1. YAZARLAR

  2. Ahmet Kurucan

  3. Aile içi şiddet üzerine zarûri açıklamalar-(2)
Ahmet Kurucan

Ahmet Kurucan

Yazarın Tüm Yazıları >

Aile içi şiddet üzerine zarûri açıklamalar-(2)

A+A-

Orantısız güç, siyaset bilimlerinde bir kavram. Bu kavram genelde güçlü devletlerin kendileri nisbetinde güçlü olmayan devletlere veya devlete ait güvenlik güçlerinin yasal olan-olmayan olaylı protesto eylemlerini önlemede kullandıkları güç ekseninde kullanılıyor.

Netleştirmek için, insan ve modern teçhizat itibarıyla süper askerî güç diye anılan bir devletin Afrika'nın balta girmemiş ormanlarındaki bir ülkeye saldırması; ellerinde taşlarla güvenlik güçlerine saldıran topluluğa silah, top ve tankla mukabele etmesi örnekleri verilebilir. Aynı zaviyeden baktığınızda karısına karşı güç kullanmayı âdet haline getiren ve bunu adeta hayat tarzı olarak benimseyen koca için de aynı kavram kullanılabilir. Çünkü istisnalar bir kenara fıtrat itibarıyla erkekler, kadınlara nisbetle çok daha güçlü yaratılmıştır. Söz konusu olan pazu gücünü kullanma ise erkeğin hemen her zaman kadını alt etmesi sıradan bir sonuçtur. İşte Hocaefendi, "Kocanın karısını dövmesinin 'kuvvetli zayıfı her zaman ezer' zalim felsefesinden ne farkı var?" tespiti ile sözünü ettiğimiz orantısız güce işarette bulunuyor.

Halbuki koca, karısı ile yaşadığı ve ona karşı bilek gücünü kullanmaya varan hadise veya hadiseler zincirini başka formüllerle çözmelidir. Karşılıklı konuşma, haklı-haksız, doğru-yanlış istikametinde müzakereler yapma, yanlışı anlama ve anlaşılmaların önünü kesme ve gerektiğinde tek veya çift taraflı özür dilemelerle sulh yolunu seçeceğine, güç kullanmayı tercihi, akla başka şeyler getiriyor. Zira biliyoruz ki orantısız gücünü 'vur abalıya' mantığı ile kullanan, hıncını ve öfkesini karısının yüzünü, vücudunu morartırcasına, bedenini sakatlarcasına kullanan insan, aslında güçsüzdür ve haksızdır. Gücü hakimiyet ve iktidar unsuru olarak kabullenmiştir bu kişi. Halbuki hakimiyet ve iktidarın dayanması gereken meşru temeli güç değildir ve olamaz. Güce dayalı hakimiyetleri sürdüren diktatör idarelere bakış açısı da, bunların akıbeti de bellidir.

Öte yandan karısına hatta çocuklarına karşı bilek gücünü kullanan koca genelde merhametsiz olur. Böylelerinin lügatlarında anlaşma, uzlaşma, idare etme, paylaşma vb. kavramlara yer yoktur. Çünkü karşısında her zaman ve her şart altında yenebileceği bir muhatabı vardır. Belki güçleri eşit olsaydı, girişecekleri kavgada yenilme ihtimali de bulunsaydı, uzlaşmayı, anlaşmayı düşünebilir, problemi başka türlü çözme yollarına sülûk edebilirdi. Ama gücün varlığı bu alternatif yolları onun zihninde kapalı gösterir.

Halbuki Efendimiz'in (sas) erkeklere yönelik hanımları özelinde söylediği hadisleri Müslüman'a başka yol haritaları çizmektedir. Meşhur Veda Hutbesi'ndeki şu tenbihatına bakalım isterseniz: "Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır." Yeri gelmişken Hz. Peygamber'in (sas) aynı istikamette beyan buyurduğu ve bizim yukarıda yolunu kaybedenlere yol gösteren harita olarak nitelediğimiz iki-üç hadisini hiçbir yoruma tabi tutmadan alt alta sıralayalım: "Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır." (Tirmizi, Radâ', 11), "Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42), "Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir." (Müslim, Radâ, 61)

Bu faslı bağlarken; önceki yazımızda da kısaca değindiğimiz gibi koca dayağı meselesinin asıl sebebini, her ailede olan, olması muhtemel türden anlaşmazlıklarda değil, eşlerin birbirlerine karşı besledikleri sevgi ve saygı noksanlığında aramak gerek. Allah, "İçinizden, kendileriyle huzûra kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (er-Rûm, 21) buyurmaktadır. Dayağın cari olduğu evliliğe bu ayetin bize kazandırdığı perspektiften baktığınızda çıkan sonuç şudur: Demek Allah'ın varlığının, birliğinin alameti olan eşler arasındaki sevgi, saygı ve merhamet kaybolmuş ki, huzur yerine huzursuzluk, merhamet yerine zulüm hakim hale gelmiş.

Judo-karate-tekvando ve nefsi müdafaa

Hocaefendi'nin belirttiği son husus nefsi müdafaa meselesiydi. İki ayrı açıdan ele almak gerekiyor; bir, basın tarafından üzerinde çok durulan judo-karate-tekvando; iki, meşru müdafaa. Şöyle düşünüyorum; Hocaefendi'nin judo-karate, tekvando ile alakalı sözleri olmasaydı, "Dövme haksız yere yapılan fiilî bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrûdur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir." sözleri fıkhî açından nefsi müdafaa bağlamında aynı neticeyi hasıl ederdi. Çünkü sözlerin mantukundan çıkan mesaj bellidir; kadın kocasından dayak yemeyi bir kader olarak kabullenmesin; sineye çekmesin; kendini müdafaa etsin, gerekirse karşılık versin. "Hatta judo, tekvando, karate kurslarına gitsin." sözündeki "hatta" bu manayı çok açık bir şekilde gösteriyor.

Şahsen söylenenleri böyle anlıyor, böyle yorumluyorum. Nitekim konu ile alakalı kendilerinden görüş alınan nice ilahiyatçılar da meselenin böyle anlaşılması gerektiğine dair yazılı ve sözlü beyanatlar verdiler. Judo-karate-tekvando meselesine takılmamak gerektiğinin ısrarla altını çizdiler. İhtimal telefonla kendisinden mülakat alınan bir hocamızın, Hocaefendi'nin böyle popülist yaklaşımlar yerine, klasik fıkıhtaki içtihadlarla yüzleşmesi gerektiğine dair beyanatı oldu. Eğer o hocamız, yazının tamamını okusaydı, telefonda muhabirin "Gülen, dayak yiyen kadınlar judo, karate, tekvando kurslarına gitsin, bir tokat yiyorsa, iki tokat da o vursun diyor. Siz ne diyorsunuz?" sorusuna "önce, yazının tamamına bir bakayım" deseydi, Hocaefendi'nin o yüzleşmeyi yaptığını görecekti.

Ama basın-yayında dine karşı hemen her zaman mesafeli yaklaşan bazıları anlaşılabilir sebeplerle sözü bağlamından kopartarak sadece judo bölümünü manşetlerine, haber ve köşe yazılarına taşıdılar. Yazının ruhunu kaybettirecek, İslam'ın kadına bakışı noktasında bir manada ezberlerini bozan yaklaşımları göz ardı etmeyi tercih ettiler. Hatta daha da ileri giderek, hadiseyi iyice magazinleştirip "Gülen, şiddeti tavsiye diyor; Gülen çocuklarının gözleri önünde karı-kocanın vurasıya kavga etmesini istiyor" tarzında absürt yorumlarda bulundular. Şahsen bunları anlamakta zorlanmıyorum. Onun için anlaşılabilir sebeplerle dedim yukarıda. Ama İslamî camiadan bazılarının Zahiri felsefesi ile meseleye yaklaşıp aynı çizgiden yorumlarını, değerlendirmelerini anlamakta zorlanıyorum. Sanki Hocaefendi bu düşünceleri seslendirirken onların önerdiği "aile içi sulh, karı-kocanın geçim ve uyum adına birbirlerine karşılıklı tahammülleri, kısas yerine afv yolunu tercihi" ve benzeri hususları bilmiyor veya göz ardı ediyor. Söyleyecek çok bir şeyim yok; ama şu kadarını ifade etmeden geçemeyeceğim; bütüncül bakış göz ardı edilmemeli. Söz bağlamından kopartılmamalı. Mefhumu muhalifinden hareketle niyet okuyuculuğu yapılmamalı. Söz konusu düşüncelerin dile getirildiği atmosfere şahit bir insan olarak bir kez daha ifade edeyim ki Hocaefendi'nin sözünü ettiği koca, sudan sebeplerle her fırsatta karısını döven, bu manada karısına zulüm eden, üstelik bunu İslam'ın kendisine verdiği bir hak olarak gören ve dayak atmayı hayat tarzı olarak benimseyen kocadır. Dolayısıyla 'kendini müdafaa et, istiyorsan bu dayak müstakil bir boşanma sebebidir; davacı olabilirsin' mesajı verilen kadın da bu kadındır.

Madem judo-karate kısmı olmaksızın da muhteva anlaşılıyor, maksat hasıl oluyor; bu maksadı aşan bir beyan değil mi diyebilirsiniz. Buna benim evet demem en azından sözün sahibine karşı saygısızlık olur. Ama şunu rahatlıkla diyebilirim; eğer bu judo-karate meselesi olmasaydı, koca dayağı bu denlü bizim gündemimizde yer almaz, tartışılmazdı. Konunun müsbet ve menfi bütün yönleri ile sadece Türkiye'de de değil İslam dünyasında hatta bazı Batı ülkelerinde de tartışılmaya açılmış olması bu açıdan hayırlı olmuştur diye düşünüyorum. Kaldı ki Ezher ulemasının aynı çizgideki fetvası ile Suudi Arabistan'da karısını döverek öldüren kişinin idam cezası infazının hemen hemen aynı zamana tevafuk etmesi bu sürece destek veren diğer hadiseler olmuştur. Hemen belirteyim, Batı dünyası akademisyenleri arasındaki müzakereler judo meselesine odaklanmış değil; aksine boşanma sebebi, orantısız güç ve nefsi müdafaa esasları üzerine kurulu.

Nefsi müdafaaya gelince; ansiklopedik ölçüde İslamî konulara ilgi duyan hemen herkesin bildiği gibi İslam'da usulü hamse adını verdiğimiz korunması gerekli beş temel unsur vardır. Bunlar; din, nesil, mal, akıl ve hayattır. Hayat hakkı evrensel, tabii ve fıtri bir haktır. Din, dil, ırk, cins gibi insana ait ayırt edici özelliklerin hiçbiri bu hakkın insanın elinden alınmasını meşru görmez. Şöyle denilebilir; insan olarak yeryüzüne gelmek, otomatikman bu hakkın elde edilmesinin yeterli gerekçesidir. Hatta İslam'a göre bu hakkı insan anne rahmine düştüğü an elde eder. Kaldı ki hayat hakkı bugün nice uluslararası anlaşmaların ilk maddesini teşkil eder.

Bu genel bilgilerin ışığında İslam tarihi boyunca hayatını koruma amacına matuf nice içtihatlar ve kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Cana kastedecek ölçüde yapılacak haricî saldırılara karşı insanın kendini koruması bir hak olarak görülmüş, bunun ötesinde vecibe ve vazife olarak telakki edilmiştir. Kısas ayetleri, canını korurken ölen kişinin şehit olduğunu beyan eden hadisler bu içtihadi yaklaşımların temelini oluşturmuştur.

Yalnız burada dikkati çeken şey; fıkhî içtihat ve kanunî düzenlemelerde aksine bir hüküm olmamasına rağmen, halkımız arasında yakın derecedeki akrabalar sanki bu hükmün istisnasıdır gibi anlayış vardır. Koca elbetteki bunların başında gelir. İşte Hocaefendi'nin "Dövme, haksız yere yapılan fiilî bir saldırıdır ve suçtur. Bu saldırıya karşı nefsi müdafaa meşrûdur. Hatta müdafaa etmeme ayrı bir suçtur denebilir." sözleri bu yanlış algılayışı kırma bakımından oldukça önemlidir.

'Geçimsiz kadınlarınızı dövün' ayeti

Nisa Sûresi 34. ayette yer alan "Serkeşliğe yüz tutan kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün!" ayeti ile aynı istikamette yukarıda bir kısmını iktibas ettiğimiz Efendimiz'in Veda Haccı'ndaki "Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir." beyanı meselenin can alıcı noktasını oluşturuyor. Neden? Çünkü bazıları manaları alabildiğine net ve açık bu beyanlara rağmen Hocaefendi'nin kadınların dövülmemesini istemesi, nefsi müdafaayı sorumluluk olarak nitelemesi hatta gerektiğinde mukabelede bulunması ile alakalı sözlerini yukarıda aktardığımız ayet ve hadislerin inkârı gibi algıladı. Bazıları da tarihselçi yaklaşımlara kapı aralayan yorumlar olarak niteledi. Söz konusu meselede Hocaefendi adına konuşma yetki ve selahiyetine sahip değilim. Bu vakii itirazlar karşısında ne düşündüğünü bilemem. Ama şahsım adına bu itirazları tavzih, şüpheleri izale için kısa kısa da olsa şunları söyleyebilirim.

Önce siyak-sibak bütünlüğü içinde ayeti birlikte okuyalım: "Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah'ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri gibi malî yükümlülükleridir. O halde iyi kadınlar: İtaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyan kadınlardır. Serkeşliğe yüz tutan kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezlerse onları hafifçe dövün! Şayet size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep aramayın! Unutmayın ki üstünüzde çok yüce ve büyük olan Allah vardır." (Nisa, 4/34)

Görüldüğü gibi ayet siyak-sibak bütünlüğü içinde okunduğunda bahis mevzu edilen ilk husus aile içindeki yönetim erki, bugünkü tabirle ifade edecek olursak aile reisliğidir. Ayet, reisliği erkeğe veriyor ve bunu iki gerekçe ile açıklıyor. Bir; erkeğe fıtraten verilen kabiliyetlerin yönetim yükümlülüğü üstlenmesi için daha uygun olduğu, iki; ailenin malî yüklerini tahammül etmesi. Bunlardan birincisi yaratılış/fıtrat ile alakalı olduğu için belki de ilk insandan bu yana hiç değişmeyen bir gerçektir. Hakikaten erkek yönetimde de kadınlara nisbetle hissiyatını değil aklı ve mantığı ön plana çıkartan bir yapıya sahiptir. Takdir edileceği gibi bu hemen her yöneticide aranan olmazsa olmaz bir vasıftır. İstisnalar yok mudur? Mutlaka vardır ve olacaktır; ama bunlar adı üzerinde istisnadır ve genel tabloyu değiştirecek çapta değildir. Dünya genelinde aileden şirkete, dernekten devlete uzanan yapılardaki idarî kadrolardaki erkek hakimiyeti tablosu bu inkâr kabul etmez gerçeği anlatmaktadır. İkinci hususa yarın devam edelim...

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT