1. HABERLER

  2. KURAN ÇALIŞMALARI

  3. Ahirete İmanda ‘Yakin’ Sorunu
Ahirete İmanda ‘Yakin’ Sorunu

Ahirete İmanda ‘Yakin’ Sorunu

​​​​​​​Ahirete yakînen iman, ahiret azabından sakınma anlamına gelen takvanın sebebidir. Yani kişi ahirete ne derecede yakînen iman ediyorsa, takvası da o derece sağlam olur…

A+A-

Mustafa Siel / Haksöz Dergisi - Sayı: 290/291 - May-Haz 15

İmanda Yakînin Anlamı

Bakara Suresinin ilk ayetlerinde, Kur’an’ın hidayet rehberliğinden hakkınca yararlanabilecek olan muttakilerin iman ve amele dair temel vasıfları sayıldıktan sonra, 5. ayette “Onlar ahirete yakînen iman ederler.” deniyor.

Yakîn terimi, gaybe imanın iyice oturması, pekişmesi, adeta bilinçaltına işlemesi anlamında; Bakara Suresi 5. ayet ile Tekasür Suresinde olduğu gibi, daha ziyade ahirete imanla alakalı olarak kullanılmakta olup, Türkçe kanaat kelimesi de aynı kökten gelmekte ve benzer bir anlam ifade etmektedir.

Yakîn teriminin daha ziyade ahirete imanla alakalı olarak kullanılmasının sebebi şudur: Araf Suresi 172-173. ayetlerde açıklandığı üzere, Allah bilinci her insanın fıtratına işlenmiş olup, (bazıları ne kadar aksini iddia etse de) gerçek anlamda ateizm (Allah’ı tamamen yok sayma) asla söz konusu olamaz. Daha ziyade deizm (Allah vardır ama nasıl olduğu bilinemez, peygamber ve kitap göndermemiştir, Allah’ın insanlara özel bir ilgisi yoktur, ahiret yoktur vs.) ve şirk (ilahlığında Allah’a ortak koşma) sorunu söz konusudur.

Esas Sorun Ahirete Yakînen İman Edebilmekte

Nitekim Allah’ı hemen hemen bizler gibi bilen Mekke müşriklerinin de ahirete iman sorunları vardı. Allah’a inanmakla beraber şirk koşmakta; ahireti ya inkâr etmekte (Casiye, 24) ya da varsa bile şefaat, fidye, dostluk yoluyla paçayı sıyırma (Kehf, 36) hesapları yapmaktaydılar.

Ahirete yakînen iman, ahiret azabından sakınma anlamına gelen takvanın sebebidir. Yani kişi ahirete ne derecede yakînen iman ediyorsa, takvası da o derece sağlam olur ki, Tekasür Suresinde bu hususa işaret edilmektedir. Ahirete yakîni bir iman yoksa takva da yoktur, var görünüyorsa bu sadece görüntüden ibaret bir yanılgı olup, Maun Suresinde buna işaret edilmektedir.

Tevhide imanın içselleştirilmesi yukarıda açıkladığımız fıtri sebeple kolaydır ve kişinin hayatında ciddi bir değişimi icbar etmez. Oysa ahirete iman kişinin hayatının kökten ve mutlaka değişmesini zorunlu kıldığından, hem kabullenmek (iman etmek) hem de içselleştirmek (yakîni artırmak) o derece zordur.

Bu nedenledir ki, Mekke müşriklerinin itirazları tevhidden daha ziyade ahirete karşı olmuştur ki, eğer ahiretsiz bir tevhid teklif edilseydi, muhtemelen bu derecede itirazları söz konusu olmayacaktı. Çünkü hayatlarında teorik kabullerin dışında pek değişime gerek duyulmayacaktı.

Müslümanım Diyen Herkes Müslümandır Ama…

Kur’an’ın ilgili ayetleri ve Peygamberimizin uygulaması gereği, kelime-i şehadet getiren herkes mümin ve müslim, yani iman etmiş ve Müslüman kabul edilmektedir. Lakin uygulamada Müslümandan Müslümana yerle gök kadar farklar olduğu da bir vakıadır.

Aslında iman etmediği halde sosyal ve siyasi nedenlerle Müslüman görünen münafıklar bir yana, Enfal Suresi 1’den 4’e kadar olan ayetlerde de işaret edildiği üzere, kendini samimi olarak Müslüman kabul edenler arasında da (kaçınılmaz olarak); gerek iman ve İslam’ın kapsadığı konuları doğru anlama, gerek bunların hayata aktarılması, gerekse imanda içtenlik ve yakîn ile İslam’ı yaşamadaki ihlas ve samimiyet farklılıkları gündeme gelmektedir.

Öncelikle iman ve İslam’ı doğru anlamak hususunda Müslümanlar arasında çok büyük uçurumlar olduğu vakıasının izah gerektirmeyecek kadar açık olduğunu hatırlayalım. Tarih boyunca ve günümüzde, sayısız ekol, tarikat, mezheplerin zaman zaman birbirine tam zıt anlayışlarla, kendilerinin gerçek İslami anlayışı temsil ettiğini iddia etmekte oldukları, herkesin bildiği bir durum.

Peygamberimiz Zamanında İslam’ı Anlama Değil, Yaşama Sorunu Vardı

İman ve İslam’ı doğru anlama sorunu Peygamberimizin vefatından sonra süreç içinde gittikçe büyüyen bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Peygamberimiz zamanında ise (gerek Mekke ve gerekse Medine dönemlerinde) kâfirler ve münafıklar dâhil, iman ve İslam’ı doğru anlama açısından çok önemli bir sorun olmayıp; o gün kâfirler için çok iyi anladığı halde bile bile inkar, iman edenler için ise imanda samimiyet ve yakîn ile, imanını hayatta salih amele aktarma, yani İslam’ı yaşama konusunda sorunlar bulunduğu, ilgili Kur’an ayetleri ile siyer bilgilerinde ortaya konmaktadır.

Nitekim mümin ve müslim denen insanların bir kısmı bizzat Kur’an’da münafıklıkla nitelendirilerek, pratikte (sosyal ve siyasal yönden, hukuken) Müslüman kabul edilseler de Allah indinde kâfir kabul edildikleri vakıası, Münafıkun Suresinin ana konusunu oluşturduğu gibi, pek çok ayette de açık olarak bildirilmiştir.

Yine, münafık olmamakla beraber iman ve İslamlarındaki zafiyetleri nedeniyle bir grup Müslüman, Enfal Suresi 49. ayet ile muhtelif ayetlerde, kalpleri marazlı (kibir, dünya sevgisi gibi manevi kalp hastalıkları anlamında) olarak nitelenmiş; Rahman’ın kulları (ibadurrahman) olarak nitelenen yakîni iman sahibi gerçek müminler ile onları gerçek mümin kılan iman ve İslam’a dair vasıfları ise Furkan Suresi 63’ten 77’ye kadar olan ayetlerde ortaya konmuştur.

Rahmanın Has Kulları da Kul, Kalpleri Marazlı Müslümanlar da

Rahmanın has kulları da kendi aralarında, Vakıa Suresi 7’den 14’e kadar olan ayetlerde, İslam’ı yaşamada öne geçenler (sabigun) ve bu nedenle Allah’ın rızasına ve has kulluğuna yaklaştırılanlar (mugarrabun) ile bu hususlarda vasatı yakalamakla beraber sabigun-mugarrabunun gerisinde kalan sağ adamları (ashabı yemin) olarak iki gruba ayrılmışlardır.

Saffat Suresi 40, 74, 128, 160, 169. ayetlerde ise Allah’a kullukta ulaştıkları seviye nedeniyle şeytanın ayartmalarından korunmuş, başta peygamberler olmak üzere ‘muhlis’ (kulluğu sadece Allah’a has kılmış) ve ‘muhles’ (muhlisliğinden dolayı sadece Allah’a kulluğa has kılınmış) kullardan bahsedilmekte olup, peygamberlerle diğer muhlis ve muhles kullar arasında da iman ve İslam derecesi bakımından çok büyük farklar olduğu da açıktır.

Özetle iman etmeyenler ve münafıklar bir yana, samimi Müslümanlar arasında bile, imani yakîn ve salih amel açısından neredeyse yerle gök kadar derece farkları oluştuğu anlaşılmaktadır. Nitekim Nisa Suresi 145. ayette belirtildiği üzere, Müslümanlık iddiasında bulunan münafıklar cehennemde, kâfirlerden daha aşağı seviyede bulunmakta iken, peygamberlerin dünyevi ve uhrevi derecelerinin en üstte olduğu malumdur.

İslam’ı yaşama geçirmedeki bu derece farklılıklar, ahirete imanda yakîn olunması ve olanlar arasındaki derece farklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü ahirete imanda yakîn derecesi, aynı zamanda takva ve İslam’la doğru orantılı olup, yakîn arttıkça takva ve İslam (teslimiyet) artar. Yani, batini (içsel) bir durum olan imanda yakîn, İslam’da takva-salih amel olarak zahir olmaktadır.

Derinlik Sorunu Kavramı İle Kastımız Nedir?

Yazımızda yakîn terimini derinlik kavramıyla ifade edeceğimizden, öncelikle derinlik kavramı ile neyi kastettiğimizi biraz açmamız gerekmektedir. Önümüzde bulanık bir su birikintisi varsa, bunun derinliğini çeşitli faktörlere göre tahmin edebiliriz. Gerçek derinliğini ise ya ölçerek ya da içine girerek tespit edebiliriz. Lakin içine girerek ölçmeye kalkarsak boğulma riskimiz söz konusu olduğundan, çeşitli aletler kullanarak ölçmek en sağlıklı yoldur.

Ancak buna imkânımız yoksa ve mutlaka suya girmek zorundaysak, o zaman adımlarımızı temkinli atarak, tehlikeli derinliği hissettiğimizde hemen geldiğimiz hat üzerinden geri çekilmek zorundayız. Eğer suyun derinliğini bilirsek, uygun araçlarla (gemi, dalgıç takımları) suyu aşar, hatta bu derinliği gemicilik gibi alanlarda kullanmak suretiyle, lehimize bile çevirebiliriz. Eğer suyun derinliğini hesaba katmadan girersek, bir kaşık suda bile boğulabiliriz.

Yazımızda, İslam’ı anlama ve hayata aktarma hususunda, suyun yüzeyi gibi aynı seviyede görünen Müslümanlarda, her bir bireyin kendi iç dünyasındaki imani (düşünce, duygu, niyetler, hedefler ve bilinçaltı) yakîn seviyesini, imani ve İslami derinlik olarak ifade edeceğiz.

Yalnız su misalinin tersine, bu derinliğin artmasını olumlu manada (yani iman ve İslam’daki içtenlik, halislik ve haslık), az olmasını da (sığlık) olumsuz manada kullanacağız.

Yazımızda iman ve İslam’da derinlik sorunu derken, iman ve İslam iddiasının sadece zahirde (hareket ve sözde) kalmasını kastederken; iman ve İslam’da derinleşme derken ise iman ve İslam iddiasının sadece fiiller ve sözlerde kalmayıp, düşünce, duygu ve bilinçaltına kadar inmesini; iç dünyadaki haslığın, halisliğin, netliğin, yani yakînin, derinliğin artmasını kastedeceğiz ve olumlu manada kullanacağız.

Kaportanın Sağlamlığı Yetmez, Motor da Sağlam Olmalı

Güncel bir misal verirsek, bir araba alacağımız zaman, öncelikle dış görünüşüne, yani kaportasına bakıyoruz. Ancak kaportanın iyi olması yetmiyor, arabanın motorundan en ince ayrıntılarına kadar inceliyoruz. Bu incelemeyi de iki yönden yapıyoruz: Arabanın projedeki teknik özellikleri ile bu teknik özelliklere uygun imal edilip edilmediği ve eğer ikinci el araba alıyorsak, bu özelliklerin kaybolup kaybolmadığı...

Bizler kendimizi ya da herhangi bir Müslümanı değerlendirirken, iki yönden değerlendirmek zorundayız: Öncelikle bu Müslümanın İslam anlayışının Kur’an’a ne kadar uygun olup olmadığı (proje özellikleri); eğer uygun ise bu Müslümanın bu özellikleri ne derece taşıyıp taşımadığı (aracın projeye uygun imal edilip edilmediği).

Özellikleri taşıma incelemesini de sadece kaportaya, yani söz ve görünür fiillerine (zahiri amellerine değil); iç dünyasındaki imani ve İslami derinliğine göre de yapmak zorundayız. Aksi halde, motoru hiç olmayan ya da bozulmuş bir arabayı kaportasına aldanarak satın alan bir müşteri durumuna düşebiliriz.

Eğer usta değilsek, araba değerlendirmelerini ustalara yaptırdığımız gibi, insan değerlendirmelerini de ustalara yaptırmamız gerekeceğini de bu misalden çıkarabiliriz.

Derinlik Sorunu Peygamberimiz Zamanında da Vardı

Açıkladığımız üzere, Peygamberimiz zamanında iman ve İslam’ı anlama hususunda sorun olmamakla beraber, imani ve İslami derinlik sorunu vardı. Lakin münafığından kalbi marazlı Müslümanına, has kuldan Peygamberimize değin her Müslüman hemen hemen aynı zahiri amelleri gerçekleştiriyorlardı ve aralarındaki derece farkları düşünce, niyet vs. gibi batini amellerden, yani derinlik farkından kaynaklanıyordu.

Nitekim Tevbe Suresi 53-54. ayetlere baktığımızda, Medine İslam devletinde yaşayıp, imani ve İslami derinlik hususunda aralarında yerle gök kadar fark olan ve toptan Müslüman sayılan bu insanların, aynı saflarda düzenli namaz kıldığını ve cihad ve infak dâhil, İslam’ı yaşama iddiasında bulunduklarını görüyoruz. Sadece bu ayetler bile, değil günümüzde, Peygamberimiz zamanında bile imani ve İslami derinlik sorununun olduğunu net olarak ortaya koymaktadır.

İslam’ın hâkim olması nedeniyle Peygamberimiz zamanındaki Medine İslam toplumunda, her Müslümanım diyen, zahiren hemen hemen aynı seviyede İslam’ı yaşar görünmektedir. Hatta münafıkların ve kalpleri marazlı olanların İslam’ı daha iyi yaşıyor görünmeye çalıştıklarını, Bakara Suresi 8’den 16’ya kadar olan ayetlerden anlıyoruz. Ancak Yüce Allah’ın bu iddiaları değil kabul etmek, amellerini paçavra gibi yüzlerine çarpacağı gerçeği de bu ayetlerden anlaşılmaktadır.

Az Veren Candan Çok Veren Maldan

Bu durumda İslam’ın hâkim olduğu toplumlarda, imani ve İslami derinliğin tamamen iç dünyada gerçekleştiğini ve anlaşılmasının çok zor olduğunu; ancak Muhammed Suresi 29’dan 32’ye kadar olan ayetlerde açıklandığı gibi, Peygamberimiz gibi basiret sahiplerinin, simalarından tahmin edebildiğini, sözlerinin üslubundan ise daha kuvvetli tanıyabildiğini anlıyoruz.

Nitekim Tevbe Suresi 90’dan 93’e kadar alan ayetlerde, Tebuk Seferi için maddi imkân bulamayıp ağlayan, sadece birkaç kilo hurmayı sefere hazırlık için infak eden fakir ama samimi Müslümanlar övülürken; sahip olduğu malın az bir kısmını zoraki infak edip, fakir Müslümanların az infakına gülen, zengin ama münafık ya da kalbi marazlı Müslümanlar eleştirilmektedir.

Derinlik Sorunu Günümüzde Daha da Karmaşıklaşmıştır

Peygamberimizin Mekke’deki risalet süreci gibi, cahili toplumlarda yaşayan Müslümanların iman ve İslami seviyelerini tespit etmek ise çok kolaydı. Çünkü iman iddiasında bulunanları salih amele zorlayacak toplumsal ya da siyasi baskılar bir yana, alıkoyma yönünde çok güçlü baskılar söz konusudur. Nitekim Ankebut Suresi 1’den 13’e kadar olan ayetlerde, bu baskılar sonucu iman iddiası sadece lafta kalanların münafıklıkla nitelendirildiği görülmektedir.

Ancak günümüzde durum çok karmaşık bir hal almıştır. Öncelikle toplumumuzun iman ve İslam anlayışı ciddi seviyede sorunlu kahir ekseriyeti kendini samimi olarak Müslüman olarak görmekte, bilinçli kâfirler ise toplumdan dışlanmamak için kendilerini Müslüman olarak tanıtmaktadırlar.

Yine halkın ve devletin İslam anlayışını eksik ve kusurlu bulan pek çok geleneksel İslam’a dayalı tarikat ve cemaat de kendi anlayış ve pratiklerini gerçek İslam olarak takdim etmektedir. Lakin ne halkımızın ne de tarikat ve cemaatlerin genelde Kur’an ve Sahih Sünnete uygun bir iman ve İslam anlayışına sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.

Derinlik Sorunu Kur ’ani İslam Anlayışına Sahip Kişilerde de Söz Konusudur

Kur’an ve Sahih Sünnet anlayışına sahip birey ve birliktelikler ise yeni yeni gerçek İslam anlayışı noktasında oturmuş bir netliğe kavuşurken; bunun pratiğe aktarılması, yani iman ve İslam’da derinlik kazanılması noktasında ise nefislerinin hevasından, aileden, toplumdan ve devletten kaynaklanan pek çok sorunla karşılaşılmaktadır.

Bu sorunlar sadece sözler ve fiiller boyutunda olmayıp, düşünce ve duygu dünyası boyutunda da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, iman ve İslam’ın pratiğe aktarılması sadece hareketler ve söz bazındaki zahiri anlamda değil, duygu ve düşünce ve hatta bilinçaltını kapsayan batini anlamda da mesafe kat etmeyi gerektirmektedir.

İmani ve İslami derinlik seviyelerinin tespiti, gerek Kur’an ve Sahih Sünnet temelinde iman ve İslam anlayışına sahip Müslümanların kendilerini tanıyıp geliştirebilmeleri, gerekse bu Müslümanlarca oluşturulmuş ya da oluşturulacak İslami birlikteliklerin bireylerin derinlik seviyeleri dikkate alınarak oluşturulması, gerekse İslam iddiasında samimi olmakla beraber, Kur’an ve Sahih Sünnete dayalı iman ve İslam anlayışından uzakta olan halkımıza hakkınca tebliğ ve şahitlik yapılabilmesi yönlerinden çok mühimdir.

Derinlik Sorununun Önemi

Öncelikle (ve en önemli açıdan) Müslüman bireyin ahiret akıbeti açısından önemlidir. Çünkü birey Haşr Suresi 18-19. ayetleri mucibince, kendi derinlik seviyesini doğru tespit ettiği derecede, eksik ve noksanlarını anlayıp, takvasını ve ahiret azığını tamamlamaya çalışacak ve esas hedef olan ahiret kurtuluşuna erişecektir. Aynı zamanda, İslami birliktelikler içinde şahsi derinlik seviyesine göre görev ve konum beklentisi ve çabasında olacaktır.

İkinci olarak İslami birliktelikler açısından önemlidir. Çünkü birlikteliklerde bu derinlik seviyesine göre bir hiyerarşi oluşmazsa, bir profesörün henüz fakültede okuyan bir tıp talebesine tabi kılınması gibi bir durum oluşacak; bu durumda bu birlikteliklerin yapıcı değil, yıkıcı bir fonksiyon görmesine sebep olacaktır.

Nitekim Nisa Suresi 58-59. ayetlerde emanetlerin ehline verilmesi ve emanet verilen ehillere Kur’an ve Sahih Sünnet çerçevesinde itaat edilmesi emredilmektedir. Bir motor ustasını çırağın emrine vermek neyse, imani ve İslami derinlik sahibi bir bireyi, bu açıdan kendisinden daha sığ bir bireyin emrine vermek de odur. Kanaatimce Mücadele Suresi 11. ayette bu hususa işaret edilmektedir.

Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya da Olduğun Gibi Görün!

Üçüncü olarak tebliğ ve şahitlik açısından önemlidir. Çünkü bir Müslüman ancak kendi derinlik seviyesinde tebliğ ve şahitlik yaparsa, bundan hayır ortaya çıkacaktır. Seviyesinin üstünde ya da altında tebliğ ve şahitlik yapmaya çalışması halinde ise faydadan çok zarar olacaktır.

Derinlik seviyesinin üstünde tebliğ ve şahitlik yapmaya kalkarsa, insanlar bıyık altından gülecek; fayda vermesi bir yana, yapmış olduğu tebliğin hafife alınmasına, olumsuz şahitlik yapmasına sebep olacaktır.

Derinlik seviyesinin altında tebliğ ve şahitlik yaparsa, tıp fakültesi öğrencilerine değil de okuma yazma bilmeyenlere doktorluk öğretmeye çalışan; sonuçta da hem kendi mesaisini heba eden, hem insanlarda bıkkınlık oluşturan hem de yetiştirilmesi gereken tıp öğrencilerini ihmal ederek, onların doktor olamamasına sebebiyet veren bir tıp profesörü durumuna düşebilecektir.

Müslümanın olduğundan yüksek görünmesi felaket, olduğu gibi görünmesi adalet, olduğundan aşağıda görünmesi ise ihsan/güzelliktir. Müslümanın görünen kısmı, aysbergin görünün kısmı gibi olmalıdır aslında. Yani derinliğinin az bir kısmı görülmelidir ki, bir gemi ona çarptığında, buz değil gemi parçalansın.

Derinlik Sorunu İslami Hareketleri Sığlaştırmıştır

Türkiye’de son 40 yılda ortaya çıkan Kur’an ve Sahih Sünnet anlayışına sahip İslami hareketlerin, birey ve birliktelikler bazındaki en önemli sorunlarından birisi de bireylerin iman ve İslami derinlik seviyelerinin doğru tespit edilememesi ve bu seviyenin dikkate alınmadan, sadece bilgi, hitabet, eylemlilik gibi özelliklere göre hiyerarşi oluşması/oluşturulmasıdır.

Bu konuda bireylerin en ciddi sorunu ise anladıkları Kur’ani doğrularda derinleşme süreci yaşamaksızın, bir anda içselleştirerek yaşadıkları doğrular olduğunu sanmalarıdır.

Oysa Kur’ani doğruların içselleştirilip yaşantıya aktarılması, (Ankebut Suresi 1’den 13’e kadar olan ayetlerde ve 2. Bakara Suresi 246’dan 252’e kadar olan ayetlerde anlatılan Talut ve Calut kıssasında açıklandığı gibi) ancak çeşitli imtihanlar neticesi, kişinin kendisi ve diğerleri için ortaya çıkar.

Nitekim Sad Suresi 17’den 44’e kadar olan ayetlerde, bu derinlik imtihanı sürecinden Davud (a), Süleyman (a) ve Eyyub (a)’ın da geçirildiği; Kasas Suresi 40. ayette ise Musa (a)’ın senelerce denemelerden geçirilerek peygamberliğe hazırlandığı hatırlatılarak, zımnen Peygamberimiz ve ashabının da bu süreçten geçmekte olduğu ifade edilmektedir.

Yapmadıklarıyla Övünüp, Yaptıkları Çirkinliklere Sevinenler

Âl-i İmran Suresi 185’ten 200’e kadar olan ayetler üzerinde dikkatlice durulursa, bu derinleşme süreci daha iyi anlaşılır. Özellikle 188. ayette yasaklandıkları şeyleri gizlice yapıp, bu yaptıklarını kazanç sayarak aşırı bir sevinç duyan (yefrahun), emredilen şeyleri yapmadığı halde sanki yapmış gibi övülmekten hoşlanan (yuhmedu) kişilerden bahsedilmektedir.

Maalesef camiamızda bu ayet çok açık bir şekilde tecelli etmektedir. Kimileri imani ve İslami derinlik seviyelerini, kendileri ve beraber oldukları Müslümanlar hakkında bulundukları seviyeden çok yukarılarda hesap etmektedirler. Bunun neticesi de kendi eksiklerini giderip seviyelerini yükseltmeye çaba sarf etmekten ziyade, beraber olmadıkları diğer Kur’an ve Sahih Sünnet eksenli birliktelikler ile, tarikat ve cemaatler ile halkın eksiklerine odaklanmakta; böylece bireyler kalp marazlığı ve münafıklığa doğru kayarken, birliktelik ve tebliğ boyutlarında onarılamaz zararlara sebep olmaktadırlar.

Birlikteliklerde mensupların imani ve İslami derinliği doğru tespit edilmeden ve bu derinlik seviyesi dikkate alınmadan hiyerarşi ve görevlendirme yapılması neticesi, birliktelikler hem mensupları hem de halk için hayır yerine şer odağı olmaya başlamaktadır.

Birlikteliklerdeki sorun, mensuplarının farklı derinlik seviyelerine sahip olmaları değil, (Bu durum Peygamberimiz döneminde de vardı ve her zaman olacaktır.) bireylerin kendilerini ve diğerlerini olduklarından çok yüksek derecelerde vehmetmeleri, imani ve İslami derinlik seviyelerine göre değil, lafa ve zahiri amellere göre bir hiyerarşi ve görevlendirmenin oluşmasıdır.

Derinlik Tespiti Nasıl Yapılacak?

Haşr Suresi 18-19. ayetlerde işaret edildiği üzere, öncelikle her birimiz kendimizin (nefislerimizin) imani ve İslami derinliğini tespit ve derinleşme çabasına girmeliyiz ki, bu konuda kendi nefislerimizdeki derinliği doğru tespit hususunda mesafe aldıkça, başkalarının derinlikleri hususunda daha gerçekçi tespitler yapabilelim. Bunu yapabildiğimiz takdirde, mensubu olduğumuz birlikteliklerde hem kendi konumumuzu hem de başkalarının bulunması gereken konumları daha doğru tespit edebilir ve süreç neticesinde birlikteliklerimizi de ıslah edebiliriz.

Şu husus hayati öneme haizdir. Ancak kendimizi tanıdığımız nispette başkalarını da tanıyabiliriz. Kendi amelimizi ıslah etmeden kimsenin amelinin ıslahına vesile olmamız mümkün olmadığı gibi, bu alanda gerekli samimiyet ve çabayı göstermeyen kimselerin ıslahına vesile olmamız da asla söz konusu olamaz.

Lakin Maide Suresi 105. ayette açıklandığı üzere, amelimizi ıslah edip başkalarının amellerini ıslah hususunda gerekli çabayı gösterdikten sonra, başkalarının amellerinin ıslah olup olmaması, o şahısların imtihanıdır. Islah olmamaları halinde bize ve birlikteliklerimize bir zarar söz konusu değildir.

Peygamberimiz Ashabına Derinlik Seviyelerine Göre Değer Veriyordu

Peygamberimizin gerek Mekke ve gerekse Medine döneminde, birliktelik hiyerarşisinin derinlik seviyesine göre oluşturulması konusunda sorun yoktu. Derinlik seviyesi en yüksek olan Peygamberimiz, hiyerarşinin en üstünde iken, sahabeleri de derinlik seviyelerine göre etrafında halkalaşıyorlar ve bizzat Peygamberimizce halkalaştırılıyorlardı.

Bu halkalaşma özellikle Medine döneminde, komutanlık gibi görevler verme yönünden değil de Peygamberimizin has dostu ve has şura/istişare halkasında olmak şeklinde oluyordu.

Yani komutanlık gibi teknik görevler imani ve İslami derinlikten ziyade, o konudaki derinliğe (ustalık, kabiliyet ve uzmanlık) göre verilebilirken, şura ehli olan Peygamberimizin has dostları ise imani ve İslami derinlik seviyeleri en yüksek sahabelerden oluşuyordu. Derinlik seviyelerinde zaman içinde değişiklikler oluşursa, bu halkalardaki pozisyonlar da buna bağlı olarak değişiyordu.

“Derin Devlet” En Derinlerden Oluşmalı

Tabiri caizse Peygamberimizin “derin devleti” her daim imani ve İslami derinlik seviyesi en yükseklerden oluşuyor, derin iktidar hep salihlerin elinde oluyordu. Yeryüzünde fesat çıkarmak için iktidar peşinde olanlar ise Sad Suresi 37-38. ayetlerde açıklanan Süleyman (a)’ın emrindeki cinler gibi ancak amele olarak çalıştırılıyorlardı.

Ne zamanki 3. Halife Osman’la beraber derinlik seviyesine göre halkalanmadan uzaklaşılarak başka kriterlere göre halkalanma oluştu, o zaman derin devlet sığların eline geçmeye, iktidar salihlerin elinden kaçmaya başladı. Ne zamanki Muaviye tam olarak iktidarı ele geçirdi, derinlik seviyesi yüksek salih Müslümanlar bir daha o iktidarı hiç ele geçiremedi. Artık iktidarda iman ve İslam’da derinler değil, bu alanda sığ, hevasını ilah edinmek gibi alanında ise en derinler bir daha inmemek üzere taht kurdular.

Salihlerin iktidarının yeniden oluşması için, İslami birliktelikler velayeti imani ve İslami anlamda yeterli derinlikte olanların en derinlerin eline vererek oluşmak; bu derinlik seviyesine göre bir hiyerarşiyi mutlaka kurup devam ettirmek ve devamlı güncellemek zorundadırlar.

Velayeti yanlış ellere verenler, iman ve İslami derinlik açısından kendilerinden daha derinlere değil, hevalarını ilah edinmede derinlere tabi olanlar, bir gün o ellerle asılacaklar ya da kırbaçlanacaklardır kaçınılmaz olarak. Nitekim İslam tarihi boyunca ve son yüzyılda bu durumların defalarca yaşandığı malumdur. En yakında TC’nin kuruluş sürecinde bir kez daha yakıcı bir şekilde tecrübe edilmiştir bu gerçek.

Toplumsal Islahat Yukarıdan Aşağıya Doğru Gerçekleşebilir

Burada bir noktaya daha değinmek gerekmektedir. Genelde bilinenin aksine, toplumsal bazda olumlu yönde İslami değişim de diyebileceğimiz ıslahat, aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru olur. Kur’an’a baktığımızda, tüm peygamberlerin ve salih önderlerin hareketlerini yukarıdan aşağıya doğru oluşturduğunu ve toplumu yukarıdan aşağı değiştirmeye çalıştırdıklarını görüyoruz.

Yukarıdan aşağıya değişimden kastımız, iktidarı ele geçirip halkı zorla değiştirmek değil; tebliğ, şahitlik ve imamet anlamında, salih kullar ve bu kulların oluşturduğu salih birlikteliklerin zorlamaksızın, teklif ve örneklikle gerçekleşmesine vesile oldukları gönüllü değişimdir.

Peygamberimizin 13 senelik Mekke döneminde, bizzat Yüce Allah’ın gözetim ve denetiminde, İslami değişimi yüklenecek öncü grubu yetiştirdiğini; bu öncü grubun da Peygamberimiz önderliğinde ve bizzat Yüce Allah’ın gözetim ve denetiminde, Medine’de kurulan İslam devletiyle, bu değişim hareketini gerçekleştirdiğini biliyoruz. Ne Mekke ve ne de Medine’de ıslah için bir zorlama (cebbarlık) olmadığını, Bakara Suresi 256. ayet net olarak ortaya koyduğu gibi, siyer bilgileri de bu hususu teyit etmektedir.

Şehit Seyyid Kutub’un, “Yoldaki İşaretler” kitabında ısrarla üzerinde durduğu, İslami değişimin gerçekleşmesinde öncülük ve örneklik edecek öncü grupla kastettiği de budur. Aynı durumu Âl-i İmran Suresi 52 ve 61; Saf Suresi 14. ayetlerde İsa (a) ve ashabında da (havarilerinde) görüyoruz.

Bozulma Kendiliğinden Olabilir Ama Düzelme Asla

Rad Suresi 11. ayette salih olan bir toplumun kendi kendini bozmasından bahsedilmekte olup, ayette bunun zıddından, yani bozuk olan bir toplumun kendi kendini düzeltmesinden söz konusu edilmemektedir. Yani salih bir İslami toplum kendi kendine bozulabilir. Lakin düzelmesi için mutlaka salih önderlerin bilinçli ıslah çabalarına ihtiyaç vardır. Zaten böyle olmasaydı, peygamberler ve salih önderler imam (öncü, önder ve örnek) kılınmaz, toplumlar kendi kendine düzelmeye bırakılırlardı.

Bu durum tabiatta geçerli bir ayet olan, bozulmanın kendiliğinden yapılmanın ise bir çabayla olduğu kuralı ile uyum arz etmektedir. Misal verecek olursak, bir evi yapmak için mimar, usta, işçi vs. gerekir. Taşlar hiçbir zaman kendi kendilerine ev oluşturamazlar. Mevcut bir ev ise kendi başına bırakılırsa bir süre sonra yıkılır gider.

Nasıl ki tüm varlığı yoktan var eden ve bozulmadan ayakta tutan Yüce Allah ise toplumların ıslahı, hatta bozulmadan ıslah edilmiş hallerini koruyabilmeleri, ancak peygamber ve salih önderler vasıtasıyla (eğer toplumun ortak iradesi de bu yönde tecelli ederse) mümkün olabilir.

Hakka Hidayet Eden İmamlar ve Ümmetler Olmak

Bu durumda, hakkın ortadan kaybolduğu toplumlarda, yeniden peygamber gelmeyeceğine göre, Araf Suresi 159 ve 181. ayetlerde açıklandığı üzere, hak üzere yaşamak ve insanları hakka davet etmek, bu vasıflara sahip kişi ya da kişilerin (ümmet) üzerine mutlak bir görevdir.

Bu ümmet Nahl 120. ayette anlatıldığı üzere İbrahim (a) gibi tek başına olabileceği gibi, yukarıdaki ayetlerde belirtildiği üzere, hak üzere olan, hakkı yaşayan ve hak üzere bir araya gelen bir topluluk da olabilir.

Bu ümmetin temel vasıfları, Şura Suresi 36’dan 43’e kadar olan ayetlerde açıklanmıştır. 38. ayette belirtildiği üzere, ortak her türlü faaliyetlerini, kendi aralarında karşılıklı fikir alışverişi (şura) neticesi verdikleri kararlarla yapmaları da bu temel vasıflardandır. Âl-i İmran Suresi 159. ayette, Peygamberimize ashabı ile istişare yapmasının emredilmesi, bu konudaki en güzel misaldir.

Elbette Peygamberimizin her türlü olayda hakkın neyi gerektirdiği konusunda bir eksiği yoktu. Lakin gündelik hayatla ilgili konularda ashabı bazı şeyleri kendisinden daha iyi biliyordu ve bu konularda onlardan fikir alıp, en doğru kararları vermesi gerekiyordu. Ayrıca iyi bildiği hususlarda bile yaptığı istişareler ile, görüşündeki eksiklerini tamamladığı gibi, ashabının kendi görüşünü daha iyi anlamasını ve isteyerek benimsemesini sağlıyordu.

Fetih Suresinde değinilen Hudeybiye anlaşmasını, tüm ashabının itirazlarına rağmen tek başına karar vererek imzalaması gibi bazı istisnalar da söz konusu olmuştur ki, bu durumlarda Yüce Allah’ın yönlendirmesinin söz konusu olduğu aşikârdır.

Peygamberden Sonra İmamet Ehil Derinler Heyetinin Olmalıdır

Peygamberimizden sonra hiç kimse onun gibi olamayacağına, yani hakkı anlama ve uygulamada eksiklikleri olacağına göre; Müslümanların kendi içlerinden, yukarıda açıklamaya çalıştığımız, iman ve İslam’da derinleşmiş, sabiqun/muqarrebun olanlarını; yani Fatır Suresi 28’den 35’e kadar olan ayetlerde vasıfları açıklanan ulema (âlimler) vasıflarına sahip olanlarını, Nisa Suresi 58-59. ayet gereğince seçerek şura ve imamet heyeti oluşturmaları; bu heyetin de içlerinden en ehil olanını imam olarak seçmeleri ve bu imamın da bu ulemadan oluşan imamet şurasından çıkan ortak kararlara uyması gerekmektedir.

Özetle imametin ehil olan kişilerce müştereken yürütülmesi, bu imamete şura heyetinin en ehil kişisinin başkanlık etmesi, Peygamberimizden sonra olması gereken liderlik ve yönetim modeli olmalıdır. Bu model, hem İslam’ın hâkim olmadığı yerlerde oluşacak İslami birliktelikler hem de İslam’ın hâkim olması halinde İslam devletinin yönetimi için temel metot olmalıdır.

Burada çok önemli olan husus, gerek şura heyetine, gerekse imamlığa, kesinlikle derinlik yönünden ehil olmayan insanların getirilmemesidir. Bu görevlendirmelerde, yazımızın başında ele aldığımız, iman ve İslami derinlik konusundaki kriterler mutlaka hassasiyetle dikkate alınmalıdır. Yani iman ve İslam’ı doğru anlamış bile olsa, imani ve İslami derinliği yetersiz olanların imamlık ettiği hareketler başarısızlığa, devletlerde çökmeye mahkûmdur.

Şura Doğruları Tespitte Değil, Uygulamada Söz Konusudur

Burada bir hususa değinmekte fayda var. Malumdur ki, iki yanlış bir doğru etmez. Nasıl ki bilim bir demokrasi değil, binlerce bilim adamının değil, gerçeği keşfeden bilim adamının dediği doğru ise İslam’da bir şura olmayıp, binlerce Müslümanın değil, İslami gerçeği idrak eden bir Müslümanın dediği doğrudur.

Kim hak üzere ise Hak onunladır. Bir kişi bile hak üzere olabileceği gibi, binlerce kişi de hak üzere olabilir. Bir kişi bile hak üzere ise hak üzere olmayanlara uymamak, tek başına bile olsa yürümek durumundadır. Enam Suresi 112’den 122’ye kadar olan ayetler üzerinde düşünülürse söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim peygamberler hak yola tek başlarına çıkmışlar, toplumun büyük çoğunluğunun muhalefetine rağmen yollarına devam etmişlerdir.

Müminun Suresi 71. ayette açıklandığı üzere, esas olan insanların arzu ve hevesleri değil, Allah’ın razı olduğu haktır. Bu noktada İslami doğruları tespitten daha ziyade tespit edilmiş doğruların pratiğe aktarılması, yani sosyal ve siyasal kararların alınması önemlidir. Şura ve istişare konusunda bu inceliğin dikkate alınmaması, kaş yapayım derken göz çıkarmak olacaktır.

Emanet, Ehline Verilmezse Yeryüzünde Büyük Fesat Kaçınılmazdır

Peygamberimizin zamanında imametle ilgili olarak bir sorun olmamıştır. Peygamberimizin vefatının ardından Müslümanlar bu tespiti, Ebubekir (ra) ve Ömer’de (ra) doğru olarak yerine getirmişler; lakin Osman’ın (ra) tespitinde ciddi hata yapmışlar, Ali (ra) ile doğru bir tespit yapmışlarsa da ona gerekli desteği vermeyerek ve hatta karşısına çıkarak, facia boyutunda büyük bir hata işlemişler ve bunun cezasını görmüşlerdir.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, gerçek İslam’ın adeta silindiği, tağuti rejimler ve (sosyolojik anlamda) cahili toplumlarda yaşadığımız günümüzde; Araf Suresi 181. ayette emredildiği üzere, hakkı yaşayan (ve bihi yeadilun) ve insanlara hakkı tebliğ eden (yehdune) bir topluluk (ummetun) oluşturulması, Müslümanların temel sosyal ve siyasal kulluk görevleridir.

Islah Aile ve Cemaatlerden Başlamalı

İslami değişimin (ıslahın) aile ve İslami birlikteliklerle başlaması gerektiği hususu, bu alandaki temel kalkış noktası olmalıdır. Nitekim Furkan Suresi 63’den 77’ye kadar olan ayetlerde Rahmanın gerçek kullarının vasıfları anlatılmakta, 74. ayette ise onların (kendileri gibi olacak) göz aydınlığı eş ve çocuklar ile muttakilere önder olmaya dair duaları aktarılmaktadır.

Bu ayetler bize göstermektedir ki, insanları hakka davet eden İslami birliktelikler ve hareketler oluşabilmesi için, öncelikle yukarıdaki vasıflara, ailelere ve birlikteliklere sahip müminler olmalı. Bu öyle bir hareket olmalı ki, sadece imamları değil, tabileri bile derin ve muttaki olmalı.

Önce kendileri hakkı idrak edip, iman ve İslam’da derinleşmeli, iman ve İslamları kendilerini aşıp ailelerine ve birlikteliklerine yansımalı. Ancak böyle birliktelikler insanları hakka davet edecek ve gerektiğinde hak yolunda cihad edecek bir hareket oluşturabilirler.

Kendileri Derinleşemeyenler Başkalarını Derinleştiremezler

Bu hale gelmeden böyle hareketler oluşturmak, hem kendimizi, hem ailemizi, hem birlikteliklerimizi, hem hakka davet ettiğimiz insanları ifsada sebep olacaktır. Bu nedenle bu hale gelene dek, birlikteliklerimizin nebevi bir davet hareketi olmadan ziyade, iman ve İslam’ı yaşama ve derinleşme amaçlı olması gerekir kanaatindeyim.

Bu birliktelikler aynı zamanda, nebevi bir davet hareketinin nüvesini oluşturacak, süreç içinde hem mensuplar imani ve İslami derinlik bakımından seviye kat edecek; bu arada bu birliktelikler içinde yer alıp da dökülmesi gerekenler dökülecek hem de birliktelikler içinde seviyelere uygun bir hiyerarşi oluşacaktır.

Zaten bu aşamaları geçirmeden oluşan birlikteliklerle nebevi bir davet hareketine kalkışılması halinde, değil fayda, onarılması neredeyse imkânsız zararlar meydana geleceği, dünyada ve Türkiye’de sadece son 40 yıl içinde bile çok acı neticelerle tecrübe edilmiştir.

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum