Ahmedînejad, Erbakan, Azerbaycan...

23.04.2009 06:39

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Geçen hafta, Cenevre’de yapılan ‘Durban-2 /  Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı’, bu toplantıya İran Cumhurbaşkanı Mahmûd Ahmedinejad’ın da katılması üzerine, başta B. Amerika olmak üzere, Batı’lı bir çok ülkenin bu konferansı boykot etmelerinin gölgesi altında geçti..

1985’e kadar siyonizm, BM kararlarına göre, ırkçılık sayılıyordu.. O zaman, Amerika bir oyun oynadı ve BM. Genel Kurulu’nda aldırttığı bir kararla siyonizmi ‘ırkçılık’ olarak nitelenmekten kurtardı..

Sahi, siyonizm ırkçılık mıdır, değil mi; üzerinde durulmaya değer bir konu..

Çünkü, yahudilerin iki bin yıl önce Babilonya’dan sürülürken, Kudüs’de son terkettikleri tepenin adı olan ‘sion’ isminden türetilen siyonizm özü itibariyle,  yahudilere yeryüzünde bir ‘vatan edindirme’ dâvasının, ideolojisinin adıydı..

Bu açıdan bakıldığında siyonizm de öteye, -kan soyuna ağırlık bir din olması hasebiyle-, bizzat yahudiliğin ırkçı bir yönünün olup olmadığı üzerinde durulmalı.. 

Yahudi bir kadının dünyaya getirdiği çocuk, babası her kim olursa olsun, yahudidir.. Ve yahudiler kendilerini ‘en üstün insan’ modeli olarak görürler.. Ve yahudilik bir inanç bağından da öteye, kan bağına dayanmaktadır ve yahudilikten dönenler inancını terkedenler bile, netice itibariyle, kan bağları itibariyle -yahudilerce- yahudi sayılırlar.. Franz Kafka, bir eserinde, ‘yahudilik saçmalıklarla dolu.. Ama, ne yazık ki, herkes tarafından yine de  ancak yahudi olarak nitelendiriliyorum..’ diye yakınıyordu..

Bir de sonradan yahudi inancını kabul edenler vardır ki, onlar doğuştan, kan bağıyla yahudi olmadıkları için,  fıtrî yahudi’ler seviyesinde değil, ‘kesbî (kazanım yoluyla) yahudi’ olanlar grubunda yer almaktadırlar..

O halde, ırkçılık siyonizmde midir, yoksa yahudilikte mi; bunun sağlıklı bir şekilde mantık3i muhakemesinin yapılması zemini oluşturulmadan, bu konuda söz söylemenin bir mânası da yoktur..

Ve ayrıca, bir kısım yahudiler vardır ki, siyonist değildirler.. Hattâ, ünlü Albert Einstein -bir yahudi olarak- dostlarına yazdığı mektublarda, ‘siyonizmin bir yahudi devleti kurulması hedeflerine ulaşması halinde, kendisini korumak için ister istemez güce dayalı, baskıcı bir yapıya ihtiyacı olacağını ve bunun, yahudilerin binlerce yıldır sürdürdükleri mazlûmiyetlerine zarar vereceğini ve zâlim olacaklarını’ dile getiriyordu.. Ve onun dediği gibi de oldu..

*

Cenevre’deki toplantıya, Ahmedînejad’ın katılmaması için, özellikle sıkı yandaşı olan Kayhan gazetesi başta olmak üzere, İran matbuatında bazı yazılar çıkmıştı. Bu yazılarda,  ‘O toplantıya katılırsan, orada yahudi soykırımı konusunda alınan bir karar, sen karşı çıksan bile, konferansın ortak bildirisi halinde yayınlanınca, sen de ona katılmış duruma düşersin..’ deniliyordu.. Biraz öyle de oldu.. Çünkü, ortak bildiride, ‘soykırım’ da ifade ediliyordu..

Ama, Ahmedînejad, kendi sözlerini söylemiş, üzerine bazı nesnelerin fırlatılmasına rağmen, ‘siyonist - ırkçı İsrail rejiminin, Filistin halkına karşı barbarca baskılar uyguladığını, uluslararası siyonizm’in, ırkçılığın gerçek bir tezahürü’ olduğunu dile getirmiş ve onun bu sözleri üzerine birçok Batı’lı ülke temsilcileri, salonu terketmişlerdi..

*

Ancak, bu arada, Ahmedînejad’ın da, medyaya önceden verilen farsça konuşma metninde yer alan, ‘Batı’nın, belirsiz ve kuşkulu yahudi soykırımı problemini, İsrail rejiminin kurulması için kullandığı’ şeklindeki bölümü konferanstaki konuşmasında atlaması, ilginçti..

Demek ki, Ahmedînejad, o diplomatik mahfilde, öyle bir taktik kullanma gereğini duymuştu..

Buna rağmen, Amerikan Başkanı Obama, ‘İran liderinin konuşmalarının aslında ülkesinin dünyadaki konumuna zarar verdiğini’ söylüyordu, Ürdün Kralı Abdullah’la 20 Nisan günü yaptığı görüşmede..

Bu arada, Londra'da arabca ve ingilizce olarak yayınlananAl Sharq al Avsat’ (eş’Şarq-ul’Evsat / Ortadoğu) gazetesinin Gen. Yayın Md. Tareeq el’Homayed, 21 Nisan tarihli yazısında, kendilerinin de geçmişte İsrail'i denize dökme sözünü çok ettiklerini, ancak  bir yere varamadıklarını’  hatırlatarak, Ahmedînejad'ın İsrail karşıtı sert sözleriyle ‘sadece İsrail'e hizmet ettiği’ görüşünü dile getiriyor ve özet olarak şunları söylüyordu:

İran Cumhurbaşkanı, İsrail'i, ırkçı olarak tanımladığı konuşmasında, uluslararası toplumdan ziyade bize hitab etti. Ahmedinejad'ın İsrail hakkında söyledikleri; geçmişte de sürekli dile getirdiği, soykırımın bir efsane olduğu gibi sözlerinin daha rafine bir versiyonundan başka bir şey değildi. Eğer tüm bunları bugün hatırlarsak, dünkü konuşmasının kelimelerin daha yumuşatılmış bir versiyonu olduğunu görürüz. Bu konuşmanın başta Arap ve İslam dünyasına yönelik olduğu açıktır.. (...) Bugüne kadar, 6 savaş yaptık.. Yüz binlerce ölü ve yaralı verdik, kentlerimiz ve topraklarımız işgal edildi  ve büyük değerlerimizi kaybettik. Bu konuşma bugün bizim için yeterli mi? İran, Filistin için bir ağacını bile yitirdi mi?’

Evet, en karşıtlarının üzerinde bile derin bir ihtiram duygusu uyandıran Muhammed Khâtemî gibi bir  isimden sonra  aynı makama gelen Ahmedînejad’ın söz ve tavırları, bazı çevrelerde hayranlık uyandırıp ayran kabartsa bile, böylesine ağır suçlamalara da vesile olabiliyordu..

*

Bu arada, İsrail rejiminin, İran’ın nükleer tesislerine saldırmak için hazırlık yaptığına dair Batı medyasında yer alan iddialar üzerine, İran İslamî Şûrâ Meclisi (Parlamento) Başkanı Ali Laricânî, 21 Nisan günü yaptığı açıklamada, ‘İsrail saldırısına cevabımız tahminlerin ötesinde olacak.. Dünya genelindeki analist ve uzmanlar bile, muhtemel bir İsrail saldırısına İran'ın cevabının ne olacağı konusunda bir değerlendirme yapamaz, tahminde bulunamaz. Ancak şunu bilsinler ki, yanlış hesab yapmaları halinde öyle cevap vereceğiz ki, uyku onlara haram olacak.’ diyordu.
*

Tabiatiyle, bu gibi güç gösterilerinin psikolojik savaş açısından önemi büyüktür, ama, bunları yerine getirmenin gerçekten mümkün olup olmayacağını da unutmamak gerekir.. Gerek Mısır, Ürdün ve Suriye ordularının korkunç bir yenilgiyle safdışı olduğu Haziran-1967’deki ‘6 Gün Savaşı’ öncesinde ve gerekse Saddam’ın Amerika’ya kafa tutarken yaptığı açıklamalarda da bu gibi iddialara yer alıyordu, ama, bunlar pratik olarak sergilenememişti.. Bu örneklere, 1980-88 arasındaki 8 yıllık ‘İran-Irak Savaşı’ boyunca karşılıklı dile getirilen görüşleri de ekleyebilirsiniz.. Ama, sonunda, dünya konjonktürü öyle bir şekilde gelişmişti ki, Saddam’ın artık dayanma gücünün kalmadığının anlaşıldığı bir sırada, BM. Güvenlik Konseyi, Saddam’ı kurtarabilmek ve İslamî İran’ın sahneye daha etkin bir ‘bölge gücü’ olarak şekilde çıkmasını engellemek için, ‘ateş-kes’  kararını dayattığında; daha önceleri  zafere kadar savaş..’ diyen İmam Khomeynî gibi bir inkılabçı lider bile, ‘Hesabımı Allah’a karşı yaptım; İslam’ın ve müslümanların maslahatının burada olduğunu düşünerek, zehir kadehini başıma dikiyorum..’ diyerek, derin bir kahır duygusuyla, ‘ateş-kes’i kabul etmek zorunda kalıyordu.. 
Savaşlarda doğrudur ki, psikolojik savaş taktikleri de önemlidir, ama, bu taktiklerin her zaman beklenen faydayı sağlamadığı unutulmamalıdır..

*

Erbakan’ın İran’da vermek istediği mesaj neydi?

Necmeddin Erbakan, geçen hafta, İran’a gitti.. Ve orada da ilginç sözler etti.. 

Yıllardır, siyasetten yasaklı olduğunun söylenmesine rağmen, özellikle AK Parti’nin ortaya çıkışından itibaren, hele de seçim dönemlerinde siyaset sahnesi ve meydanlarından geri durmayan Erbakan Hoca, bu gezi boyunca İran’da da, eski talebeleri olan Tayyîb Erdoğan ve ekibine, yine ağır suçlamalar yöneltti..

Özellikle, başka zamanlarda kendisine hakaretler yağdıran çevrelerin genel ve mahallî seçimler öncesinde, AK Parti’yi en fazla da SP ile vurabileceklerini düşünen kemalist/ laik çevrelerin ekranlarına dâvet etmeleri ve Hoca’nın da bu dâvetlere koşarak katılıp, oralardan dünkü talebelerine en ağır ağır eleştiriler yöneltmesi, acı vericiydi..

Muhakkak ki, aynı durumda başkaları olsaydı, Hoca, ‘Seni konuşturmak, ekranlara çıkarmak için, niye böyle bir seçim öncesini beklediler, bre gaafil; bunu anlamadın mı, mü’min feraseti nerede kaldı?’ derdi, kesinlikle ve de haklı olarak.. Ama, o mentaliteyi kendisine uygulamadı..

İlginçtir ki, Hoca, bu tavrını İran’da yine tekrarladı.. Onun, bu songezisi münasebetiyle, İran matbuatına yansıyan şekliyle bazı sözlerini buraya aktaracak olursak, bundan siz de rahatsız olabilirsiniz, muhtemelen.. Hele de, sadece TC rejiminin temel yapısına değinmeyip,  bugünkü Hükûmet’i bilhassa belirterek, ‘Türkiye’yi siyonist İsrail rejiminin hizmetine sunuyor..’ diye suçlamasının, İranlı medya mensubları arasında bile hayretle dinlendiğini belirtmek yeterli olur.. Hoca, bu arada, İran medyasında yer alan sözlerine göre, Osmanlı’nın 1699’da imzalamak zorunda kaldığı ve ilk topprak kaybına uğradığı Karlofça Andlaşması’nı, dünyadaki sermaye hâkimiyetini siyonist yahudilerin ele geçirmesinin bir başlangıç noktası olarak ifade etmesi de ilginçti..

22 Nisan 2009 (2 Ordibeheşt 1388) tarihli Cumhurî-i İslamî gazetesinde, Hoca’nın yerli ve yabancı muhabirlerin katılımıyla yaptığı basın toplantısında söyledikleri de bu cümleden..

Hoca, Başbakan olduğu zaman, Amerikan B. Elçisi’nin hemen  randevu isteyerek kendisine birlikte çalışabilmeleri için, hangi şartları söylediğini anlatıyordu, bu basın toplantısında.. Buna göre, ‘İran’a gitmeyeceksin..  İran’la 50 milyon doları aşan bir ticaret yapmıyacaksın.. IMF’li birlikte çalışacaksın..  Çevik Kuvvet’e dokunmayacaksın.. İsrail’le iyi geçineceksin, vs...’ gibi şartları saymış, Amerikan Elçisi..  Hoca, ‘Amerika her ne dediyse, ben tam tersini yaptım..’  diyor ve adıgeçen gazete dee, bu sözü, birinci sahifeden ve çeyrek manşetle veriyordu..

Bununla Hoca, İranlı yetkililere de aynı usûlü mü tavsiye ediyordu dersiniz?

Osmanlı’nın 1850’lerde, Âli Paşa gibi bazı Sadrâzamların uyguladıklarını söyledikleri ve kendi doğruları ve mantıkî muhakemeleri yerine, düşmanlarının taktiklerine göre bir tavır belirleten bu yöntem, düşmanların nice entrikalarına kapıyı daha bir açmamış mıydı?

(Hoca’nın, eğitimin önemini hatırlatırken İranlılara, ‘ders kitablarınızı yeniden yazmalısınız..’ tavsiyesinde bulunması ve İslam İnkılabı’ndan sonra, -Tıb Fakülteleri hariç-, bütün üniversitelerin, 3-4 sene kadar kapatılıp, bütün ders kitablarının, İslam İnkılabı’nın aslî hedeflerine göre yeniden yazıldığını kendisine hiç kimsenin söylememiş olması da ilginçti..) 

*

Azerbaycan önce kendisi, hakkını istirdad etmek azmi göstermeli!

Bugünlerde, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapısının açılması ve diğer ihtilaflı  konuların sürekli bir sürtüşme halinde kalmaması için, bazı iyileştirme çabaları iki taraflı olarak yürütülürken..

Her iki taraftan da, geleceğin, tarih tarafından ipotek alınmasını isteyen ve korkularından sıyrılamıyan kimselerin olması tabiîdir..

Çünkü, Anadolu müslümanlarının içinde yaşayan en büyük gayrimuslim kitle olan ve nüfusun yaklaşık onda birini teşkil eden ermenilerin, Anadolu’nun müslüman halkıyla 1060’lardan 1860’lara kadar 800 yıl barış ve karşılıklı güven ve itimad içinde yaşadıktan sonra, Osmanlı’nın parçalanış sürecine girdiği hesabıyla, bir toprak parçası kapıp bir Ermenistan devleti oluşturmak niyetiyle geliştirdikleri cereyanların kanlı sonuçları, Birinci Dünya Savaşı içinde, son kerteye dayanmış ve müslüman halk, en çok itimad ettiği gayrimuslim unsur adına ortaya konulan hıyanetlere tepki vererek, ortaya çıkan muqatele’ (karşılıklı öldürüşme) merhalesine varılmıştı.. Bu büyük boğuşmada, milyonlarca müslüman ahaliden milyonlarca insan gibi, elbette ermenilerden de büyük kayıplar meydana gelmişti..

*

19-20 Ocak 1990’da, azerîlerin deyimiyle ‘Kanlı Janvar (Janiver / Ocak) diye anılan 20 Ocak gününde, Azerbaycan’da, özellikle Sumgait şehrindeki ermenilere karşı girişilen bir saldırı üzerine, Gorbaçev’in tankları Azerbaycan’a girmiş ve yüzlerce insanı ezip geçmişti..

Bu ise, artık, Azerbaycan ile Rusya arasındaki psikolojik ilişkileri tamamiyle koparmıştı..

Unutmayalım ki, Sovyet tanklarının Baku’ya girmesinden sonra Türkiye’nin hemen bütün büyük şehirlerinde, haftalar boyu,  Azerbaycan’ı destekleyeci mahiyette yaygın protesto gösterileri düzenlendiğinde, zamanın Türkiye C. Başkanı Turgut Özal bir kalb ameliyatı için Amerika’daydı ve bu gösterilerin Türkiye ile  Sovyet Rusya münasebetlerini zarara uğratacağını düşünerek, bunların önlenmesini istemiş ve ‘Bize ne Azerbaycan’dan.. Azerbaycan şiîdir, biz sünnîyiz, tarihte hiç bir zaman birlik de olmadık..’  gibi acaib laflar etmişti..

Esasen, Azerbaycan’ı Sovyetler’e iyi ilişkiler kurabilmek için, M. Kemal’in fedâ ettiğini de, hatırlayalım.. Ki, Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Osmanlı orduları, 1918’de bütün Kafkaslar’ı aşıp, taa Baku’ya dayanmışlardı.. Ama, o şartlarda, bölge halkının yerli hükûmetini oluşturmak yerine, M. Kemal’in, Lenin’le anlaşmak için, Azerbaycan’ı ona nasıl bıraktığını gösteren telgraf yazışmalarının TC’de nasıl sansür edildiğini konunun ehli olan tarihçiler acı ile hatırlamaktadırlar..

*

Ermenilere gelince.. Onlar da, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Kafkas’larda, 29 bin km karelik, (Kıbrıs adasının üç misli kadar büyüklükte)  küçük bir Cumhuriyet’te Ermenistan devletini kurabilmişlerdi.. Bu yeni devlet, hristiyan dünya tarafından,  ‘Doğu Hristiyanlığının Kafkaslardaki kahraman bekçisi’ olarak âdetâ kutsandığı için, her türlü desteğe sahib kılınmıştı.. Ayrıca, Türkiye’den de 1915’’deki kanlı facianın intikamını almaktan dem vuruyor ve ‘Batı Ermenistan’ dediği Türkiye topraklarının Doğu Anadolu ve Kelkit Vadisi’nden toprak taleblerini dile getiriyor ve ‘ermenilere soykırım uygulandığı’ iddiasıyla, ilerde Türkiye’den tazminat almayı da beraberinde getirmesini umduğu diplomatik atakları daha bir yaygınlaştırıyordu..

İlginç olan bir diğer husus ise, Ermenistan’ın, bağımsızlık bayrağını Ermeni Kilisesi’nin ve papazların eline vermesiydi.. Onlar da, bu mücadelenin manevî dinamiklerini kendi toplumları içinde daha bir dipdiri tutuyorlardı..

Aynı günlerde 86 bin. km. karelik Azerbaycan da bağımsızlığına -şeklin de olsa- kavuşuyordu.. Ama, Azerbaycan içindeki Dağlık Karabağ (Nagorno Karabagh) bölgesinde ermeniler ekseriyet halindeydi ve onlara da bağımsızlık kıpırdanışları içindeydiler ve meydana gelen sürtüşmeler sonunda iki tarafın silahlı kapışmasına müncer oldu ve ermeni güçleri, Azerbaycan’ı bir savaş için gerekli olan maddî ve manevî silah techizat açısından tam bir hazırlıksızlık içinde yakalayıp; 1993 Şubatı’nda, Azerbaycan’ın yüzde 25’ini, yani, Ermenistan toprağının dörtte üçüne denk bir bölgeyi işgal ettiler; onbinlerce azerî katledildi, 1 milyondan fazlası Baku’ya kaçtı, 150 bin kadarı da Aras nehrinin güneyine İran’a kaçtı..

Zamanın Azerbaycan Başkanı Haydar Aliyev, ‘qaçkın’lar dediği bu kitleleri, ‘bir mermi sesini işitince kaçıp geldikleri için’ ayıplayıp suçladı.. Ama, kendisi hiçbir yapamadı. Bu buhranı, savaş yoluyla değil, diplomasi yoluyla çözeceğine dair bir kanaat verdi, Azerbaycan halkına..

Üstelik de, Sovyet komünist sistemi döneminde, tam bir ‘dinsizleştirme’ye tâbi tutulmuş olan  Azerbaycan halkının yeni yöneticileri de, eski komünistlerdi ve onlar İslam’la mücadeleyi herşeyden daha bir öncelikli çizgide tutuyorlardı..

Bu da, Azerbaycan halkının savaşması için gerekli olan manevî dinamikleri daha bir dinamitliyor ve azerî toplumu, genelde, ‘nasıl olursa olsun yaşamak’  gibi bir şeyden başkasını düşünmüyordu.. Nitekim, milyonlar kaçıvermişlerdi.. 3 milyonluk fakir Ermenistan, 8 milyonluk Azerbaycan’ı perişan etmişti..

O günlerde, Türkiye ise, duruma müdahale etmek durumunda olmadığının farkındaydı.. Çünkü, 1990’da, Saddam’a, küçücük Kuveyt’i işgal etmesinin anlayışla karşılanacağı havası verilerek, Ortadoğu’ya ne umulmadık belâlar getirildiği, emperyalist güçlerin büyük saldırılarına nasıl zemin hazırlandığı unutulmuyordu..

O günlerde, Turgut Özal, dönemin TC. Dışbakanı Hikmet Çetin’e, ermeni saldırı ve ilerlemesini durdurmak için, Ermenistan sınırına bir tümen asker gönderilmesi düşüncesini açıklar..

Çetin, ‘Niçin?’ diye sorar..

Özal’ın cevabı ilginiçtir:

‘-Belki korkarlar..’

Ama, Çetin’in cevabı, daha da ilginçtir:

‘-Ya korkmazlarsa..’

*

Evet, Azerbaycan- Ermenistan Mes’elesi’nin kısa geçmişinden bazı ince noktaları böylece hatırlamakta fayda olsa gerek..

Ermenistan’ın o cür’eti karşısında Türkiye’nin yapabileceği tek şey vardı, sınır kapılarını kapatmak..

Bu kapalılık hali, Karabağ’dan çekilinceye kadar da devam edecekti..

Ama, aradan 16 sene geçti..

Bu arada, Türkiye’den Azerbaycan’a yardım iddiasıyla, gayriresmî olarak giden türkçü kesimden niceleriyle, em. subaylar, Azerbaycan Mafiası’nın, kurtlar sofrasının bir kenarına ilişen kimseler durumuna geliverdiler..

Azerbaycan’da, Haydar Aliyev, hiç bir şey yapamadan yıllarca saltanat sürdü ve yerine, Azerbaycan Mafiası’nın liderlerinden olduğu tevatüren bilinen oğlu İlham Aliyev’in gelmesini temin edecek kanunî düzenlemeleri yaptıktan sonra, dünyadan çekildi.. Şimdi de, işbu (oğul) İ. Aliyev, yıllardır, kendi ülkesinin topraklarını kurtarmak için, hiçbir silahlı savunma ve istirdad (hakkını gerekirse zor kullanarak olsa geri almak) hareketine girişmeksizin, halkını oyalamakla meşgul.. Ve Azerbaycan halkının manevî bakımdan tam-takırlık hâli de aynı şekilde sürüyor.. Ayrıca, Azerbaycan coğrafyası, B. Amerika ve siyonist İsrail rejimi için, Kafkasların en büyük gözetleme ve dinleme merkezi haline getirilmiş bulunuyor..

*

Ama, aynı Azerbaycan, en küçük bir İslamî yönelişe göz açtırmamak dikkatinde..

Yapabildiği tek şey ise, Türkiye’de geliştirilen ‘kavmî kardeşlik’ ve ‘tek millet, iki devlet ‘ gibi söylemlerden hareketle, Türkiye’nin siyasetini rehin almaya kalkışıyor..

Uluslararası hukuk açısından, Azerbaycan’ın kendi topraklarını işgal eden Ermenistan’ı atmak için silah kullanması, tartışılmaz bir haktır..

Azerbaycan’ın bu ‘istirdad’ hakkını kullanmaksızın; bu yola başvurmadan, özellikle Türkiye’den fedakârlık beklemesinin haklı bir tarafı var mıdır?

Türkiye, bütün komşularıyla pürüzlerini gidermeye çalışırken, sadece Ermenistan’la sürtüşmeli durumda.. Ama, onu da gidermek için ciddî çabalar, her iki tarafta da görülüyor..

Bu da elbette, ermeni tarafının ‘soykırım’ dediği, ‘muqatele’ mes’elesinin üzerinden nasıl geçileceği konusunu halletmek zorundadır..

Ama,  İlham Aliyev, Azerbaycan medyasında, haftalardır, Türkiye’nin kendilerini sattığı şeklinde saldırgan ve hattâ çirkin yayınlar yaptırıyor ve sonra da kendisi Moskova’ya gidip, Rusya Devlet Başkanı Medvedev’le ‘stratejik müttefik’ olduklarını ilan ediyor.. Türkiye ise, ‘Amerikan emperyalizmi’yle ‘stratejik müttefik’ olduğunun türküsünü söylüyor, özellikle de NATO’ya dâhil olduğu  son 55 yıldır..

Bu durumda iki büyük maddî gücün kanadı altına sığınan  ve onların ‘stratejik müttefiki’ olduğunu ileri süren iki devlet’in, ‘tek millet’  terânesinin pratik değeri nedir?

Evet, Azerbaycan topraklarındaki ermeni işgali kalkmadan, Türkiye- Ermenistan sınırının açılması zor gözüküyor; ama, bu işgali kaldıracak olan, herşeyden önce, hak sahibi olanın, hakkını geri almak, istirdad etmek için harekete geçmesidir.. Bu da, yazık ki, şimdilik uzak gözüküyor..

Çünkü Aliyev Hanedanı’nın  saltanatının fesadı, böyle bir hamleye izin vermez..

Üstelik, İ. Aliyev, ömür boyu iktidarda kalabilmenin, sürekli seçilebilmenin kanunî yolunu açtı, yaptırdığı anayasa değişikliğiyle.. Aliyev Hanedanı artık, Türkiye’deki ‘ebedî şef’ uygulamasının kan soyuyla da beslenen örneğini gerçekleştirmek yolunda dev adımlar atmış bulunuyor..

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim