir. Yine bazılarının düşündüğü gibi feminist manifestosunda yer alsın niyetiyle ağızdan çıkan sözler hiç değildir. Bu düşüncelere o manifestoda yer verip-vermeme feministlerin bileceği bir iştir; ama bunlar yerini dinî kaynaklarda bulan bütüncül bakışın ortaya çıkardığı sonuçlardır. Özellikle bazı Müslüman bayanların bu çerçevede düşüncelere sahip olması, "bak haklı çıktım" diyerek sevincini izharları anlaşılabilir tavırlardır. Yıllardır hatta asırlardır dinle özdeşleştirilmeye çalışılan, Kur'an ve sünnetle ispatlamak için uğraşılan yanlış gelenek ve göreneklerin dinî değil kültürel bir zemine oturmuş olduğunu yetkili bir ağızdan duymaları elbette sadece onları değil, hepimizi ve herkesi sevindirmelidir.

"Kadınları döven kimseler sizin hayırlınız değildir"

Buraya kadar dile getirdiğim yorumlarda, açıklamalarda yanılmış olamaz mıyım? Elbette olabilirim. Yanılmazlık iddiası içinde hiçbir zaman olmadım, olmam da. Beşer olan hiç kimse de olamaz. Yanılmazlık Allah'a mahsustur. Doğruları kendi tekeline alan bir yapım yoktur. A.Turan Alkan'ın sözleri ile "yanılma hakkım vardır ve bu hakkı kimselere verme niyetinde değilim". Mühim olan yanıldığını gösteren dostlara sahip olabilmektir; dostların 'yanlış düşünüyorsun' sözlerine kulak verebilmektir ve bunu büyük bir cesaretle ilan ve i'lam edebilmektir. Bunların hepsine de Allah'a şükür sahibim diye düşünüyorum. Onun için baştan bu yana beni yazılı sözlü beyanları ile takdir ve tenkid eden dostlarıma şükran ve minnetlerimi sunarım.

Son söz; koca dayağı, aile içi şiddet sadece İslam ve Müslümanların değil, insanlık ailesinin çözmek zorunda olduğu büyük bir problemdir. Bu problemin İslam'a mal edilmesi, öyle zannediyorum ki Müslüman olan herkesi derinden derine incitiyordur. Buna karşı İslam'ın, insanlığın genel-geçer ve evrensel değerlerine sırtımızı vererek, gönlümüzü o değerlere kaptırarak karşı koymak, ortak bir tavır almak bizim, hem dinî hem de insanî sorumluluğumuzdur. Merhamet bunlardan biridir. Sevgi-saygı, aşk diğerleridir. Zulme cephe alma, adalet duygusuna sahip olma bir başkasıdır. Ve bunların hepsi erkeğin aynı yastığa baş koyduğu, Allah'ın emaneti olarak aldığı nazenin varlıklara el kaldırmaması için yeterli unsurlardır. Sözü Allah ve Resul'ünün beyanları ile noktalıyorum: "...Kadınlarla iyi geçinin, onlara güzel muâmele edin!.." (En-Nisâ, 19), "Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler sizin hayırlınız değildir." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42)

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT