AİHM ve siyaset yasakları

10.06.2008 03:31

Ergun Özbudun

Bilindiği gibi, 1982 Anayasası, siyasî partilerin kapatılmasının feri sonuçları olarak, bir yandan partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olan milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşeceğini (m.84), bir yandan da bir siyasi partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyelerinin beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarını (m.69) hükme bağlamıştır.

Her iki maddenin 1982 Anayasası'nın orijinal metnindeki karşılıkları çok daha radikal hükümler içermekteydi. Eski 84'üncü maddeye göre sadece partisinin kapatılmasına kendi eylem ve sözleri ile sebebiyet veren milletvekillerinin değil, kapatma davası açıldığı tarihte o partinin üyesi olan diğer bütün milletvekillerinin de milletvekilliklerinin de düşeceği öngörülüyordu. Eski 69'uncu madde ise, bugünkü yasaklara ek olarak, "kapatılan bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasi parti"nin de kurulamayacağını hükme bağlamaktaydı. Akıllara durgunluk verecek sertlikteki bu yasaklar, 1995 anayasa değişikliği ile nispeten hafifletilmiş ve maddeler bugünkü şeklini almıştır.

Ancak maddelerin şimdiki durumunun da Avrupa insan hakları standartları ile uyumlu olduğu çok şüphelidir. Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Türkiye'ye ilişkin beş kararı vardır. Sadak ve diğerlerinin Türkiye'ye karşı açtıkları ve 11 Haziran 2002'de karara bağlanan davada Mahkeme, davacıların milletvekilliklerinin düşürüldüğü tarihte yürürlükte olan 84'üncü maddeye göre davanın açıldığı tarihte partiye üye olan bütün milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşürülmesini "aşırı sert" bir tedbir, dolayısıyla "orantısız" bir ceza olarak görmüştür. Mahkemeye göre, "Anayasa Mahkemesi'nce müracaat sahiplerine uygulanan ceza, hükümetin dayandığı herhangi bir meşru amaçla orantılı sayılamaz. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu tedbirin, müracaatçıların 1 numaralı Protokolün 3'üncü maddesi uyarınca sahip oldukları seçilme ve parlamentoda görev yapma haklarının bizatihi özüyle bağdaşmaz olduğu ve onları parlamento üyeliğine seçmiş bulunan seçmen kütlesinin egemen iktidarını ihlal ettiği kanısındadır" (paragraf 34-40). Mahkeme, 1995 anayasa değişikliğini not etmiş olmakla beraber görülmekte olan davayla ilişkili olmaması nedeniyle, bu konuda görüş belirtmemiştir.

İkinci karar, Bekir Sobacı'nın müracaatı (no. 26733/02) üzerine Mahkeme'nin 29 Kasım 2007 tarihinde verdiği karardır. Bilindiği gibi Sobacı (ve Nazlı Ilıcak)'nın milletvekillikleri Fazilet Partisi'nin kapatılması kararına paralel olarak düşürülmüştür. AİHM, kararında, daha önceki Sadak kararına da atıfta bulunarak, milletvekilliğinin düşürülmesinin "aşırı ağırlıkta bir müeyyide" olduğunu ve "izlenen meşru amaçlarla orantılı" sayılamayacağını, dolayısıyla 1 numaralı Protokolün 3'üncü maddesinin ihlal edilmiş olduğunu hükme bağlamıştır. Mahkemeye göre, "dava konusu tedbir, müracaatçının seçilme ve yasama görevini yerine getirme hakkının bizatihi özünü ve keza onu milletvekili seçmiş bulunan seçmen kütlesinin egemen iktidarını ihlal etmektedir" (paragraf 31-33). Mahkemenin 2007 yılında verdiği üç karar da benzer niteliktedir. Kavakçı (müracaat no. 71907/01) ve Sılay (müracaat no. 8691/02) davalarında Mahkeme, siyasi haklardan yoksun bırakılmayı "ağır bir müeyyide" ve "müracaatçının seçilme hakkının bizatihi özü"nün ihlali olarak görmüş ve bu müeyyidenin izlenen amaçlarla "orantısız" olduğuna karar verilmiştir (Affaire Kavakçı c. Turquie, paragraf 45-49). Ilıcak davasında (Affaire Ilıcak c. Turquie, 5 Nisan 2007, müracaat no. 15394/02) da AİHM, milletvekilliği statüsünün kaybının "aşırı derecede ağır" bir müeyyide olduğu, milletvekilliği statüsünün kaybı ve beş yıllık siyaset yasağının izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı, bu tedbirlerin "müracaatçının seçilme ve yasama görevini ifa etme hakkının bizatihi özünü ve keza onu milletvekilliğine seçmiş bulunan seçmen kitlesinin egemen iktidarını ihlal etmiş" olduğu, dolayısıyla 1 numaralı Protokolün 3'üncü maddesinin ihlal edilmiş bulunduğu sonucuna varmıştır (paragraf 35-37). Bütün bu kararlarda AİHM, söz konusu tedbirlerin Türk siyasi rejiminin laik niteliğini koruma amacını taşıdığını, bu ilkenin önemi nedeniyle de izlenen amacın meşru sayılabileceğini belirtmekle beraber, bunları, izlenen meşru amaçla orantılı ve demokratik toplum düzeninin zorunlu gereği saymamıştır.

Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu üyelerinden biridir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (AİHS) 18 Mayıs 1954 tarihinde imzalamış, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bireysel müracaat hakkını 22 Ocak 1987, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcı etkisini 25 Eylül 1989 tarihinde kabul etmiştir. AİHS ve onun tamamlayıcısı niteliğindeki AİHM kararları, Anayasa'nın 90'ıncı maddesinde 2004 yılında gerçekleştirilen değişiklikle milli kanunlardan daha üstün konuma getirilmiştir. Bu durum, bir yandan yargı organına kararlarında AİHS hükümlerini ve AİHM kararlarını esas almak, öte yandan yasama organına da bunlarla bağdaşmayan Anayasa ve kanun hükümlerini öncelikle değiştirmek yükümlülüğünü yüklemektedir.

Halen Anayasa'mızda mevcut olan hükümlerin AİHS'ne aykırılığı böylece belirlenmişken, bu hükümleri Anayasa'daki yasakları da genişletecek şekilde yorumlamak, hukukun ideolojik amaçlarla ne ölçüde çarpıtılabileceğini gösteren ibret verici bir örnektir. Anayasa'nın 69'uncu maddesinde öngörülen siyasi faaliyet yasağı hiçbir şekilde bağımsız milletvekilliği adaylığını kapsamadığı halde, yasağı bunu da içerecek şekilde yorumlamak, ya da ilgili kişinin ara seçimde değil, ancak genel seçimlerde aday olabileceğini ileri sürmek, hiçbir hukuki mesnede dayanmamaktadır. Anayasa'mız ve diğer mevzuatımızda bağımsız milletvekilliği adaylığına engel hiçbir hüküm yoktur. Siyasi Partiler Kanunu'nun 95'inci maddesi, sadece, "siyasi partilerin" bu kişileri seçimlerde aday gösteremeyeceklerini belirtmektedir. Aynı şekilde, hiçbir kanunumuzda genel seçimlerle ara seçimler arasında bir ayrım yapılmış değildir. Yasaklayıcı hükümlerin, hele önümüzdeki olayda olduğu gibi yarı-cezai nitelikte sayılabilecek hükümlerin, genişletici değil, daraltıcı biçimde yorumlanması, hukuk yorumunun temel kurallarından biridir. Böyle genişletici bir yorum, hürriyetlerin "ancak kanunla" sınırlanabileceği yolundaki Anayasa hükmüne (m.13) de aykırı olacaktır.

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim